top of page

Şiddet ve Hakikat*

  • 11 Tem
  • 6 dakikada okunur

Jean-Luc Nancy


İşte bu yüzden şiddet derin biçimde aptalcadır. Ama en kuvvetli, en yoğun, en giderilemez anlamda aptalca. Bir zekâ eksikliğinden kaynaklı bir aptallık değil, daha da beteri, düşüncenin mevcut olmamasından kaynaklı budalalık, büzülmüş zekâsı tarafından istenen, hesaplanan bir mevcut olmamadan kaynaklı budalalık.


07/26 | Kitap


Şiddet, a minima [asgari düzeyde], müdahale edeceği dinamik ya da enerjetik sisteme yabancı kalan bir gücün uygulanması olarak tanımlanabilir. Suya sabuna dokunmayan, ama şiddetli bir  mizaç ya da şiddetli hale gelecek nesnel bir zorlama anlamında bir şiddete delalet edebilecek bir örnek alalım. Bir tornavida ya da sıkışıklığı tıkanıklığı giderecek bir alet kullanmak yerine, inatçı bir vidayı bir kerpetenle sökerek çıkarmak zorunda olalım. Bu şekilde hareket eden biri artık ne vidanın yivinin mantığı ile, ne de söküp kopardığı ve bu bölgede kullanılmaz hale getirdiği malzemenin (örneğin ahşap) mantığı ile uyuşmaktadır.


Şiddet ne bir sebepler düzeni içine girer ne de bir sonuca yönelik bir güçler bileşkesine. Niyetin berisinde ve sonucun ötesindedir. Tecavüz ettiği [şiddete maruz bıraktığı] şeyin doğasını bozar, onu alt üst eder, mahveder. Onu dönüştürmez, onun biçimini ve anlamını çıkarıp alır, onu kendisine ait öfkenin bir belirtisinden, bir şeyden ya da tecavüze uğramış [şiddete maruz kalmış] bir varlıktan başka bir şey haline getirmez – bizzat özü şiddete maruz kalmış olan, tecavüze uğrayan haline gelen şey ya da varlık. Ötede ya da başka yerde, şiddet, başka bir anlama olmasa da, başka bir biçime işaret eder.


Şiddet dışarıda kalır, şiddet uyguladığı sistemi, dünyayı, biçimlenişi (kişi ya da grup, beden ya da dil) görmezden gelir. Birlikte mümkün olmayı değil, aksine bozduğu ve harap ettiği birlikte mümkünlerin uzamı için namümkün, dayanılmaz olmayı ister. Bu konuda hiçbir şey bilmek istemez ve sadece, bu kesin kararlı bilmezlik ya da körleşme, her bağlantıdan çıkarılmış anlayışı kıt istenç, yalnız kendisinin yankı uyandıran usulsüz girişiyle meşgul olmak ister (ama böylece, bunu kenarda saklayalım, şiddet kendi baskın’ını, dışarının imgesi, bizzat figürü olarak ilan eder).



İşte bu yüzden şiddet derin biçimde aptalcadır. Ama en kuvvetli, en yoğun, en giderilemez anlamda aptalca. Bir zekâ eksikliğinden kaynaklı bir aptallık değil, daha da beteri, düşüncenin mevcut olmamasından kaynaklı budalalık, büzülmüş zekâsı tarafından istenen, hesaplanan bir mevcut olmamadan kaynaklı budalalık. (‘‘Budalalık’’: bu kelimeyi kasten iki kat şiddetli kullanıyorum: bir kez argo olarak, bir başka kez seferber ettiği müstehcen ve tecavüzcü imgeyle.)


Şiddet güçler oyunu oynamaz. O hiç oyun oynamaz, oyundan nefret eder, her oyundan, her ayrımdan, eklemlemeden, aralıktan, bunların arı ilişkisinden başka her şeyin saptadığı kuraldan. Nasıl ki güçler oyununu (tesirleri) ve ilişkiler ağını yarar ve ezer, aynı şekilde onun kendini kendi zincirden boşanmasında tüketmesi gerekir. O potansiyelin berisinde ve edimin ötesindedir. Şiddetli olan tüm şiddetini saçmak ister, onu kendine saçmak zorundadır. Tüm kendi yoğunluğunu dışarı atmak/boşaltmak ve artık sadece vuran, kıran (şey), sersemleşme raddesinde (hem kurbanın hem de kendisinin aklı duruncaya değin) işkence eden (kişi) olmak zorundadır. Gücü artık güç değil, âdeta aptalca, nüfuz edilemez, macunlaşmış saf yeğinliktir. Bir kitle kendi üzerine kurulur ve kendine darbe vurduğu kendi kütlesinde erir: kırmak, dağıtmak, çatırdatmak üzere ileri atılan ve toplanıp yoğunlaşan eylemsizlik. (Tekrardan, kenarda bekletelim: şiddet kendini betisiz beti (figure), gudubetleşme, yüz’süz kalanın kendini göstermesi olarak sunar.


Nasıl ki şiddet, başkalarıyla bileşim halinde bulunan bir kuvvetin (force) uygulaması değil de özetle tüm güç ilişkilerinin sıkıştırması/zorlaması (forçage), sadece ezme olan ezmesi ve böylece azgın bir zayıflık ise, aynı şekilde bir hakikatin hizmetinde de değildir: bizzat kendisi hakikat olmak ister. Hakkında hiçbir şey bilmek istemediği bileşik düzenin yerine başka bir düzen değil, bizzat kendini (ve kendi saf düzensizliğini) koyar. Hakikat olan ya da hakikati kuran odur, yani onun darbeleridir.


Irkçı şiddet bunun örneğidir: surata sille atan şiddettir o, çünkü –büsbütün budalaca- ‘‘ona ait olmayan’’, işte bu surattır. Bu surat hakikatten yoksundur, oysaki hakikat, onun indirdiği darbeye indirgenen bir figürde yatar. Burada, hakikat doğrudur, çünkü şiddetlidir ve şiddetinde: doğrulayanın ezme olması manasında ezici hakikattir.



Öyleyse, şiddete yapılan doğrudan ya da dolaylı her övgünün kurnazca beslendiği bir muğlaklığı ortaya çıkarmak gerekir. Hiç şüphe yok ki hakikatin bizzat kendisi, handiyse hakiki hakikat diyeceğim, kendi tarzında şiddetlidir. Kurulu bir düzeni bozmadan beliriveremez. Bir yöntem yönündeki çabaların sonunda, yöntemi harap eder. Argümanlarla, akıl yürütmelerle, delillerle uyuşmaz: bunlar onun tezahürünün zorunlu ama karanlık tersi gibidirler. Tüm tarihinde, felsefe bununla meşgul olmuştur: hakikat şiddetli bir belirivermedir (daha en başta, Platon’un mahpuslarını mağaradan çıkıp da sonra güneşinden gözlerinin kamaşmasına zorlayan, odur). İyi ve gerekli şiddetten bahsedilebilmiş olması da yine bundan kaynaklanır; sevgiye değin bir şiddet, yorumcu bir şiddet, devrimci bir şiddet, ilahi bir şiddet.


Muğlaklık korkunçtur, tüm çarpıtmalara, tüm karışıklıklara elverişlidir. Bunu zaten fazlasıyla biliyoruz. Ama bu muğlaklık kuşkusuz şiddetin ve her halükârda onun modernliğinin** kurucu unsurudur, eğer modernlik bütün olarak basit karşıtlıkların ortadan kalkışı ve hudutlardan taşma ile tanımlanıyorsa. Bu taşkınlığın merkezinde, özellikle şu bulunacaktır: şiddetin, (ismi her ne olursa olsun: özne, tarih, güç…) bizzat varlığa sızması.


Yine de farklılık, muğlaklık kadar kuvvetli biçimde bastırır. Gerçek/doğru hakikat şiddetlidir, çünkü doğrudur/gerçektir –oysaki öteki, yani onun kaba/yoğun ikizi, ancak şiddetli olduğu ölçüde ‘’doğrudur/gerçek’’tir. [Bu öteki hakikat] hakikati şiddet tarzına indirger ve onu orada tüketir; aksine, gerçek/doğru hakikat şiddeti bizzat hakikat içinde zincirlerinden boşatır ve böylece onu orada kapsar.



Şiddetin hakikati hem ezer hem de kendini ezer. Kendini ne ise o olarak gösterir: sadece yumruğun, silahın, kaba budalalığın hakikati olarak. Bıyık altından güler, geğirir, surat asar, tezahüründen zevklenir (zevk almak, şiddetli olan için, keyifsiz ve neşesizdir: kendi şiddetinin görüntüsünde yeniden görünmektir). Bambaşka olan hakikatin şiddetidir: o bizzat kendi baskın’ınında/aniden doluşmasında kendi geri çeken şiddettir ve bizzat bu baskın bir geri çekilme olduğu için, bir uzam açar ve onu hakikinin aşikar sunumu için özgürleştirir. (yine kenarda bekletelim: böylece, her iki yanda da, iki çeşit imgenin koşutluğu yok mudur?)


Demek ki şiddetin şiddetten farklılığı ile şiddetin şiddete benzerliği arasında aynı zamanda bir yakınlık da vardır. Bir aynı ilke, şiddetin (eğer böyle sadece bir tane varsa) çifte işleyişini/veçhesini ya da (eğer o zaman aynı ismi taşıyabiliyorlarsa) iki şiddeti yönetir: müzakere/pazarlık etmenin, meydana getirmenin, idare etmenin, paylaşmanın bir imkânsızlığı ilkesi. Uzlaşılamaz olanın ilkesi. Uzlaşılamaz olan daima hakikatin belirtisidir. Ama o, betonlaşmış bir kütleye kendi hoyrat kapanması, gömülmesi olarak, aptalca ve kendinden tatmin olmuş bir bloğun duvarla kapanmış zemini olarak böyle olabilir. (bu salt olarak kendinde kendidir, kendinden çıkmaz, hakikat olarak bir özdeşliğini/kimliğini alır: aslında cop olmak için kendinden çıkar) ya uzlaşılamaz olan hakikatin açıklığını, gönderiyi yaratır ya da onu kendi açıklığından sunar: hakikatin benzersiz bir baskın’ının varlığa gelebildiği bir uzamdan (kendi dışında: kendi dışına bir sıçrama olarak kendi). Bir uzlaşılmaz olan ile bir diğeri arasında, özdeşliği ve farklılığı ayırmak gerekir. Ama bu ayırma belli bir şiddet olmaksızın mümkün müdür, eğer bunu gerçekleştirmek zorunda olan hakikatse?


Tecavüzün şiddeti ya da arzunun şiddeti. Bir tutulabilineceğine inanılır. Kimileri buna inandırmak isteyeceklerdir. Böylelikledir ki üzerinde tecavüz görüntüsünün gönül hoşluğu ile çağrıldığı belli bir erotik ya da pornografik düzlem vardır. Ve aynı zamanda da, ziyadesiyle bildiğimiz gibi, tecavüzün, ‘‘ulusal’’ bir iddianın meşru öfkesi olarak dikkate alınabileceği [tehdit aracı olarak kullanılabileceği]  mitik-etnik bir düzlem vardır. Hele ki yüce ve kahramansı şiddetler üzerine pek çok başka söylem hakkında ağzımızı bile açmıyoruz. Gene de karışıklık imkânsızdır. Ayrım kör edici bir apaçıklıktadır. Zira hiç kimse, doğrudan doğruya, böylece, çoktan hakikatin tüm imkânına tecavüz etmiş olmaksızın kendi kendisinin hakikat olmasını isteyemez. Tersi biçimde, hiç kimse, sadece bu istenç ve bu arzu ile, çoktan, kendisini -hakikatin kendisinden belirebileceği- dışarıya sergilemiş olmaksızın hakikati isteyemez.


Yine de şu soru kalır: eğer hakikatin şiddeti tecavüzsüzse, o halde şiddetsiz mi olacaktır? Ama eğer şiddetsizse, neden hâlâ şiddetli denir? Buna karşılık, haklı olarak şiddet diye adlandırılıyorsa, şiddete nüfuz eden farklılık nasıl düşünülür? Başka bir deyişle, kendimizi şiddetin muğlaklığından; geri dönüş yaptıran ve en güvenceye alınmış ayrımları tehdit edebilen şiddetli bir muğlaklıktan bağışık tutamayız. Tecavüz nerede başlar, gerçeğin nüfuzu nerede biter?



Böylece bu, başkaları arasında, ‘‘müdahale etme/karışma hakkı’’ etrafında yığılan tüm sorular için geçerlidir. Nerede başlar? Nerede biter? Halkların bir şiddetine hangi hak rıza gösterir? Hangi üst zorlama bunların sözde egemenliğine dayatılır? Ya da, bu adlandırmanın nerede başladığı ve nerede bittiği sorusundan başlamak üzere, ‘‘terörizm’’e bağlı tüm bu diğer sorular. Ya da yine, bunların ekonomik ve güdüsel gizli nedenleri ile, her tür saldırı ve şiddetli tahrikin -bilhassa Internet aracılığıyla- hakim olunamayan baskını tarafından ortaya konan sorular. Ama hakikatte, saysak sonu gelmez: bundan böyle etrafımızda, otorite ya da gücün her türünden, politik ya da bilimsel, dini ya da teknik, sanatsal ya da ekonomik  şiddete dair, meşru ya da değil, doğru ya da değil, genelleşmiş uçsuz bucaksız bir soru vardır. Şiddet garantisiz ya da arkasında kefili olarak icra edilen şeyin muğlak adıdır: bu da, tüm problematik karakteri içinde, öte dünyası olmayan dünyamızın bizzat ethosunu olmasa bile habitusunu tanımlar.



*Jean-Luc Nancy’nin “İmge ve Şiddet” adlı yazısının bir parçası.İlk yayınlandığı yer: MonoKL Jean-Luc Nancy ile Karşılaşmalar içinde, 2011 İlkbahar, No. 10, s. 371-75.


**Bunun bir tasdikini, pek çok bakımdan bıkıp usanmadan modernlerin (kaygılarımızın) ilki olan Pascal’da bulmak dikkat çekicidir. ‘‘Bu hal, annesi tarafından hırsızların kollarından kapılıp alınan bir çocuğun hali gibidir. Çocuğun, bu esnada canı yansa bile, kurtarıcısının sevgiden doğan haklı şiddetini sevmesi ve haksızca onu tutup götürmeye çalışanların muzır ve zorbaca şiddetinden nefret etmesi gerekir’’ (Pensées, Brunschvicg, n° 498, Pléiade, n° 723) [Pascal, Düşünceler, Kaknüs, 1998 (2. Basım), s. 258, çev. Metin Karabaşoğlu]. Pascal tarafından kullanılan iki çift nitelendirme tutkusal ve politik şiddete ve ikisi arasındaki bağ üzerine bütün bir program barındırır. Pascal’dan sonra ve (şiddeti varlığın uzağında tutma olasılığının koyutunu temsil eden) Aydınlanmacıların ötesinde, çelişkili ve karar verilemez çifte bir şiddetin birbirine eklemlendiği çok uzun bir düşünce dizisi başlayacaktır. Bu dizi Rousseau ile başlar, sonra, en azından, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Marx, Sorel, Benjamin, Bataille, Heidegger, Sartre, Derrida, Girard ile devam eder. Burada tekrar, Derrida’nın Benjaminci çifte şiddet üzerine, onun ‘‘allak bullak edici’’ niteliği ve genel olarak şiddete dair çeşitli söylemler arasındaki ya da çeşitli şiddetli söylemler arasındaki ‘’olası suç ortaklığı’’ üzerine yazdığı denemenin üstünden geçmek gerekir. (Force de loi, Paris, Galilée, 1994).


Çeviren: Murat Erşen

Üst
bottom of page