Adnan Benk’in Eleştiri Eylemi

Fatih Altuğ


Hangi konumdan, kutuptan, meşrepten kaynaklanırsa kaynaklansın ezbere ifade edilmişe, gerekçelendirilmeden kanıksanmışa karşı taviz vermez bir itiraz hali dolaşımdadır Benk’in yazılarında.


07/22 | Makale

 

İkamet ettiğimiz edebiyat ve eleştiri ortamının kurucu kökenlerinden biri 1950’lerin edebiyat ortamında saklı. İkinci Yeni şiirinin de neşet ettiği bu on yılın ilk yarısında Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç gibi öncü yazarlar, sonlarındaysa Ferit Edgü, Demir Özlü, Erdal Öz, Onat Kutlar, Yusuf Atılgan, Leylâ Erbil, Adnan Özyalçıner gibi sonraları 50 Kuşağı olarak adlandırılacak öykücüler görünür oldu. Modernist teknikler ve varoluşçu temalar gibi unsurlarla diyalog halinde kurulan dünya deneyiminin içselliğin dolayımıyla sunulduğu bu şiir/öykü devriminin karşısında, bu on yıl, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi değişik meşreplerde toplumcu yazarların belirişine de şahitlik etti. Öncesinde hiç de güçlü olmayan bu eğilimler 1950 sonrasının temel belirleyici kutupları olarak ortaya çıktılar.


Aynı yıllarda Nurullah Ataç’ın en tipik temsilcisi olduğu izlenimci eleştiri anlayışını aşan/tartışan yeni bir eleştirmen kuşağı da belirdi. Fethi Naci, Asım Bezirci, Memet Fuat, Hüseyin Cöntürk gibi yeni eleştirmenler önceki eleştirmenlere karşı konumlanırken kendi meşreplerinden bakarak yeni edebiyatı kavramsallaştırmaya çalıştılar. Ancak 1950’lerde önemli olan, bu isimlerin çıkışından çok, onları da mümkün kılan bir tartışma kültürünün yükselişe geçmesidir. Dergi ve gazetelerin asli mecrası olduğu bu kültür, bir ağ gibi işlemekte; dergiler, kişiler, kutuplar arası polemikler artmakta; mecralar diğer mecralarda olup bitenlere dair değerlendirmeler yayınlamaktaydı. Metinler, okurlar, yazarlar ve eleştirmenler arası etkileşimin önceki yıllara göre kıyaslanamayacak derecede hızlandığı bir ortam vücuda gelmişti.


- I -


Adnan Benk’in tanınırlığı da konuşmanın, yazmanın, tartışmanın, konumlanmanın dönüştürücü imkânına duyulan inancın arttığı, polemiğin gücüne inanılan bu edebiyat kamusunda gerçekleşir. 1922’de Paris’te doğan, 1941’de Saint Joseph Fransız Lisesi’ni ve 1946’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nü bitiren Benk, 1950’de doktorasını savunur ve 1954’te de doçent olur. Her ne kadar 1947-1953 arasında yazdığı -aşağıda değineceğim- Türkçe ve Fransızca akademik makaleleri olsa da Benk’in akademi dışı tanınırlığı, 1952-1962 yılları arasında Küçük Dergi ve Dünya gazetesinde yazdığı edebiyat, tiyatro, sinema, resim, heykel ve müzik eleştirileri ile gerçekleşecektir.


Benk eleştirisi ise yanlış yaptığını düşündüğü yazarların, dergilerin, metinlerin, jürilerin maskesini düşürmeyi dert edinmiştir. Kültürel alanda kurumsallaşmış, kanıksanmış, tortulaşmış olanın başına bela olmak, işlerin olağan akışını kesintiye uğratmak, yürürlükte olanın açmazlarını açığa çıkarmak, ortamı huzursuz etmek yollarını seçmiştir.

Adnan Benk’in bu dönemki yazıları, Aysen Altınel, Melek Dener, Hülya Potuoğlu ve Osman Senemoğlu’nun hazırladığı Eleştiri Yazıları adlı kitapta iki cilt ve 790 sayfa olarak bir araya getirildi. Edebiyat ve sanat dünyasında olan biteni izleyen, değerlendiren, konumlandıran, yargılayan, polemikten kaçınmayan, övgüsünü de yergisini de sakınmayan yazılardır bunlar. Kültürel alanın aktörleriyle iyi ilişkiler kurmaktansa ilkelerini uygulamak, beğenilerini vurgulamak esastır, burada. Benk, dergilerde, gazetelerde, konser salonlarında, sanat galerilerinde, tiyatro ve sinemalarda olup bitenin nabzını tutmakta, tipik bir akademisyene göre güncelle çok daha canlı ilişki kuran bir kültür eleştirmeni olarak belirmektedir. Bu eleştirel icranın bir başka belirgin vasfı da Benk’in kanaatleri sarsmaktan aldığı keyiftir. Hangi konumdan, kutuptan, meşrepten kaynaklanırsa kaynaklansın ezbere ifade edilmişe, gerekçelendirilmeden kanıksanmışa karşı taviz vermez bir itiraz hali dolaşımdadır Benk’in yazılarında.



Kitabın eleştiri nesnesiyle tüketicisinin örtüşmesi metinlerin eleştirelliğini sarsmakta, ikili karşıtlıkları keskinleştirmektedir. Ancak Benk’e göre köylü ve işçide bilinç uyandırmayı amaçlayan yazar öncelikle bu sınıflarda tedirginlik uyandırmalıdır.


1 Ekim 1953’te Dünya’da çıkan “Tenkit Dedikleri…” yazısında kanaat teknisyeni eleştirmenlerin karşısında şu şekilde konumlanır: “Nasıl olsa, okuyucu artık bir kere ona inanmıştır: her yazı karşısında, kendini zora sokup özel bir değer yargısı vermektense, tenkitçinin otoritesini kabullenip hazır yargılar koleksiyonu yapmak daha çok işine gelir.” (Eleştiri Yazıları II, s. 445) Benk eleştirisi ise yanlış yaptığını düşündüğü yazarların, dergilerin, metinlerin, jürilerin maskesini düşürmeyi dert edinmiştir. Kültürel alanda kurumsallaşmış, kanıksanmış, tortulaşmış olanın başına bela olmak, işlerin olağan akışını kesintiye uğratmak, yürürlükte olanın açmazlarını açığa çıkarmak, ortamı huzursuz etmek yollarını seçmiştir. Julien Benda’nın ölümünden sonra yazdığı makaledeki sözleri Benk’in bu konumunu anlamlandırmak için önemlidir:


​“Gide, ‘Benda kimseye yakınlık duymaz’ der: Ama kin duyduğunu da sanmıyorum. Daha doğrusu, duysa bile, doğru bildiği ölçülere uymayanlara karşı duyar. Bu polemik üstadının, bu yıkıcının ölümüyle edebiyat bir huzursuzluk kaynağından oldu. Böyle bir huzursuzluğun da edebiyatın derlenip toparlanması için ne kadar faydalı olduğu zamanla anlaşılır elbet. Benda olmasaydı, Valéry’ler, Gide’ler, Sartre’lar böylesine kişiliklerini bulamaz, belki de cılız kalırlardı.” (s. 518)


Orhan Koçak’ın R. P. Blackmur’dan ilhamla “bela teknikleri” adını verdiği yaklaşımla[1] da akraba olan, huzursuzluk üretimine dair bu vurguyu, Benk, okur-yazar ilişkisinde de önemser. “Köy Romanlarının Sonu: Toplumcu Yazarları Kollayan Tuzak Köy” başlıklı yazısında köy edebiyatının açmazını ele alırken yazarın muhatap seçtiği okurun mahiyeti ve niteliği meselesi tartışmaya açılır. Mevcut durumda toplumcu yazarlar köyle kent arasında keskin bir karşıtlık kurup köylünün olumsuz hallerinin sorumlusu olarak kentlilere işaret etmektedir; ancak aynı zamanda kentliler, bu yazarların seslendiği okur kesimini oluşturur. Kitabın eleştiri nesnesiyle tüketicisinin örtüşmesi metinlerin eleştirelliğini sarsmakta, ikili karşıtlıkları keskinleştirmektedir. Ancak Benk’e göre köylü ve işçide bilinç uyandırmayı amaçlayan yazar öncelikle bu sınıflarda tedirginlik uyandırmalıdır. Metin yeni bir bilinç “yaratma, silkeleme, uyuşukluğu giderme” gibi girişimlerle ortaya konduğunda okur “uyanmaya, durumunu yeni bir açıdan görmeye, yalanlarla avutulduğunu anlamaya başlar.” (s. 555) Benk’in bu söyleminin ardında muhatapları edilginleştiren, eleştirmenle metin, yazarla okur arasında hiyerarşiler kuran bir yaklaşım barınsa da Benk’in temel niyeti daha köklü bir hiyerarşiyi kırmaktır. Köylü ve işçiyi dönüştürmek isteyip okurunun kentli orta ve üst sınıflar olduğunu bilen yazar, metni tematik ve teknik düzlemde etkileyen bir bunaltının etkisi altına girmektedir. “Sürekli bir sallantı, romanını dağıtan bir bocalama içindedir.” (s. 557) Bu durum da ikilikleri aşmaktansa kendi aracılığını kuvvetlendirmeye ve ikiliği daha müesses kılmaya yol açar:


“O düzmece gerçeklik anlayışı, daha işin başında köylü ilen kentliyi birbirinden aşılmaz bölmelerle ayırdığı için, aralarında bir ilinti kurmaya kalkıştıkça kendini aracı olarak ileri sürmek zorunda kalır, bu da bileşimi sağlamak şöyle dursun, ikiliği daha bir belirtmekten başka bir sonuç veremez.” (557)


Benk’in 19 Mayıs 1961’de Dünya’da çıkan “İkinci Yeni’nin Aktarma Özgürlüğü” yazısında da İkinci Yeni’nin o sıralarda girdiğini düşündüğü açmazı değerlendirirken benzer ölçütler yürürlüktedir. Şiirin başarısızlığı, temellük etme ve huzursuz kılma becerilerinin zayıflığı ile birlikte düşünülür: “Özgürlüklerini kendileri duymadıkları, özgürlüğün başka ortamlarda aldığı biçimlere bağlandıkları için, ne bizim koşullarımızı sarsabildiler, ne de bizi verimli bir tedirginliğe sürüklediler.” (s. 561) 16 Haziran 1961 tarihli “Kitabına Uydurduğumuz Dünya” yazısında da “gerçeği araştırma yetersizliklerinin bir çeşit özrü, bir çeşit gizleme yolu” olarak “gerçeği kendi haline, yerleşmiş kurallara, alışkanlıklara bırakma[larının]”, “alışkanlıklara göz yumma[larının]” (s. 566-567) bir tür maskeleyicisi olarak soyut şiiri vesile edenleri eleştirir. Oktay Rifat özelinden yola çıkarak kınadığı bu tutumun, bir yandan kendinin gerçeği değiştirmeye çalışanlarla aynı safta olduğunu varsayıp bu türden bir çabanın ekmeğini yemeye, diğer yandan istediği zaman sorumluluğunu reddetmeye yatkın bir nitelikte olduğunu belirtir.


“Biz, hoşa gitmek değil, birbirimizle göz göze gelmek istiyoruz; dik dik bakabilmek istiyoruz birbirimize, gözlerimizi kaydırmaya mecbur olmadan.”

Benk’in eleştirel itirazlarından toplumcu edebiyat da İkinci Yeni de soyutçular da nasibini alır. Ancak bu itiraz, bu eğilimlere kökten karşı çıkış olarak belirmez; Benk, o eğilimlerin o özel tezahürlerine itiraz etmektedir. Dönemin edebiyat ortamının içindeki köktenci karşıtlıklardan farklı olarak bela açarken toptancı tavırları benimsemektense ilkeleri ve nüansları dert edinir, derdi bilir. Bu minvalde yaygın gazete söylemi kendi konumunun tam karşısındadır. Gazete, okurdaki eleştiri potansiyelini heba eden, haplaştırılmış bilgiler, övgüler ve yergileri dolaşıma sokan, eleştirel sorumluluğu formüllerle ikame eden, gerçeğin ve zihnin kıvrımlarını dümdüz edip, kompleks olanı kırışıksızmış gibi sunan bir tesviye makinesi gibi işlemektedir. (s. 670) Halbuki Benk’in ideal eleştirel iklimi şöyledir: “Biz, hoşa gitmek değil, birbirimizle göz göze gelmek istiyoruz; dik dik bakabilmek istiyoruz birbirimize, gözlerimizi kaydırmaya mecbur olmadan.” (s. 72)


Eleştirel kamusallığa, fikirlerin dosdoğru ve yüz yüze söylenebileceği ortamlara duyulan arzuyla edebi ve/yahut eleştirel metinlerin dönüştürücü failliğine duyulan inanç iç içedir. Metni yazarın biyografisine ya da dış dünyanın şartlarına indirgeyerek analiz eden yaklaşımlara itiraz ettiği “Yazar ve Okuyucu” (8 Ağustos 1953) makalesinde, dış dünyanın bir yansıması olarak metin anlayışının tam aksine, “her zaman belli bir düzeni değiştirmek, yeni bir anlayış, yeni bir dünya getirmekle ödevli” (677) bir metin fikrini öne çıkarır. Yazar anlamın kaynağı, nihai mercii değildir, yalnızca diğer insanlara göre daha başarılı bir biçimlendirme ustasıdır. Eleştirmen de biçimlendireni değil biçimlendirmeyi inceler. (“Yazarın Durumu”, 15 Ekim 1953, s. 687)




Fikret Otyam, Adalet Cimcoz, Orhan Kemal ve Adnan Benk, 1951.


“Gerçek Tenkit” yazısında da (2 Kasım 1953) eserin bir ana ilkenin etrafında toplandığına inanan, organik birlik üzerine kurulu eleştiri anlayışını, mutlak bir izlenimcilik karşıtlığı üzerinden kurar. En küçük gramatik birimlerden tema örgülerine, biçim terkiplerine kadar uzanarak mikro ve makroyu birlikte düşünen bir analizi öne çıkaran Benk, ancak metindeki her bir kelime, fikir ve ilkenin işlevini tespit eden, rolüne dikkat eden bir titizlikle, metne dair değer yargısının üretilebileceğini düşünür. Unsurların birbiriyle kurdukları bağlara ve bu bağlarla açıklanamayan fazladan (dolayısıyla kusurlu) unsurlara yönelen değer yargısı, son tahlilde metnin bir bütünlük icra edip etmediğine odaklanır. (s. 691) Benk’in yargılayıcı eleştirisi “değer yargısı” derken, edebiyat dışı değerlerle metnin yargılanmasından değil, metnin iç yapısındaki düzenin nasıl tesis edildiğinden söz eder. Eleştirmenin değer yargısı öncelikle bütünlüklü bir iç düzenin kurulup kurulmadığını değerlendirir. İç düzen asgari şarttır. (s. 695-696)


Adnan Benk metnin özerkliği ile politik/kamusal sorumluluk arasında mekik dokumasıyla dönemi için benzersiz bir konumdadır. Metinselliğe vurgu ile değerlere, yargılara, sorumluluklara atıf yan yanadır. 1960 sonrasında yazdığı iki yazıda edebi kamuya dair görüşleri kristalize olmuştur. 25 Kasım 1960’da çıkan “Ağzını Açar, Tek Söz Çıkmaz - Baskıya Sığınan Yazarlarımız - Soyuta Koşmak” makalesinde Menderes baskısının ve 27 Mayıs Darbesi’nin koşullarında okumak ve yazmanın hayatiliğine işaret eder. Okurlukla sorumluluğu yan yana düşünen Benk’e göre kentli okurda “suçluluk duygusu olmasa, [okur,] bir nesne gibi taşlaşmış, bütün yorumlardan sıyrılmış, sınırlarını esneten, sınırlarına dayanan bir iç doluluğa varabilse, belki de toplum, hiç değilse bir varsayım olarak değişmezliğe kavuşabilirdi. Değişmezliğe, yani ölüme, kendi kanında boğulmaya.” (s. 702) Metnin iç düzenini asgari şart sayan Benk, toplumun mutlak düzenini ölümle denkleştirir. Sıkıyönetimle kurulmaya çalışılan bu mutlak düzene yazar, yazdıklarıyla bir çentik atar, o düzeni kemirir ve bütün yapıyı “ikinci bir düzene doğru tekerlendirir.” (s. 702) Yazar, mutlak düzenin değil toplumu var kılan kurucu boşluğun tarafındadır, onun hatırlatıcısıdır, mutlakta gedik açar.


“Yapıcılığı bu yıkıcılığındadır. Olumsuzluğu verimli bir olumsuzluktur; olumsuzluk dışında da bir görevi olamaz. Toplum, vardığı düzeni, onun bu düzende açtığı gedikle kavrar. Kendi üzerinde kıvrılıp kendini düşünebilmek için olsun bu boşluğu korumak zorunda olduğunu bilir.” (s. 702)


“[K]onuşma zorunluluğunu kaldıran birer kurtarıcı gözüyle bakıyorlar yasaklara. Baskı arttıkça daha bir dolu görüyorlar kendilerini.”

Benk temel ilkelerden yola çıkarak kendi sessizliklerini baskılarla açıklayan yazarlara karşı konumlanır. Baskıları, soyut edebiyatı sorumluluktan kaçış vesilesi addedenlere Sartre’ın Cezayir Savaşı karşısındaki tutumundan örnekler de vererek karşı çıkar. Hatta baskıyı bahane edenlerin örtük olarak baskıdan memnun olduklarını da öne sürer: “[K]onuşma zorunluluğunu kaldıran birer kurtarıcı gözüyle bakıyorlar yasaklara. Baskı arttıkça daha bir dolu görüyorlar kendilerini. Diyemediklerince zenginleşmişler. Gerçekte sözleri de yok, bildirileri de; koyulan her yasağa yakınlık duymaları, sığınmaları, ses çıkarmamaları, bu ıssız gerçeği gizlediği için.” (s. 704)




2001’de Mehmet Rifat tarafından yayıma hazırlanan derleme (Doğan Kitap, İstanbul)



21 Temmuz 1961’de çıkan “Saygılılarla Saygısızlar Üzerine” yazısındaysa Benk’in yukarıdaki tutumu daha da nüanslandırılır, kamusal eleştirinin ilkelerine dair temel fikirleri özlü bir şekilde sunulur. Benk’in idealinde eleştiri, karşıt görüşler arasında bir söyleşi, diyalektik bir ilişki olarak cisimleşirken Türkiye’nin eleştiri ikliminde “danışma” ve “yıkma”ya dayalı iki kutup söz konusudur. Bu yazı her iki tutumun görünürdeki karşıtlığını aşıp ortak açmazlarını gösterirken başka türlü bir eleştiriye davet eder. Her görüşe saygılı olmanın düzenle ilişkisini şöyle ortaya koyar:


“Saygılılar diyebileceğimiz ‘danışçılar’, her sorunun köşelerini törpülemekten, bütün olabilirleri bir araya getirerek her birini ayrı ayrı soysuzlaştırmaktan, gerçekle ilintileri koparmaktan öteye gidemezler. Bunca olabilirin, hiçbir seçme yapmadan, aynı güçle ayakta durabilmesi, her birinin kendi özelliklerinden, kendi kişiliğinden sıyrılması demektir. Sorun çözülmez, rafa kaldırılır. Her olabilirin önünde saygıyla eğilen bir düşünürün, bunu bir olgunluk ölçüsü sayan aydının, alışkanlıkların önünde, haksızlıkların önünde, hürriyetlerin kısılması önünde de saygıyla eğilmemesi için hiçbir sebep göremiyorum.” (s. 707-708)


Olabilirleri birbirine göre konumlandırmadan, eşit mesafede değerlendirmek son tahlilde kurulu düzenin gücünü artıran, onların “öteki olabilir”leri bastırmasını engelleyemeyen bir sona varır. “Bu özellik, eşit olabilirler arasında başı dönen, gerçekten koptuğunu sezen geniş görüşlü aydınlarda, hazır bir eyleme, sıkıntısız, tehlikesiz bir eyleme konma hevesini uyandırır.” (s. 708)

Yıkıcı bir eleştirel tavrı benimseyen “baskıcılar” ise toplumdan sıyrılmış bir şekilde toplumu değiştirmeye çalışan ama toplum tarafından değiştirilmeye açık olmayan, toplumla söyleşiye giremeyecek kadar dışarıda ve yukarıda konumlanan kişilerdir. “Toplumu, kendisine verilecek her biçimi almaya hazır bir hamur, tasarıları da her hamura vurulabilecek kalıp sanıyorlar.” (s. 709) Kalıpların oluşum koşullarını, gerçeğin ele alınma imkânlarını, nasıl sorusunu bir kenara bırakıp başka kalıplar için geliştirilmiş, başka toplumların koşullarından kaynaklanan hazır formülleri buraya aktaran, dolayımlara özen göstermeden teoriler geliştiren bu kişilerin de maddi analizden uzak olduğunu düşünmektedir, Benk. Eylemcilik fikri eylemin kendisinden, ideal koşullar maddiliğin karmaşıklığından daha çok benimsenir:


“Baskıcılar, bütün gerçekçi görünmelerine rağmen, aslında gerçeğe sığışamayan birtakım zavallı ideacılardır. Herhangi bir eyleme katlanamayacakları için idealar adına eylemci olmayı seçmişlerdir. Eylemcilik, eylemler arasında itelenmekten, dürtüklenmekten kurtarır onları. Bu itelenme, bu dürtüklenme ortasında savaşmayı göze alamayacak kadar nazlıdırlar.” (s. 709)


- II -


1952-1962 arasındaki, polemiğin ve itirazın ağırlıkta olduğu dergi ve gazete yazılarının öncesinde Adnan Benk’in edebiyat yaklaşımının temellerini sunan dört akademik makalesi vardır. Kısa yazılar bir nevi bu makalelerden yola çıkarak vücuda getirilmiş, akademisyen olmayanlara yönelik uygulamalar gibidir. Mehmet Rifat’ın yayına hazırladığı Eleştiri Yazıları IV: Okuyorum Öyleyse Varım’da (Doğan Kitap, 2002) bir araya getirilen bu makalelerden ilki 1947’de Garp Filolojileri Dergisi’nde çıkan “Hamilkar’ın Hazinesi: Metin Tahlili”dir. “Yaratım Eğrisi: Edebiyat Yöntembilimi Denemesi” (1949), “Okuyorum Öyleyse Varım” (1951), “Görüş Açısı” (1953) makaleleri ise Dialogues dergisinde Fransızca olarak yayınlanmıştır. Benk’in La Vie Intra-Romanesque du Lecteur: Essai de Critique Existentialiste / Okuyucunun Eser Boyunca Gelişmesi: Existentialiste Bir Edebi Tenkit Denemesi başlıklı doktora tezinden yola çıkan bu makaleler Türkçe olarak ilk defa Eleştiri Yazıları IV derlemesinde Sema Rifat çevirisiyle yer almıştır.


Yayımlanan ilk makalesi “Hamilkar’ın Hazinesi: Metin Tahlili”, Benk’in, Flaubert’in Salammbô’su üzerine derinlemesine bir yakın okuma denemesidir. Daha önce değindiğim işlevsellik ve organik birlik fikrine dayalı yaklaşımının da ilk örneğidir aynı zamanda. Kıymetli taşların ince ayrımlarla anlatıldığı bir sahneye dair Sainte-Beuve’ün ayrıştırıcı ve yalıtıcı bir yorumuna cevaben Benk pasajdaki her bir öğenin, mecazın, nesnenin hem kendi başına hem Hamilkar’ın psikolojisi üzerinden hem de roman düzleminde etki ve işlevini gösterir. Bu titiz yakın okuma Benk’in eleştirel özeninin en güzel örneklerinden biridir. Değer yargısı kadar bu yargının oluşumuna da tanıklık ederiz.


Metin ve okurun birbirini dönüştürerek var olduğu bu ilişki ikliminde eleştirmen ise metnin okurlarla kurduğu fiili ya da potansiyel ilişkilerin toplamına dair düşünen, bu ilişkilerin tekilliğini aşıp makro düzlemlere taşıyabilen bir figür olarak öne çıkarılır.

“Yaratım Eğrisi: Edebiyat Yöntembilimi Denemesi” makalesindeyse Benk, edebi yaklaşımının temel ilkelerini açıklar. Yazarın niyeti, biyografisi gibi unsurları devre dışı bırakarak yazarı yalnızca metnin üreticisi olarak konumlandırır ve buradaki temel edebi ilişki, tabii ki metinle okur arasındadır. Yazarın failliğinin yerine de metnin ve okurun karşılıklı faillikleri geçmiştir: “[O]kur, yapıtın vazgeçilmez öğesidir, onu anlamlandırandır, yapıt da onu gerçekleştirendir. Yapıt, üstünde ruhsal ve fizyolojik bir değişiklik yaptığı ölçüde gerçekleştirir onu, bütün iç mekanizmasını onun ölçüsüne indirger; bunu da, onun dünya görüşünü dönüştürerek yapar. Dönüşümüyse Evren’in niceliksel olarak indirgenmesi, ruhsallığının da niteliksel olarak yoğunlaştırılması sağlar; sonunda da kendi öz yapısını onun kendi ben’ine kazır. Sonuç olarak okur yapıtın bilinci haline gelir.” (s. 39) Metin ve okurun birbirini dönüştürerek var olduğu bu ilişki ikliminde eleştirmen ise metnin okurlarla kurduğu fiili ya da potansiyel ilişkilerin toplamına dair düşünen, bu ilişkilerin tekilliğini aşıp makro düzlemlere taşıyabilen bir figür olarak öne çıkarılır.


“Eleştirmen, yapıtın ve bütün öğelerinin yöneysel bir çözümlemesine girişir, yapı önemli mi, derin mi, yoksa yalnızca görünüşte mi var, bunu görebilir; verilmiş öğelerin yeni bir yönelişini önceden bildiren yaratıcı ve yapıcı bir çalkantının, ya da okurda her türlü gerçekleşmenin yokluğuyla kendini belli eden yıkıcı bir çalkantının var olup olmadığını görebilir.” (46-47)


“Okuyorum Öyleyse Varım”da ise Benk, metinlerin başlama ve sona erme tarzlarına odaklanır. Metinlerin başlarken ve biterken etkilerini nasıl icra ettiklerini gösterdikten sonra metnin ortasının fiili işleyişine, başlangıç ve bitişten farklarına bakar. Edward Said’in Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem’de kuramsallaştırdığı yaklaşımla akraba bir deney vardır burada. Sonrasında Benk, metinlerin okurlarda etki uyandırmalarını mümkün ya da imkânsız kılan koşulları çözümler. “Görüş Açısı”nda ise yapısız doğanın bir metnin yapısına nasıl dahil olduğuna, insanın varoluş durumuyla metinsel varoluş arasındaki süreklilik ve kesintilere, mutlak bir bakışın yokluğunda kısmi bakışların metinlerde nasıl kurulduğuna, ritmin metnin asli ve kurucu öğelerinden biri oluşuna, “yaşamın süreksizliği ile yapıtın mutlağı arasında, yani mevcut oluş ile mevcut olmayış arasında bir diyalektiği[n]” (s. 78-79) nasıl gerçekleştirildiğine, okurun varlığının yazar ve metin için kökenselliğine dair fikirlerini temaşa ederiz.


Benk’in akademik makaleleri 1950’lerin kamusal tartışmasına dahil olamamıştır. Dergi ve gazete yazılarındaki temel ilkelerle uyum içerisinde olsa da Benk’in edebiyat teorisinin dolaşıma girememesi ciddi bir kayıp olmuştur.

Benk’in varoluşçuluk, fenomenoloji, Saussure’cü dilbilim, Spitzer’ci stilistikten beslenerek kurduğu Gaston Bachelard, Georg Simmel, Paul Valéry, A. Gide, Kierkegaard, Gabriel Marcel, Charles Bally gibi düşünürlerle ilişki kurduğu bu öncü metinleri maalesef 2002’de Türkçeye çevrilene kadar Fransızca olarak kalmış, büyük oranda unutulmuştur. Benk’in akademik makaleleri 1950’lerin kamusal tartışmasına dahil olamamıştır. Dergi ve gazete yazılarındaki temel ilkelerle uyum içerisinde olsa da Benk’in edebiyat teorisinin dolaşıma girememesi ciddi bir kayıp olmuştur. 1950’lerde Benk’le birlikte düşünebileceğimiz Hüseyin Cöntürk, Anglo-Amerikan Yeni Eleştiri ekolünden beslenerek oluşturduğu eleştirel yaklaşımını Eleştirmeden Önce (1958) ve Çağının Şairi (1960) kitaplarında önce kuramsal olarak sunmuş, sonrasında metin analizlerini yayımlamışken, Benk’in Cöntürk’ten on yıl önce kurduğu teorik çerçeve ise Fransız Dili ve Edebiyatı disiplini sınırları içerisinde kalmıştır. Yine de Benk’in 18 Kasım 1960’da çıkan “Kapalı Eser, Açık Eser” yazısıyla (Eleştiri Yazıları II, s. 651-655) Umberto Eco’nun açık yapıt kavramsallaştırmasından Türkçede ilk söz eden kişi olduğu da belirtilmelidir.



Benk’in çıkardığı Çağdaş Eleştiri; aynı sayıda Ayda Arel ile gerçekleştirilen söyleşiden bir kesit.


1973-1975 yılları arasında Milliyet Sanat’ta çıkan birkaç yazısının dışında uzun süre dergilerde görünmeyen Benk’in Türkiye’deki edebiyat teorisi ve eleştiri pratiğine katkısı 1980’lerde tekrar artacaktır. Mart 1982 - Haziran 1985 tarihleri arasında çıkardığı Çağdaş Eleştiri dergisi ile Benk çok-katmanlı bir eleştiri pratiği ortaya koyar. Bir yandan Yaşar Kemal, Melih Cevdet Anday, Edip Cansever, Macit Gökberk, Nuri İyem, Ömer Uluç, İlhan Usmanbaş, Ayda Arel gibi romancı, şair, felsefeci, ressam, müzisyen ve mimarlarla derinlemesine söyleşiler gerçekleştirir. Bu söyleşiler konuğun fikirleri kadar Benk’in soruları ve soruş tarzlarıyla da kıymetlidir. Diğer yandan Çağdaş Eleştiri, Mihail Bahtin, Roland Barthes, Anne Clancier, Yvon Bélaval, Saul Bellow, Cleanth Brooks, R. P. Warren, Pierre Reverdy, Jean Starobinski, Tzvetan Todorov, Boris Tomaşevski, Boris Eichenbaum gibi edebiyat teorisyenlerinin makalelerinin Türkiyeli okurlarla buluştuğu mecralardan biri olmuştur. Benk, bu yazarlardan bazılarını çevirdiği bu dönemde pek az eleştiri yazısı kaleme almıştır. Kemal Bilbaşar ve Sabri Altınel’in birer metinleri üzerine yorumlarıyla çevirmenlik ve eleştirmenlik kurumlarına dair kısmi değerlendirmelerini içeren dört yazı dışında Çağdaş Eleştiri’de Benk’in telif yazısı çıkmaz. Buna rağmen, 1950’lerde birlikte kamusallaşamayan Benk’in edebiyat teorisi ve eleştiri pratiği, 1980’lerde başka teorilere, başka eleştirmenlere alan açan bir derginin etrafında ve teoriler, eleştirmenler ve yazarlarla söyleşisini, konuşmasını/konumlanışını sürdürerek fiile dökülmüştür.

 

[1] Fatih Altuğ, “Orhan Koçak’ın Bela Teknikleri”. https://t24.com.tr/k24/yazi/orhan-kocak-in-bela-teknikleri,3131.