Tereddütlü Müttefiklik: Umut Tümay Arslan ile Söyleşi

Cana Bostan


Umut Tümay Arslan ile gerçekleştirilen ve aşağıda deşifresi sunulan söyleşi, Radyo Punctum'un sunduğu Sadece Bir Konuyum'un ilk bölümünde dinlenebilir.


07/22 | Minyatür [Podcast]

 



Cana Bostan: Merhaba. Radyo Punctum’un sunduğu, adını Edip Cansever’in Pesüs’ünden alan Sadece Bir Konuyum programına hoş geldiniz. Bu programda, farklı dergi ve platformların yayınları hakkında editör, yazar, çevirmen ve sanatçılarla söyleşeceğiz. Programın ilk konuğu, akademisyen yazar Umut Tümay Arslan. Arslan’ı, Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Bu Kâbuslar Neden Cemil?, Mazi Kabrinin Hortlakları, Bir Kapıdan Gireceksin, KAT – Sinema ve Etik kitaplarından da tanıyoruz. Punctum’un “Hayranlık’tan Linç’e Eleştiri” dosyası özelinde kendisiyle 5Harfliler dergisinde editörlüğünü üstlendiği Cuma Fragmanları üzerine söyleşeceğiz. Hoş geldin Tümay.


Umut Tümay Arslan: Hoş bulduk. Teşekkürler, Cana.


C. B.: Cuma Fragmanları’nı 5Harfliler’de şöyle tarif ediyorsunuz: “Bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı; herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü üzerine yazılar, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkındaki bir dizi”… Nasıl ve hangi motivasyonla gelişti bu fikir?



U. T. A.: Aslında Suna Kafadar ve Hazal Halavut’un davetiyle başladı bu Cuma Fragmanları fikri. Ben beş tane yazdım, tam da pandemi dönemine denk geldi, 2020’nin mayıs ya da nisan ayında başladı. Ve o beş fragmandan sonra biraz sıkıldım kendimden, bir yandan da tabii Covid’in etkisi de var bunda, biraz o temassızlık ve insanlarla paylaşımın olmadığı bir dünyaya hapsedilmiş gibiydik. Yazı ve başkalarıyla bağ kurma, açılma, tabii buna benim açımdan, benim gibi biri için imkân veriyordu. Dolayısıyla başka kadınlarla birlikte bu yolla sürdürmek birbirimize olan bağları… böyle bir bağ tarafı var. Başka kadınları davet ettim, onlarla birlikte devam ettik iki yıl boyunca. Bir de bir üçüncü sebep de burada hani sen de okudun “kadınlık tanımı ve tanımsızlığı”. Bu tanımın yani bir kadınlık tanımının çok tarihsel-toplumsal bir tarafı var ama öte yandan da bir tanımlanamaz bırakma, belki tanımlamaya hiç girmeme gibi bir düşünce de vardı kafamda hep. Yani bu tanımlama girişimlerinin de yine açığa çıktığı bir dönemde aslında Cuma Fragmanları başladı. Transfeminizme yönelik eleştirilerle, feminizm içindeki, ya da bilmiyorum belki de feminizm dışındaki… dolayısıyla kadınlığı tarif etmenin hatta kimi zaman feminizmin egemen-sömürgeci söylemlerle ortaklığını, ittifaklarını, bu topraklara geldiğimizde mesela Kürt meselesiyle, Ermeni Soykırımı’yla bağlantılarını düşünebilecek, bunların feminizmle kesişimlerini anlamaya ya da olmayan kesişimleri göstermeye çalışacak bir yanı da oldu. Böyle üç ayaklı bir şey olarak tarif edebilirim.



C. B.: Peki fikrin nasıl geliştiğini konuştuk madem, biraz da bu fikre verilen adın hikâyesini konuşalım isterim. Cuma günü bu topraklarda çok erkek konuşturan bir gün. Siz neden “Cuma” gününü seçtiniz, özel bir sebebi var mı? Çünkü cumanın kutsal(laştırılmış), bir istisna anıymış gibi sunulan eril gösterisinin aslında bir norm, bir kural olduğuna da işaret ediyor fragmanlar. Üstelik de bunu kadınların başka kadınlardan bahsettiği yazılarla yapıyor. Bir tür karşı-kutsallaştırma ya da ifşa hamlesi mi bu? Yoksa, mesela, Robinson’un Cuma’sı mı?


U. T. A.: Çok güzel tarif ettin. Bunu düşünmüştüm evet, Cuma'nın çok eril, buyurgan bir sesle dolu oluşu bizim coğrafyamızda, bunu kesinlikle düşünmüştüm. Hatta bazı davetlerimi “Bir Cuma'ya Bekliyorum” falan şeklinde yazıyordum. “Bir Cuma'ya seni de bekliyorum” şeklinde. Böyle bir tarafı var, karşı-kutsallaştırma demezdim; ifşa gibi mi, hani çok ortada görünür olduğu için onu da demek istemem. Ama tabii bunu kesinlikle düşündüm; böyle bir eril, otoriter, buyurgan sese karşı başka bir ses üretme, bunu kesinlikle düşünmüştüm. Dolayısıyla Cuma Fragmanları gibi bir şey oldu ama bir başka boyutu var, o da şu: Ben insanın inanma ihtiyacını çok anlamak isteyen, tanıyan ve kendimde de bunu bedensel ve tensel olarak çok hisseden biriyim. Dolayısıyla böyle bir yazının “laf, boş laf” olmaktan çıktığı anlardan heyecan duyan biriyim. Biraz böyle bir tarafı da var Cuma Fragmanları'nın. Aslında, Reha Erdem film üzerinden çok güzel tarif ediyor bunu: Seyircilerden biri, bir söyleşisinde “Beş Vakit filminde ve bir filminde daha hep ezan sesi duyuyoruz” diyor. “Bu neyi anlatıyor?” gibi bir şey soruyor. Reha Erdem de çok güzel cevap veriyor: “Benim için etrafımı saran bir ses kundağı; insanın etrafında bir ses banyosu varsa hepimizin, onun içinde bir ezan sesi var ama benim için bir başka şey daha var” diyor; “ben bunu hayatın olağan akışını kesen beş an” gibi de düşünüyorum. Olağan akışını kesintiye uğratan… Aslında yazının ya da bu tür sanatın, hayatın olağan durumunu, akıp gidişini kesintiye uğrattığı şeyler var. İnanma ihtiyacı falan da derken biraz öyle bir yerden düşünüyorum, dolayısıyla da Cuma Fragmanları ikisini bir arada taşıyor. Hem karşı duruyor hem inanma ihtiyacını tanıyor, gibi bir yerden cevap verebilirim sana.


Politika yaparken bir "biz"e ihtiyaç duyuyoruz, çünkü ancak o "biz"le eyleyebiliyor ve hak talep edebiliyoruz. Ama yazı bu "biz"in bölünmüşlüğünü, iktidar ilişkilerini, konuşurken cümlenin ikiye, üçe çok çeşitli eşitsizliklerle katlanışını, o kat yerlerini görmeye imkân veriyor.


C. B.: Çok güzel… sanki iki zamansallığı bir arada yürüten bir an gibi… Malumun Punctum’un ilk dosyası Hayranlık’tan Linç’e Eleştiri nosyonunu inceliyor. Bu bağlamda aslında eleştiriye dair homojen bir kavrayışı olmayan Cuma Fragmanları eleştiriyi hangi uçlarından tutuyor sence? Örneğin bir kadın yazısı ya da dişil yazı vs. değil de “kadınların yazması” tarifi bile statik haldeki bir nesneyi ya da öznenin, zamanda ve mekânda sabitlenmiş bir versiyonunu değil de, süreç halindeki bir eylemi, dolayısıyla da bu eylemin türlü kesintilere uğrama ihtimalini de yürürlükte tutuyor. Cuma Fragmanları’nın tam da yazının bu krizli bölgeleriyle ilişkisinde nasıl beliriyor eleştiri?


U. T. A.: Evet, bu çok düşündüğüm bir mesele. Biz kadınlar, kadın yazını, dişil yazın gibi bir şey üzerine düşünmeye ya da bunu var etmeye çalıştığımızda çok özcü yerlere savrulabiliyoruz. Dolayısıyla da, aslında Cuma Fragmanları'na baktığımızda cinsiyet tanımı denilen şeyin çok kaygan, kaypak, kanlı bir şey olabileceğini de tartıştık. Kadın yazarı koşulsuzca kucaklamak gibi bir şey değil de hem kucaklayıp hem de onda eleştirebileceğimiz neler olabileceğini de göstermeye çalıştık. Daha tereddütlü bir müttefiklik gibi bir şey ya da daha mütefekkir bir dayanışma, diyebilirim. Temelde kafamdaki şuydu: Tut Ki Kadın Yok’taki gibi, Copjec’in, oradaki kadını da cinsel farkın çizilemeyeceğini, tam olarak çizilemeyeceğini gösteren her şey anlamında düşünüyorum. Dolayısıyla kadın bedeni üzerinde büyük bir mücadele yürütüyor patriyarkal söylem ama mesela ana akım feminizmler de bunun bir parçası olabiliyorlar. Ve çok ilginç, geçmişteki bu ittifakları yani mesela devlet feminizmine, beyaz feminizme yönelik eleştirilerimiz olabiliyor ama içinde yaşarken o eleştiri hattı kaybolabiliyor. Biraz onu canlı tutmak gerekiyor. Bir cümleye başladığımızda o cümlenin ikiye üçe çoktan ortasına gelmeden katlanabildiğini… siyahlıkla katlanabildiğini, Kürtlükle katlanabildiğini, sınıfsal olarak katlanabildiğini… dolayısıyla politika yaparken bir "biz"den söz etmek gerekiyor. Politika yaparken bir "biz"e ihtiyaç duyuyoruz, çünkü ancak o "biz"le eyleyebiliyor ve hak talep edebiliyoruz. Ama yazı bu "biz"in bölünmüşlüğünü, iktidar ilişkilerini, konuşurken cümlenin ikiye, üçe çok çeşitli eşitsizliklerle katlanışını, o kat yerlerini görmeye imkân veriyor. Yazıya inanma ihtiyacım ya da yazının gücü dediğim şey biraz da buralarda. Bu kat yerlerini açabilmek ya da açamadığımızı görünür kılmak, bir yandan.



C. B.: Aslında fragmantal yazının, minyatürlerin vs. bilhassa 20. Yüzyıl teorisinde parçalanmış bir dünyayı tarif etmek için, bu dağılmışlığı yazıda da görünür kılmak için benimsendiğini biliyoruz. Feminizm içi tartışmalarda da, belki zaman zaman feminizmin içinin dış edildiği tartışmalar demeliyim, sosyal linç teması, iptal kültürü gibi meseleler de baskın hale geldi. Cuma Fragmanları tam da fragman oluşlarıyla bu dağılma haline yönelen acil politik müdahalelere imkân sağlıyor mu sence? Biçimini bir tür bütünlük yanılsamasıyla kuran metinler ve yazma biçimleri karşısında ne gibi olanakları mevcut fragmanların?


U. T. A.: Bence şöyle bir olanağı var: Moral üstünlük konumundan yazma gibi bir şeyi ya da o "moral üstünlük"e dayalı cümleler kurmayı iptal edecek bir biçimde… ona imkân veriyor Fragmanlar. İptal Kültürü tartışmasını da düşünecek olursak, bağlantılı; aslında ifadelerin eşit bir düzlemde yan yana durabilecekleri varsayımıyla hareket ediyor ama böyle olmadığını biliyoruz. Kimi ifadeler o düzleme çıkamıyorlar bile. Bunun farkında bir şeye imkân veriyor fragmantal yazı. Bir defa bir şeylerin parçası olarak yazmak. Bazı hikâyelerin tamamlanamayışı, bazılarının nasıl tamamlanabileceğini bilemiyor oluşumuz… eksikliği ya da onun tam olarak kuşatılamayacağını bir kabul. Dolayısıyla, başta söyleyeceğime dönecek olursam: Bir tür moral üstünlük, yukarıdan aşağıya bakış, bütün bunları iptal ederek -iptal etmekse buraları ederek- yazmaktan söz edebiliriz aslında. Tabii ki edemiyor da insan, onu da söyleyeyim, yani yazarken türlü türlü güç mekanizmaları devreye giriyor.



C. B.: Zaten yazmanın her daim iktidarla ilişki kurmak anlamına geldiğini düşünürsek... Aslında yazma eylemi açısından deneysel bir alan da sundu Cuma Fragmanları. Mektup hatta kartpostal formatlı metinler, yas günlükleri, rüya günlükleri, avangard diyebileceğimiz kurmacalar, raporlar, tutanaklar ya da sahne yönergeleri gibi kaynak metnin dışarıda tuttuğu yazınsal alan üzerine değiniler, hatta işlevlerinden edilmiş objeler hakkında incelemeler bile vardı. Baskın ya da egemen düşünme üslubunu ihlal etmek ya da ona mesafe almak için de gerekli mi bu farklı yazma stilleri?


U. T. A.: Kesinlikle çok gerekli, hep onu söylüyorum. Kadınların yazıda yer alması, o eril çerçevenin içinde yer almak değil de çerçevenin kendisini dönüştürmek, başka bir çerçeve kurmak, hep buralardan yola çıktık. Yani “bize de yer açın” değil “o yeri dönüştürelim, onun olanaklarını düşünelim” şeklinde. Mesela Elif Akçalı'nın video essay'i, Feri Cansel’i internette aramaya başladığımızda karşımıza çıkabilecek imgelerden, sözcüklerden oluşan bir portal/hub kurdu, öyle bir şey yarattı. Dolayısıyla yazı formatına dahil edemeyeceğimiz şeyler de aslında dahil oldu bu formla. Bu söylediğine kesinlikle katılıyorum, bu yüzden. Bir de tabii şu çok önemli, yine bu fragmantal mantıkla ya da formu değiştirmekle ilgili düşünürsek, bir sona varmacı, bir ideal fikre ulaşmacı anlayıştansa “eksiltmeyi” çok kullandım ben, eksilterek bırakma. Tam tersi gibi düşünüyoruz ama ünlem, üç nokta, hep böyle meseleyi romantize eden şeyler yazarken; dolayısıyla noktaya çok sadık kaldık. Bazen o yutkunma gibi de, boğazdaki yumruk gibi oluyor. Dolayısıyla eksilten ya da eksikliği tanıyan bir yazma formuna, yazarken de hep dikkat ettim. Ünlemler, üç noktalar, Twitter’ın belli bir kullanımının getirdiği o hallere girmemek konusunda özellikle imtina ettik.



C. B.: Bir de editörlüğüne verilen bir ad var galiba. Onu da belki söylemek istersin…


U. T. A.: Evet evet, altın makas, eksiltme, eksilterek çoğaltmak üzerinden…


C. B.: Zaten galiba böylesi deneysel yazılar, hatta yazı dışı alan üzerinde düşündüğümüzde, düşünceden kaçanları, var olanlar arasındaki kayıpları, gösterinin sakladıklarını, dilin susturduklarını, bu anlamda mevcudiyete direnenleri, bütünlüğü bozanları, baskın estetiği tahrip edenleri diriltmek için daha uygun bir mekân sağladığını söyleyebiliriz belki. Gerçek de tarih de onları inşa eden aletleri dönüştürmeksizin değişip dönüşmüyor sanki.


U. T. A.: Doğru.


C. B.: Peki bu anlamda yazınsal alanın cinsiyetlendirilmesine nasıl bakmalı? Sadece kadınların yazdığı bir dizi hazırlamak da kendi klişelerini türetir mi, yoksa halihazırdaki cinsiyetlendirilmiş sözü sabote etme kudretini mi örgütlüyor Cuma Fragmanları?


U. T. A.: Sabote etme kudretini örgütlemesi, yazanların yazdıklarıyla, okurun yazılarla kurduğu ilişkiden çıkacak herhalde. Ona dair kesin bir şey söyleyemem ama tabii ki öyle bir şeyi yapmayı amaçladık. Başta söylediğimi tekrar edecek olursam: Yazıya inanç, dünyaya inanç, bunları çok önemseyen biriyim. Bunlardan vazgeçmek istemeyen biriyim, onun yollarını araştırıyorum. Aslında çok kendimle ilgili bir şey olduğunu söyleyebilirim. Birini etkilemekten çok kendi yaptığım şeyin benimle uyumlu olmasına inanan biriyim. Yani kendi klişelerini üretir tabii, sadece kadın yazarlar; bir süre sonra koşulsuzca onu kucaklamak, o sınırın içine hapsolmak hatta, o sınırın dışını görememek gibi yerlere gelebilir. Ama Cuma Fragmanları özelinde düşünürsek, mesela Tut Ki Kadın Yok’taki eril çerçevenin dışındaki gibi düşünürsek kadını, oradaki bakışlar mesela arşiv eleştirisine imkân verdi. Nora Tataryan’ın yazısını okursak, arşiv denilen şeyin kendisinin, müzeleştirme dediğimiz şeyin kendisinin şiddeti, eşitsizliği yok etmek yerine sağaltıcı işlevini görmek; ya da Hazal Halavut’un Halide Edip yazısını hatırlayalım: orada yazarın yazarken silişini, silmesinin izlerini göstermek gibi. Dolayısıyla mevcut olanın içindeki namevcudiyeti tanıyan bir bakış mesela onlara imkân veriyor. Ama bunu sadece, cinsiyetli bir yerden konuşacaksak, Tut Ki Kadın Yok’taki büyük harfle “kadın” değil, “cinsiyetlerimiz olarak kadın” gibi düşünecek olursak, bunun sadece kadınların bakışından çıktığını söyleyemeyiz. Sömürgecilik karşıtı, kültür, Kürtlerin haysiyet mücadelesi, sınıf hareketi… bütün bunlar sonuçta bir arada bir şey üretiyor. Tek başına kadınlar böyle bir bakış üretiyor demem, o hapsedici olur, ama bu kesişimleri düşünmek hakikaten aşağıdan yukarıya bakışa, kenardan kıyıdan bakışa imkân veriyor, onu söyleyebilirim.



C. B.: Fragmanlar’da sıklıkla anılan soykırım, inkâr politikaları, asimetrik savaşlar, Kürtlere yönelik şiddet, mültecilere yönelen ayrımcılık, mutenalaştırmanın talan ettiği şehirler, sosyolojik dokuya sistematik tahakküm gibi meseleler de ezilenlerin hafızasını bu minör düşünceler güzergâhına taşıdı. Öte yandan hemen tüm metinlerde ezilenlerin ana akımlaşmasına, bellek endüstrisinin türettiği politik doğrucu tezlere karşı bir damar da mevcut. Şahsi geçmiş imgelerine dönerken de bir tür nostalji türetmiyordu Fragmanlar ama daha genel bir tarih nosyonundan bahsederken de bu tarihi sadece ayrıcalıklı anlarla örmediklerini görüyoruz. Kendi unutuluşunu, kekemeliğini hatta belki okunaksızlığını bile duyulur kılan bu gözenekli tarih fikri feminizm söylemi dışında da düşünülebilir bir şey mi? Çünkü eylemini feminist söylemin bir parçası olarak tanımlamayan kadınlar da yazdı Cuma Fragmanları’nda. Bu bir çelişki midir? Ya da çelişkiyse bunun bir sakıncası var mıdır?


U. T. A.: Aslında başta söylediğim şeyden ve az önceki soruya verdiğim cevaptan düşünecek olursak, Fragmanlar’daki bu geniş spektrum feminizm dışı bir yerden de geliyor. Mesela sömürgecilik karşıtı bakıştan geliyor, bugün mesela transfeminizmden geliyor. Yani o kadınlık tanımını yapmaya, kadın ölçme-değerlendirme sistemini kurmaya aday olan her şey kendi üstüne kapanıyor. “Ne kadındır, ne değildir, onu belirleyeyim” diyen. Aslında o açılmanın peşine düştü Cuma Fragmanları. “Kadınlık nedir” tanımını yapmak değil de “onu açalım”ın peşine düştü çünkü tanımı yapmak, dediğim gibi, egemen söylemlerle işbirliği anlamına geliyor. Atladığım bir soru var mı… feminizm dışında olmalı zaten, evet, bir çelişki yok burada, başka şeylerle birlikte, başka şeyler üzerinden düşünülmeli: kapitalizm, sömürgecilik üzerinden düşünülmeli. Bir başına “kadın bakışı şöyle olmalıdır böyle olmalıdır” gibi bir yerden baktığımızda, kendi üzerine kapanan bir tür körleşmeye neden oluyor kesinlikle.


C. B.: Peki, bir kitaba dönüşmeli mi Cuma Fragmanları? Belki her yeni baskıda sayfaları çoğalan bir Kum Kitabı’na dönüşmeli mi? Yoksa Fragmanlar eksiltili yapısıyla, üzerine söz aldığı konuyu esersizleştirme kabiliyetiyle tam da bu dönüşmeden, bir eserin tamamlanmışlığından kaçınmayı mı buyuruyor?


U. T. A.: Kitaba dönüşmemeli diye düşünüyorum. Okunaksız şeyler var. Mesela, bir video-essay, internette bir Feri Cansel araştırması yapıldığında karşımıza ne çıkacağının bir kütüphanesi var, dolayısıyla onu kitaba taşıyamayız. Tam da bu nedenle, Fragmanlar bir bütündür bölünemez. (Gülüşmeler) Yani onları alamayacağımız için… Kum Kitabı dedin, aslında “dağılabilir” bir şey de olmalı, değil mi? Herkes oradan ne çıkarırsa ve sonrasında nereye giderse. Bir de, tabii, zamansallığı önemli diye düşünüyorum. Pandemi ile başladı, şimdi Covid hayatımızdan çıkmaya başlıyor; dolayısıyla kendisinin bir zamanı vardı onun, onu da doldurdu diye düşünüyorum. Dolayısıyla kitaba dönüşmese iyi olur.


C. B.: Çok teşekkürler. Harikaydı Cuma Fragmanları’nı okumak; şimdi seni dinlemek de öyle. Çok teşekkür ediyorum katıldığın için. İlk programı seninle yapmak çok güzel ve özeldi.


U. T. A.: Ben de çok mutluyum. Hem Punctum’un yolu açık olsun hem de Cuma Fragmanları için yazan yazamayan bütün kadınlara ve Suna Kafadar ile Hazal Halavut’a buradan tekrar teşekkür etmiş olayım. Çok sağ olun davetiniz için.


C. B.: Çok teşekkürler. Bugün Umut Tümay Arslan’la beraberdik. Tekrar görüşmek üzere.