Proust, Kristeva, ''Zamanı Hissetmek''

Bahadır Gülmez


Eserde bir ev hapsi havası olması, “edebi yazı için kolay ve mükemmel bir durak”tır. Duvarın içinde olanlar var, duvarın arkası var. Dahil etme ve dışlama. İşte eserin nevraljik ekseni.


11/22 | Kitap/Makale

 


Proust (1871-1922) hafızanın romancısıdır. Hiç kimse, ‘kayıp zamanın arayışına’ metodik olarak girmeyi onun kadar kararlılıkla düşünmemiştir. Kayıp Zamanın İzinde gibi yedi ciltlik devasa bir eserin bu astımlı araştırmacısı, otuz beş yaşından sonra günlerinin çoğunu yatakta, yazarak, okuyarak, acı çekerek ve uyumayarak (bu tam anlamıyla yazıya kapanmaktır) geçirmiştir. Bununla birlikte, burjuva çevresinden olduğu, ayrıcalıklı bir eğitim aldığı, ayrıca Paris’te kısa bir süre sosyete, sanatçılar, yazarlar çevresinde bulunduğu bilinir. Yine de kendimizi hemen onun hayat hikâyesine kaptırmayalım; zaman nostaljisine, ölüm korkusu ve ıstıraplarına kilitlenmeyelim. Proust bugün dünyanın en çok araştırılan, yorumlanan, alıntılanan, hatta eserinden hareketle teoriler üretilen yazarlarından biridir. Bu araştırmalar evrenseldir, yer yer özgündür, içlerinde şaşırtıcı olanlar da vardır. Örneğin yazar hakkında yazılan yüksek lisans tezlerinde olağanüstü sayıda tekrara, yanlış yerleştirilen alıntılara, aynı teorilerin çok farklı tarzlarda uygulamalarına (yanlışlara?) rastlanır. O halde Proust'u okumak “yanılgıları da barındırması mümkün şaşırtıcı bir kişisel macera” olabilir! Proust’un özellikle kendisi için yazdığı izlenimi veriyor olması ilginçtir. Buna rağmen bu kişiselliğin bu kadar uzun cümlelerle ifade bulması pek eşine rastlanır bir durum değildir.


Kayıp Zamanın İzinde’nin istatistikleri neredeyse ürperticidir: yedi cilt, 4000 sayfa, 2500 karakter…, hele 518 kelimeden oluşan cümlesi meşhurdur. Bu eseri okumak olağanüstü bir bollukla (buna tekrarlar da dahildir) temasa geçmek anlamına gelir. Anglo-Sakson bakış, Proust’un daha çok hüzünlü duygusal ve cinsel hayatına odaklanır. Amerikan yakası ise dilbilim ve üslup çalışmalarında yoğunlaşır. Adorno, Hannah Arendt gibi isimler Dreyfus Olayı çerçevesinde Yahudilerin durumunu nasıl tasvir etttiğini konu edinmişlerdir. Bu arada, pek de kabul görmeyen, abartılı “ikinci Proust” yakıştırmaları da olmuştur: Italo Svevo veya Proust’u neredeyse hiç okumamış olan Fitzgerald gibi. Virginia Woolf, Kafka, Beckett, Barthes gibi isimler hayranlıklarını ve etkilenmelerini açıkça dile getirirken, Umberto Eco, eserde çok fazla düzenleme ve revizyon gerektiğini (imlâ gibi), cümlelerin okur için çok zahmetli olduğunu belirtir. Eserin yayımlanmasını reddeden dönemin flaş ismi Andre Gide, kaybolan itibarını Proust’un ölümü sonrasında kaleme aldığı pişmanlık mektubuyla telafi etmeye çalışır. Bütün bunlar bir yana, hâkim teması zaman, daha doğrusu hafıza yoluyla “yeniden kazanılan zaman” olduğu için eser sanatın, felsefenin bütün alanlarında yankı bulmuş, sürpriz filozofların ve yazarların yorumlarına sahne olmuştur.


Anlatıda bir “ben” var ki…


Yazar eserinde özellikle zaman boyutunu, büyük bir hassasiyetle, neredeyse inanılmaz bir çeşitlilikte tasvir etmeye girişmiştir. Eseri de zaman gibi, sürekli bir mutasyon, oluş ve kırılma halindeki bir sistem olarak ele alınabilir. Kayıp Zamanın İzinde’nin düzeni güçlü bir şekilde dünyayı yankılar, yaşananlar doğrusal bir çizgi takip etmediği gibi, her şeyin tersinin gerçekleşmesinin mümkün olduğu bir olumsallık hâkim olur anlatıya. Eser, bir ciltten ötekine, çeşitli tema-anlam ve sentaks hatları, kendilerini önceden hissettiren, yani bir bakıma ilan eden motiflerle ve bunların varyasyonlarıyla doludur. Sonraki ciltlerde bu hatlara artık aşina hale gelsek de, sürprizler devam eder. Anlatıcı bir “ben” optiğinden, aşka, kıskançlığa, cinselliğe dair pek çok şeyi bir zaman burgacında birbirine bağlar. Bunu yaparken “ben” şaşırtıcı boyutlar kazanır; önce kendi içinde bölünür, (aşklarıyla), sürekli değişen karakterlerle birlikte başkalaşımlara uğrar, kasılır, genişler. Ama bu “ben”, sonuçta, olsa olsa bir formdur. (Kristeva Proust üzerine kitabında bunun fevkalade bir analizini sunar. [1] O halde eserin birinci tekil şahısta yazılmış olması bir sorumluluk demektir. Bu “ben”, geçmişi yücelten nostaljik duygular peşinde değildir. Dünyanın düzenini olabildiğince kendi çevresinde oluşturmak peşindedir, ama daha da önemlisi, bunu kendi içinde inşa etmeye çalışır. “Geçmişe ait anlar hareketsiz değildir; kendilerini geleceğe -şimdi geçmişe mal olmuş bir geleceğe- doğru sürükleyen hareketi hafızamızda saklarlar ve bizi de beraberlerinde sürüklerler. Ruh hallerimiz, fikirlerimiz uzak yolculuklara çıkmış gibidir ve bütünleşmiş bir zamanda dirilişe geçerler. Zamanı hissetmenin inceliğini bu çerçevede görmek gerekir.



Romanın adındaki “kayıp zaman” ifadesine bakarak, salt zaman hakkında bir romanın söz konusu olduğuna inanmak işin kolay ve güvenilir bir yolu. Ama Proust, zaman aracılığıyla, Kristeva’nın sözleriyle “mekânla bütünleşmiş bir tahayyülün arayışındadır”; yazının mekânında, kelimeler sayesinde yaşıyor gibidir. Edebi maceranın verdiği hazzı yaşamak bu olsa gerek. “Doğrudan yanılsamanın özüne giderek, yeniden yanılsamalar yaratarak bir benliğin içinden yaşadığı” bir edebiyat macerasıdır bu. Hassas bir zamanın içine dalmış olan “edebiyatın yanıltıcı büyüsü”, yazma sürecinde yaşanan duygunun ve heyecanın kendisidir. Bu arada duygu-heyecanın rasyonel değerlendirmeye duyarlı oluşu da Kristeva’nın eleştirisinde geniş yer bulur.


Roland Barthes’a göre Kayıp Zamanın İzinde bir yazı’nın öyküsüdür. Bu öykünün nasıl sonuçlandığı çok önemli değildir çünkü yazarın yazmasını sağlayan, onu sürükleyen şey eserin nasıl olacağı, yani deyim yerindeyse “nasıllığı”dır. Barthes, eseri için “birçok sahnesi olan üç perdelik bir dram” olarak tarif eder: I. Perde: Yazarda bir yazma iradesi, yazma istemi vardır; II. Perde: Zamanı yazmaya girişmek devasa ve umutsuz bir girişimdir; edebiyat ve yazma pratiğinin imajı (üslup) bu perdede izlenmektedir. III. Perde: “Zaman yeniden yakalanır mı?” sorusuna cevap arar. Bunu da yapsa yapsa Yazı yapabilir. Sonuçta, Yakalanan Zaman ile yazı, yazarına istediğini vermiştir: Yazmak yaşamaktır. Tam bu noktada Barthes’dan hareketle bunun altını çizelim: “Yazı, bir düşüncenin kendisi değil, onun imajıdır; yazıda ortak anlam değişir ve metin, nehir gibi kendisine bir anlam yatağı hazırlar. Artık bu düzlemde düşüncelerin gelişimini değil oluşumunu, ‘meydana gelme sürecini’ izlemek önem kazanır.”


O halde Proust, roman evrenini kendisine has yazı tekniğiyle inşa etmiştir. Onu okurken biz bir olayın peşine düşmektense, her bir cildi entrikasız bir roman gibi okuruz. Hafıza denilen şeyin dolambaçlı yollarına girince, okur da kendi zamanını düşünmeden edemez. Kendi zihninin istemsiz süreçlerine boyun eğer, algıları, izlenimleri, idrak edişi zenginleşir. Bu bağlamda yine Barthes’ın deyişiyle “Proust yazısı”nı estetik olarak “yüz hatlarını değiştirme jestleri” gibi okuruz; tıpkı müzik dinlerken, tabloları seyrederken değişen yüz hatları gibi. Binbir Gece Masalları’nı okumak kadar hoş, vaatkâr bir deneyim. Masalsı, yer yer şiirsel ve aynı zamanda komik ve ironik. Aslında daha başında belki “üsluptan” söz etmemiz gerekirdi, eserin dışından söz etmek yerine.



“Üslubun güzelliği, düşüncenin yükseldiğini göstermesi”


Proust’u okurken cümlelerin, diğer bir deyişle edebiyatın teniyle temas ederiz. Sadece cümle-kelime zenginliği değil (cümle başına ortalama otuz kelime), cümlelerin genişlemesi de dikkatimizi yoğunlaştırır, haliyle metinle aramızdaki mesafe belirginleşir. (Gerçekten zahmetli bir okumadır bu. Çevirisi ise apayrı bir mesele!) Proust metninin yarattığı hakkı verilmesi gereken bu “gerilim” metinlerarası derinliğinden, romanı inşa etme tarzından kaynaklansa gerek. Proust’un metni, sözleri henüz tam olarak anlaşılmayan ama yol almaya devam ederken kendisini dikkatle dinleten bir şarkıya benzer. İnsan hafızası nasıl ki iki farklı ânı biraraya getirebiliyorsa, bu metin de metaforik olarak dünyaya dair farklı dilleri, Greimas’ın deyişiyle doğal dillerin dışındaki başka anlam(lama) sistemlerini, plastik formları biraraya getirir. Bu metaforik anlatım, eserde de görülebileceği gibi, görünüşleri dile getirirken aynı zamanda varlığın derinliğini de ortaya çıkarır. Hareket halinde ve sergileme peşindedir. “Hayata bir derinlik kazandırmak için”. Kendi sözleriyle: “Üslubun güzelliği, düşüncenin yükseldiğini göstermesi, nesneler arasında olumlu ilişkilerin ötesinde başka zorunlu ilişkileri keşfetmesi ve bunu metinde inşa etmesidir.”


Öyleyse yazar cümlelerden, kelimelerden müthiş bir zevk alır; zaman zaman bir “züppe” havasıyla, ironi-alay-mizaha başvurarak kalem oynatır. Her halükârda karakterlerin portrelerini yapmak, onları bulanık ve kirli ilişkileriyle yansıtmak gerçek bir zevke dönüşür onun için.


O uzun, yılankavi cümle


O uzun, yılankavi, tomurcuklanan, ünlemlerle, imla işaretleriyle şişmiş, sonsuz nüanslı bir düşüncenin kıvrımlarını ve dönüşlerini veren, neredeyse iki sayfayı dolduran meşhur cümle. Bunun yanında, müzikal sonatı veya bir tabloyu edebi dilde yaşatmaya girişen cümleler. Uykunun tasviri. Hepsi dünya edebiyatının harika sayfaları arasında. Yazarın yılları kat eden el yazması müsveddelerle, karalamalarla karmaşık kompozisyonlara giriştiğini ve bu çetrefil sorgulamalardan yüz akıyla çıktığını ve bunun araştırılmaya değer bir şey olduğunu biliyoruz (Julia Kristeva, Zamanı Hissetmek). Proust, bugün artık yerini bilgisayar kültürüne bırakan “el yazması kültüründen geliyor” elbette. Karalamalarla, yanlış ve sık sık düzeltilen baskılarıyla, eser sanki kendine tabi kılma girişiminden vazgeçmeyen bir gerilime sahip. Bu gerilim, Kristeva’ya inanmak gerekirse, “bir sentaks yapısıyla parçalamaya girişmesinden ve parçalanmaya maruz kalmasından” kaynaklanmaktadır. Zaten hafızanın coşkusunu da böyle yakalar. Analiz edilmeye değer bir “benmerkezcilik” vardır bu yazıda.



Jean Pierre Richard’ın eserle ilgili şu saptamasını anmamak da olmaz: “Biz, eserde bir odada uyanan birini görüyoruz ve hafızasıyla hem kendisinin bulunduğu odayı hem de diğer odaları anlatıyor, ama benzer hislerle.” Romandaki bu ilk yer, daha sonra ufuk açıcı bir yere dönüşür ve romanın bütün ana bölümlerinde filizlenir. Proust metni böylece bir odadan ötekisine kayar. Hatta birinci cilt Swannlar’ın Tarafı’nın geçtiği Combray kasabası tek bir konut gibi görünür. Eserde bir ev hapsi havası olması, “edebi yazı için kolay ve mükemmel bir durak”tır. Duvarın içinde olanlar var, duvarın arkası var. Dahil etme ve dışlama. İşte eserin nevraljik ekseni. Dizginlenemeyen öfkeler ve itiraflar. Dünyada inanmış çok Proustçu olsa da, Proust’u okurken hemen ikna olmamak gerekir.


Ve zaman


Şu kesin ki Proust söz konusu olduğunda hakkında en çok konuşulan şeydir zaman. Elbette her şeyin nihayetinde ölüme vardığı boyutta, felsefe ve sanatlar için zaman kadar önemli bir şey olamaz. Kristeva da hissedilen zamana yoğunlaşır. Zamanı hissetmek, zamanın karanlıkta kalmış yanlarını keşfederek (hiç kolay olmasa gerek) aynı zamanda varlığı anlamaya (duymaya), karanlığın içinde pırıltıları görmeye yardımcı olabilir. Hissedilen zamanın inceliği de işte oradadır. Ünlü çocukluk anısı, madlen kekin çaya bandırılması sahnesinde, zevk sadece o keki ısırma hissinden değil, aynı zamanda bu hissin o an içinde, istemsiz hafıza yoluyla bir diğerini çağırmasında kaynaklanır. Bu şekilde yüzeyin arkasında bir zenginlik ve bir derinlik dünyası örülmeye başlar. Oysa geçmiş, genelde insanlara kendilerine aitmiş gibi görünür, bununla birlikte bir şeylerin ebediyen kaybedildiği de bilinir. Hafızanın bu muazzam yapısını zamanı hassasiyetle sorgularken hissederiz, çünkü hafıza saklamayı bilir. Şahsidir ve zengindir. (Tabii hafızanın yok ettiği ve sildiği de unutulmamalı).


Julia Kristeva: Zamanı Hissetmek


Kristeva, edebiyat ve psikanalizi birbirlerine müdahale eden komşu alanlar olarak görür. Bu kitapta da psikanalizi edebi argümanlarını zenginleştirmek için kullanır. Analizleri boyunca Kristeva, kendi deyimiyle “analisti dinler”. Burada hemen belirtmek gerek, psikanalizde bir denek “kendini analiz ettirmek” için değil, (Freud ve daha sonra Lacan da bu görüştedir) düşüncelerini özgürce ifade etmek ve paylaşmak için bir psikanaliste yönelir ve haliyle “analiz edilen”den çok, “analiz eden” (analist) öne çıkar. Kristeva bunu “dilin anlam barındıran alt katmanı” olarak adlandırır ve özneyi her zaman “süreç içinde” veya “sınav halinde” görür ve şu soruyu sorar: “Gerçekten de hastalarının sözlerini dinleyen analist, onların duygularına erişebilir mi? Dil ile iç içe girmeyen psişik bir gerçekliği hayal edip yeniden inşa edebilir mi?”



Kitap, ayrıca, oldukça geniş çerçevede teolojik, felsefi, biyografik verilerle (bazı toplumsal değişimler, Yahudi kimliği ve ulusal kimlik, Dreyfus olayı, antisemitizm, Katolik inanç gibi ahlâk sorunları) zenginleştirilmiş olsa da saf bir edebi metin analizi olarak da görülmemelidir. Kristeva, her şeyden önce, romanın tutkulu bir okurudur; doğrudan (cinselliğin halleri gibi) karmaşık konulara yüklenen bir analisttir. Kitabı okumayı hem keyifli hem eleştirel kılan da muhtemelen bu tür özellikleridir: Kristeva, bunu yaparken Proust’un not defterlerini ve el yazmalarını, aldığı felsefe eğitimini ve dönemin eğilimlerini inceleyerek, onun hafıza ve hislerle ilişkilerini de araştırır. Proust’un yazı macerasını, kişinin dünyayla, dille, kendisiyle ve başkalarıyla olan öznel ilişkisinin gerçekleştiği düzlem olan yazı deneyimini, cinsel dürtülerin ve onların esnekliğinin aynası gibi gördüğü yazı macerasını sorgular. Örneğin çocukluktan (gizli) kalmış, varlığı ortaya çıkmaya hazır, gecikmeli durumları yakalamaya çalışır. Hislerin, duyumların gerçek hallerini gösterme peşindedir; metindeki göstergelerin nasıl duyguların içine işlediklerini göstermeye çalışır. Varoluş deneyimi de, söz ile kutsanma da, cinsel ve ırksal düğümler de (Yahudi, Fransız, Katolik) bir töz değiştirme olan yazı’da cereyan eder. Kristeva, bunu yaparken, Proust’un ontolojik ve epistemolojik anlayışına, ama aynı zamanda hissetme tarzlarına, dilbilgisini ve sözdizimini kullanma anlayışına da ulaşmaya çalışır. Proust’un iki karakteristik cümlesini (o uzun cümle ve son cümle) yakın okumayla ele alıp sözdizimindeki karmaşıklıkları ortaya koymasına bu kitabın yeni bir zemin oluşturmasının kanıtı gözüyle bakılabilir. Tutkuların, aşkların acımasızlığı ve gülünçlüğü, uzun cümlelerin kıvrımlarında, müsveddeler, mektuplar ve karalamalar yığınında sanki hiçliği empoze eder. Geride, felsefi bir düşünceden önce buruk, kekre, uyarıcı bir tat kalır. Bir edebi maceranın okurdaki yansıması böyle olsa gerek.

 

[1] Julia Kristeva, Le Temps sensible: Proust et l'expérience littéraire, Gallimard, 1994. [ZamanI Hissetmek, Proust’un Edebiyat Macerası, çev. Bahadır Gülmez, Ketebe Yayınları -yayın programında-]