Devlet Gibi Sızmak - James C. Scott ve Akademide Muhbirlik Muamması

Yağız Alp Tangün


“CIA görevlisi şöyle diyordu: Akademisyenleri ajanlaştırmak istemiyoruz... İstediğimiz şey onları entelektüel bakımdan ele geçirmek. Bu istek, içlerinden birinin söylediği gibi, CIA’i 'bir ajan yetiştirme okulu gibi değil, öğrencisi olmayan bir üniversite gibi gösterme' arzusunun –daha kapsamlı bir tarihsel arzunun– bir parçasıdır.”


08/22 | Makale

 


Bilgi güç ilişkileriyle doğrudan ilgilidir, hatta çoğu zaman gücün kendisidir. Bilmeye dair pek çok yöntemden biri de modern bilimsel bilgi üretme faaliyetidir. Bu faaliyetin ardındaki sosyal felsefe, modern toplumsal gerçekliği deney, gözlem ve kanıtlara dayandırarak sistemli biçimde çözümlemeye girişmiştir. Elbette modern bilimsel bilginin üretimi kapitalizm, ulus-devlet ve emperyalizmin gelişimiyle iç içe geçmiş, kurumsallaşmıştır. Tıpkı üniversiteler gibi, çeşitli uluslararası çalışma programları ve araştırma enstitülerinin gelişimi de bu kurguya dahildir. Akademik alandaki kurumları yapılandıran güç ilişkileri, alandaki faillerin hareket sınırlarını büyük ölçüde çizmiştir. Öyle ki, şahsen bu sınırların dışına çıkma cesaretini gösterenleri de ‘işini iyi yaptığı sürece’ içeren ama ilk fırsatta da çeşitli mekanizmalarla onları dışlayacak düzenlemeleri yapmaktan kaçınmayan bir kuvvetli eğilim söz konusudur.[1] Akademik alanda özerklik savunusunu dile getirmeyi, toplumsal eşitsizliği yeniden üreten her türlü savaş ve yolsuzluğa karşı etik bir tavır takınmayı görev edinmek ya da edinmemek politik bir bağlama sahip olmuştur. Yakın zamanda, anarşist yaklaşımıyla bilinen siyaset bilimci-antropolog James C. Scott üzerinden tüm bunları yeniden düşünmeme neden olan bir olay yaşandı.


Geçtiğimiz Şubat ayında, Scott hakkında sosyal medyada hızla yayılan bir paylaşımla öğrendik ki, 2018’de The Yale Agrarian Studies Oral History Project başlıklı sözlü tarih çalışması kapsamında kendisiyle yapılan mülakatta Güneydoğu Asya çalışmaları için Burma ve Fransa’da bulunduğu dönem CIA’ye, mensubu olduğu Ulusal Öğrenci Derneği (National Student Association) hakkında çeşitli raporlar iletmiş[2] ve sonrasında söz konusu raporda ismi geçen öğrenci liderleri öldürülmüş.[3] Dahası, yine aynı kısımda, Scott, henüz öğrenci iken CIA’ye başvurduğunu ifade ediyor. Öte yandan Türkçe’de Zoom Kitap tarafından yayımlanan söyleşilerden oluşan Toplum Gibi Görmek (2016) isimli kitapta yer alan Alan Macfarlane tarafından yapılmış 2009 yılındaki bir diğer söyleşi[4] ise sözlü tarih çalışmasındaki ifadelerle açıkça çelişiyor.


Savaşa karşı olan antropologlarla çokça zaman geçirdim. Paris’te Ulusal Öğrenci Derneği adına faaliyet yürütürken, Uluslararası Başkan Yardımcısı seçildikten sonra, Haiti ve başka yerlerde gerçekleştirdiğimiz düzenli toplantılarda belirlediğimiz çözüm önerilerini Washington’a yolluyordum. Bana, benden raporlar yazmamı isteyen ve sonradan CIA ajanı olduğu ortaya çıkan biriyle toplantıya gitmem teklif edildi; o dönemde ideolojik olarak buna tam olarak karşı olduğumu düşünmüyorum fakat bu teklifi reddettim. Ulusal Öğrenci Derneği adına faaliyet yürüttüğüm dönem boyunca yazdığım tüm raporların, CIA tarafından oraya yerleştirilen dernek başkanı eliyle CIA’ye yollandığı ortaya çıktı. Onlardan para almamıştım fakat fiilen bir CIA ajanı işlevi görmüştüm. Kendimi, hiç sevmediğim bir makinenin dişlisiymişim gibi hissettim.[5]


Birbiriyle tamamen çelişen bu beyanların ardından beliren muğlaklığa açıklık getirecek tek kişi hâlâ hayatta olan Scott’ın kendisi. Buna karşın Scott’ın özyaşam öyküsünde ve akademik kariyerinde de bu çelişkiyi onun lehine biçimde destekleyen kanıtlar gösterilebilir. Bunun yanında kişilerin tutumlarını önemsemekle birlikte merceği biraz daha Scott’ın da uzmanı olduğu bölge çalışmalarının [area studies] tarihine doğru tuttuğumuzda güç ilişkilerinin akademik alandaki faillerin hareket sınırlarını nasıl çizdiği ya da ‘sadece işini yapanların’ dahi bu ilişkilerde bir taraf olduğu daha açık biçimde görünebilir. Bunun için Güneydoğu Asya çalışmalarının ABD’de ortaya çıkışı, gelişimi ve hızla popülerleşmesi dünya tarihinde ABD’nin egemenlik stratejilerindeki dönüşüme paralel biçimde okunabilir.


James C. Scott’ın Kariyeri ve Bölge Çalışmalarının Gelişimi


1936 New Jersey doğumlu James C. Scott, Williams College’da aldığı ekonomi eğitimi sonrasında aldığı Rotary bursu ile Burma’da bulunur; o süreçte aynı zamanda Paris’te Ulusal Öğrenci Derneği’nde aktivisttir. Yukarıda çelişkili ifadeye sebep olan zaman aralığı anlaşılıyor ki bu öğrencilik dönemidir ve söz konusu olay dernek faaliyetleriyle ilgilidir. 1961 yılında Burma’da vakit geçirmiş ve sonra Yale’de siyaset bilimi bölümünde Malezya’da Siyasal İdeoloji başlıklı yüksek lisans tezini yazmıştır. Onu, Burma üzerine çalışma yapmaktan alıkoyan şeyi kendisi şöyle ifade etmektedir:


Lisansüstü eğitimime başladığım 1961 yılında, biraz Birmanca biliyordum fakat o sıralar ülkeye giriş sıkıntılı olduğu için oraya gidemezdim. Yangon’da bulundum ve orada bir dizi azınlık grubuyla birlikte öğrenci siyasetine dahil oldum; üç ay sonra kapımın altından bir ölüm tehdidi mesajı atılacaktı. Yangon Üniversitesi’nde eski personel odasında kalıyordum. Yangon Üniversitesi Öğrenci Derneği tam bir siyaset yuvasıydı ve ben de bu alanda pek cesur olmadığım için, bir hafta sonra Mandalay Üniversitesi’ne geçtim. [...] ben de sadece Malezya ile Endonezya’yı değil, aynı zamanda Filipinler ile Tayland’ın bazı bölgelerini de içerecek biçimde dört ülke üzerine çalışmamı sağlayacak Malay-Endonezce konuşulan bölgeyi çalışmayı düşündüm.[6]


Onun, Burma üzerine çalışmaktan vazgeçince Malezya’yı da içeren bir bölge çalışmasına yöneldiğine, kendisi de Hayali Cemaatler ve Üç Bayrak Altında isimli önemli bölge çalışmalarına imza atmış olan Benedict Anderson’ın anılarında da rastlıyoruz:


Yeri gelmişken, General Suharto’ya tuhaf bir şükran duyduğumu belirtmem gerekiyor, çünkü 1972 yılında beni Endonezya’dan sınır dışı etti ve kendisi 1998’de devrilinceye kadar ülkeye girmeme izin vermedi. Bu nedenle farklı alanlara yönelmek zorunda kaldım ve ağırlıklı olarak 1974-86 yılları arasında Tayland üzerine, 1988’den bugüne değin de Filipinler üzerine çalışmalar yaptım. Beni “tek ülke” perspektifinin ötesine geçmeye zorladığı için Suharto’ya minnettarım. Sınır dışı edilmemiş olsaydım, muhtemelen Hayali Cemaatler’i yazamazdım. Ancak, benim yaşadığım, son derece sıra dışı ve adeta benzersiz bir durumdu. İstisna olarak, kısa bir süre önce benzer bir durumu Yale’den James Scott da yaşadı. Burma’da ordunun ülkeyle ilgili çalışma yapan tüm yabancı akademisyenlere yasak getirmesi dolayısıyla Scott Malezya üzerine çalışmak zorunda kaldı.[7]


Scott, Amerikan üniversitelerindeki (o dönem siyaset bilimi paradigmasına hâkim olan) pozitivist-davranışçı eğilimle çatıştığı için, özgün akademik arayışlarını geliştireceği bir alan olarak gördüğü tarım çalışmaları ve köylü hareketlerine yönelmiştir. Onun çoğu zaman antropolog olarak anılmasının ardında da bu arayışların ve köylüler üzerine Güneydoğu Asya’da yaptığı çalışmaların olduğu söylenebilir; çünkü, siyaset bilimciler, Güneydoğu Asya hakkında çalışmaların eksikliğinden kaynaklı olarak, bölgeye gittiklerinde antropolojik yaklaşımla haşır neşir olmuş, âdeta etnografa dönüşmüştür. Scott’ın kendisi de muhtemelen bu belli bir disipline sığmama fikrine akademik mizaç olarak uzak değildir. Bölgeye ve orada bulunduğu dönem siyasi aktivizme aşina oluşu, Scott’ın akademik-politik tutumuna etki etmiştir. 1967 yılında Wisconsin’de ilk defa ders verdiği dönemde, o ve üniversite çevresinden pek çok öğrenci ve akademisyen okul yönetimine rağmen Vietnam Savaşı’na karşı açıktan tepki göstermiştir. 1976 yılında Wisconsin’de sözleşmesi bitip koşulları iyileştirilmeyince de Yale’de siyaset bilimi kürsüsüne geçmiş ve daha sonra orada 1991 yılında kurulan Tarım Çalışmaları Programı’nı on sekiz yıl boyunca yürütmüştür.


Ford ve Rockefeller vakıfları Rusya, Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu Japonya, Batı Avrupa için verdikleri maddi katkıyı Güneydoğu Asya’daki bölge çalışmaları kapsamında Yale ve Cornell üniversitelerine hibe ve fonlarla sağlamıştır; buralarda disiplinlerarası program ve kürsülerin kurulması, saha çalışmaları için burs olanakları, dil eğitimleri teşvik edilmiştir.

ABD’nin Milletler Cemiyeti’ne üye olmadığı ve Pearl Harbor öncesine dek izlediği izolasyonist dış politika döneminde, sömürge yarışında pek de iddiasının bulunmaması hatırlanmalıdır. Scott’ın da kariyerinin geliştiği dönem, 2. Dünya Savaşı ardından daha agresif bir ekonomik-askeri yayılmacı politikanın benimsendiği yeni süreçtir. Bu evrede hem akademi yeniden yapılandırılmış hem de siyaset bilimine hâkim olan bilimsel yaklaşımlar daha fazla pozitivizme yaklaşmıştır. Bir diğer önemli gelişme ise ABD’de bölge çalışmalarının hızla yükselmesidir. Soğuk Savaş yılları düşünüldüğünde tüm bunlar ABD’nin hegemonya projesi olarak bilgi üretimine duyduğu ihtiyaç bağlamında okunabilir; çünkü bir yandan savaşla birlikte Avrupa çökmüş, diğer yandan sömürgecilik yarışında iddialı ve güçlü bir orduya sahip olan Japonya yenilmiştir. Geriye tek rakip olarak SSCB kalmıştır. Milletler Cemiyeti’ne üye olmayan ABD, savaştan sonra Birleşmiş Milletler’i örgütlemiş ve ‘barış’ adı altında akademik-kültürel düzeyde de açılımlar yapılmış, gönüllü faaliyetler gündeme getirilmiştir. Ford ve Rockefeller vakıfları Rusya, Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu Japonya, Batı Avrupa için verdikleri maddi katkıyı Güneydoğu Asya’daki bölge çalışmaları kapsamında Yale ve Cornell üniversitelerine hibe ve fonlarla sağlamıştır; buralarda disiplinlerarası program ve kürsülerin kurulması, saha çalışmaları için burs olanakları, dil eğitimleri teşvik edilmiştir. Siyaset bilimi yanında sosyoloji, psikoloji, antropoloji arasındaki disiplinlerarasılığa artan ilgi ve pozitivist-davranışçı yaklaşımın sosyal bilim üzerinde hâkimiyet kurması, Ford Vakfı’nın içinde dahi davranış bilimleri bölümünün oluşu ve fonların buna aktarılması göz önünde bulundurulduğunda dönemin hegemonik stratejileri eşliğinde kavranabilir. Dolayısıyla bölge çalışmaları tam da yeni başlayan dönemin egemenlik mücadelesinde anlaşılabilir.



Güneydoğu Asya bölgesi 1. Dünya Savaşı sonrasında Japonya, Britanya, Fransa, Hollanda ve ABD için önemli bir sömürge coğrafyasıydı. ABD’nin bölgedeki tek sömürgesi Filipinler’di. Japonya diğer sömürgeci devletlere karşı bölgedeki halkı kendi amaçları doğrultusunda silahlandırmıştı ve Asya kimliğini sahiplenen yerel hareketleri bunlara karşı seferber etme uğraşındaydı. Bununla birlikte Japonların uyguladığı acımasız ve baskıcı politikaya karşı bölgede anti-kolonyal sol hareketler de güçlenmekteydi. Japonya’nın, Hiroşima ve Nagazaki saldırılarından sonra bölgedeki hükümranlığı aniden sonlanmış ve ondan boşalan bu bölgede herhangi bir yerel otorite, özellikle komünist bir iktidar bloku kurulmaması için ABD 1954 yılında Güneydoğu Asya Anlaşması Örgütü’nü (SEATO) kurmuş; Burma, Çinhindi, Endonezya, Filipinler ve hatta Burma’da açık ve gizli müdahaleler gerçekleştirmişti.[8] Scott’ın ihtilaflı açıklamalarında geçen CIA faktörü de tam olarak bu karanlık dönemin anti-komünist politikasıyla ilgili gözükmektedir. Bölge hakkında siyasal ve ekonomik araştırmalar açısından akademik bir eksiklik olmakla beraber, sömürge yönetimlerinin Avrupalı bürokratları tarafından hobi olarak kaleme aldığı eserler dışında kaynak ve ABD’li araştırmacıların faydalanabileceği bir sömürge arşivi de yoktur. Egemenlik iddiasında olan ABD için bölge çalışmaları bu eksiği kapatmak üzere akademik alana dahil edilmiş ve desteklenmiştir.


Bu durum, salt bölge çapında akademik bilgi üretme faaliyeti olarak anlaşılmaktansa, çok daha uzun vadeli ve derinlikli bir hâkimiyet kurma hareketi biçiminde okunmaya açıktır. Bölge çalışmaları vasıtasıyla hem bölge hakkında sahadan bilgi toplanmakta, hem de mevcut eleştirel kuramın ve ideolojik öngörünün gücünü kıracak biçimde akademik alanda ideologlar yetiştirilmektedir. O dönem Amerikan üniversitelerinde, dünyaca bilinen Parsons, Shils gibi sosyologlar ve Mead, Benedict, Geertz gibi antropologlar da bu siyasetin doğrudan parçası olmuştur:


2. Dünya Savaşı biter bitmez ABD küresel idari mekanizmasını kurmaya başladığında, bütün bunlar oldukça açık seçik görünüyordu. Talcott Parsons ve Edward Shils gibi sosyologlar, Harvard’da Soğuk Savaş düzeninin içine iyice gömülmüşlerdi, yarattıkları basitleştirilmiş Weber versiyonu hızla daha da basitleştirilerek, dışişleri bakanlığı memurları ve Dünya Bankası tarafından “kalkınma teorisi” olarak benimsendi, Küresel Güney’in savaş alanı olan devletlerinde Marksist tarihsel materyalizme alternatif olarak öne çıkarıldı. O zamanlar Margaret Mead, Ruth Benedict ve Clifford Geertz gibi antropologlar bile askeri-istihbarat mekanizmasıyla hatta CIA ile yakın işbirliği içine girmekten çekinmediler. Bütün bunlar Vietnam’daki savaşla değişti. Üniversitelerin savaşa karşı ayağa kalktığı sırada, bu tezat gün gibi açığa çıktı, Parsons radikallerin karşı çıktığı her şeyin somutlaşmış hali gibi görülmeye başlandı.[9]


Graeber’in sözünü ettiği savaş karşıtı protestoların üniversitelerde yayıldığı dönem Scott’ın Wisconsin’de çalıştığı aralığı kapsamaktadır. Bölge çalışmalarıyla sosyoloji ve antropoloji literatürüne önemli katkı sunan isimler, David Graeber’ın aktarımında görülmektedir ki bile isteye güç ilişkilerinde bir aktör olarak yer almayı tercih etmiştir:


Harvard’da Geertz, Clyde Kluckhohn’un öğrencisiydi, bu kişi sadece “CIA alan araştırma fonları için önemli bir kanal” değildir, ayrıca antropoloji hakkındaki bölümde Parsons ve Shils’in sosyal bilimler için ünlü Weberci manifestosu Toward a General Theory of Action (1951) eserine katkıda bulunmuştur. Kluckhohn Geertz ile o zamanlar CIA’in eski Ekonomik Araştırmalar Direktörü’nün yönetiminde olan MIT’nin Uluslararası Araştırmalar Merkezi arasında bir bağlantı kurmuştur, daha sonra da bu kişi onu Endonezya’daki geliştirme çalışmalarında çalışmaya ikna etmiştir.[10]


Akademi, entelektüeller, şirketler ve devletler arasındaki bu ilişkinin yerleşik bir hal aldığını, çeşitli fonlarla desteklenen çalışma alanlarının stratejik biçimde belirlendiğini gösteren Mark Neocleous bir CIA görevlisinin ifadelerine dikkat çekmiştir:


CIA görevlisi şöyle diyordu: Akademisyenleri ajanlaştırmak istemiyoruz... İstediğimiz şey onları entelektüel bakımdan ele geçirmek.Bu istek, içlerinden birinin söylediği gibi, CIA’i “bir ajan yetiştirme okulu gibi değil, öğrencisi olmayan bir üniversite gibi gösterme” arzusunun –daha kapsamlı bir tarihsel arzunun- bir parçasıdır.[11]


Bölge Çalışmaları’nın popülaritesi, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndaki hezimetine dek sürmüştür. ABD’nin savaşa dahil olduğu 1960’lar ve 1970’lerin başına kadarki dönem hem ABD kamuoyunda hem de üniversitelerde açıktan eleştirilmiş ve protestolar düzenlenmiştir. Scott’ın savaş karşıtı tutumu da bu dönemde verdiği söyleşilerde yer almaktadır. İlk zamanlarda bu alanda çalışanlar ABD’de rahatlıkla iş bulup desteklenirken daha sonra burada uzmanlaşan araştırmacıların iş imkânları daralmıştır. Güneydoğu Asya uzmanı Benedict Anderson, bu durumu şöyle ifade etmiştir:


Doktoralarını 1970’lerin sonları ile 1980’lerin başlarında bitirmek gibi bir talihsizlik yaşayan dört dörtlük bölge uzmanları, Amerika’da akademik bir iş bulmakta çok zorlandı. Birçoğu Avustralya, Birleşik Krallık, Yeni Zelanda ya da Kanada’ya taşındı. Diğerleri kamu kuruluşlarında, diplomatik görevlerde, BM’ye bağlı kuruluşlarda, büyük şirketlerde, hatta CIA bünyesinde kariyer arayışına girmek zorunda kaldı. Üstelik yalnızca Vietnam, Laos, Kamboçya değil, artık Burma da Amerikalı araştırmacılara kapılarını tamamen kapatmıştı.[12]


Görüldüğü üzere akademik alan, büyük ölçüde, devlet ve devlet alanını oluşturan diğer güç ilişkilerinin kesişiminden müteşekkildir. Hangi araştırma programının ne zaman popülerleştiği, ne kadar süre fonlandığı ve ne zaman uzmanlarının yüzüne bakılmadığı ya da yeniden bakıldığı güç ilişkilerinin hegemonya projeleriyle örtüşebilir. Bölge çalışmaları ve Scott’ın kariyeri iç içe gelişmiş görünmektedir; ancak her ne kadar çelişkili ifadelerin yol açtığı belirsizlik henüz açıklığa kavuşturulmasa da, James C. Scott’ın sosyoloji, antropoloji ve anarşizm tarihine yaptığı entelektüel katkının niteliği görmezden gelinemez.



James C. Scott’ın Sonlanmamış Kıssasının Hissesi


Ortaya çıkan bu şeyi, akademik ve siyasi çevrelerde infiale yol açan bir skandal ilan etme konusunda yine de hassas davranmak gerekir. Bu olay üzerine sosyal medyada onun, Devlet Gibi Görmek isimli çalışmasına atıfla sitemkâr, ironi yüklü yorumlara rastlamak yine de anlaşılır bir durum; çünkü bu vaziyet, onun bakış açısından etkilenenler için büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Buna ek olarak biraz akl-ı selim düşününce, beklenti ve hayal kırıklığı sanatçıların, filozofların takipçisi olan bizlerle de ilgili bir şeyleri içeriyor sanki.


… birinin tüm kariyerini hayatının bir döneminde aldığı kararlara, yaptıklarına indirgemek pek de hakkaniyetli görünmüyor.

Öncelikle, bölge çalışmalarının ortaya çıkış ve gelişimi gözetildiğinde, alandaki araştırmacıların hareket alanı hedeflenen bilgi üretiminin gereği olarak daha en baştan ortadadır. Bölge çalışmaları kapitalizm, ulus-devlet ve emperyalizmin iç içe geçtiği somut bir çatışma sahasını işaret etmektedir. Burada, tıpkı Scott gibi, alana yeni dahil olmuş, kariyer hedefi bulunan genç bir akademisyen başlangıçta sinik davranması üzerinden ayrıca değerlendirilip hakkında hükümde bulunulabilir; fakat bunun tüm kariyerine mal edilmesi ve biraz daha abartılarak namlunun tüm anarşistlere, anarşizme döndürülmesi ciddiye alınması zor yorumlardan öte bir şey değildir. CIA’in öğrenci derneklerine nasıl sızdığını ve oradakileri nasıl manipüle ettiğini de ayrıca tartışmak gerekir. Yanı sıra, bölge çalışmaları da diğer pek çok fon güdümlü akademik tarife gibi elbette Marksist, eleştirel çalışmaların sesini bastırmayı yahut bunların akademik alanda çoğalmasının önünü almayı içermiştir. Ancak buna rağmen Benedict Anderson, James C. Scott gibi isimlerin araştırmalarıyla eleştirel düşünceye verdikleri katkı yadsınamaz.

James C. Scott Yale’de bir süre verdiği anarşizm dersiyle, kitap çalışmalarının isminde ve içeriğinde anarşizme yaptığı vurgularla anarşist kesimin sempatisini çekmiş olabilir. Kendisinin üstlendiği ve takipçilerinin de yakıştırdığı ideolojik etiket, elbette onun bir peygamber olduğu anlamına gelmez. Kariyerinin başında, henüz öğrenciyken yaptığı tercihler ya da özel yaşamı ile entelektüel katkıları arasında bir mesafe olduğunu kabul etmek, sanki, eleştirel bakımdan daha doğru bir konum alma imkânı tanıyor. Benzer şeyler daha önce pek çok yönetmen, sporcu, müzisyen, yazar ve filozof için de kulağımıza çalındı. Bunlar kolay kolay unutulmamalı ve bu tip gelişmeler karşısında söz konusu kişileri yekten silmek yerine neyin, nasıl hatırlanacağını sorunsal edinmek daha doğru olabilir –Scott cephesinden bugün konuya dair hâlâ bir açıklama yapılmamış olduğunu hatırlatarak. Çok daha genel bir çerçevede düşünmek gerekirse, birinin tüm kariyerini hayatının bir döneminde aldığı kararlara, yaptıklarına indirgemek pek de hakkaniyetli görünmüyor. O kişiyi bir döneme ya da bir davranışa sabitleyerek yaşamının geri kalanını görmezden geliyorsak ölçütleri nasıl belirlediğimiz konusunda biraz da kendimizi sorgulamamız gerekir.


Üçüncü Dünya’dan dünyaya bakan bir gözle bu durumdan çıkartılacak bir diğer pay da teori ve teorisyenleri büyütmemeye gayret gösterme üzerine olabilir. İhtiyaçları mümkün olduğunca bulunduğumuz zaman-mekânın maddi koşulları içinden görebilen bir göz geliştirmek ve bu zaman-mekânın gözünden tam anlamıyla bir nazariye üretmek bu olaydan doğacak tartışmalar içerisinde çok daha fazla konuşulması gereken bir başlık bana kalırsa.

* Bu yazı 21 Mart 2022 tarihinde kaleme alınmıştır.

 

[1] Görece yakın zamanda en bilinir örneklerinden biri olarak David Graeber’in Occupy Wall Street etrafında gelişen olaylarda takındığı aktivist tutumdan sonra Amerikan akademisinde iş bulamaması hatırlanabilir. Kendi başına üzerinde konuşulacak çok daha fazla örnek olmakla birlikte, Türkiye’de etkileri hâlâ sürmekte olan bir diğer önemli olay da Barış Akademisyenleri diye bilinen İmzacı Akademisyenler’in üniversitelerinden KHK’lar ile ihraç edilmesidir. Akademik alanda sahip olunan donanım çoğu zaman bilim insanları için kendi başına bir özerklik dinamiği olamamış, politik tutum ve ifade özgürlüğü üniversitenin sınırlarından taşmıştır.

[2] Mülakatın ilgili kısmı: “So I had also, not knowing what to do, I applied to join the CIA. I had applied to Harvard Law School and had been accepted, and on a kind of flash of daring, I applied for a Rotary Fellowship to Burma, and I got the Rotary Fellowship to Burma. I thought to myself, I can postpone Harvard Law School, I can always go to law school, but when am I going to get a chance to go to Burma? And so, I decided to go to Burma and spent a year there, and in the meantime—this is not in a lot of my stuff—the CIA people asked me to write reports on Burmese student politics and so on, which I did. Then they arranged through the National Student Association to have me go to Paris for a year and be an overseas representative for the National Student Association.[...] And then, I got elected vice president of the National Student Association andspent a year in Philadelphia working for the National Student Association. In those days, actually, the CIA connection, the reason why it's interesting—it's in my Google thing because a woman who wrote about all the NSA people who were associated with the CIA made sure it got in there—is that, for example, [...]”

[3] Mülakatın ilgili kısmı: “So at the end of my Burma year, I saw, if you like, student politics in three or four different places, and including—we're talking '60, and so I met the sort of Communist leaders of the CGMI, which was the Communist student union in Indonesia, most of whom were killed after '65, and so on.” [İlgili bağlantı] (18.03.2022)

[4] Söyleşinin iki bölümden oluşan video kaydı için: [İlgili Bağlantı] (18.03.2022)

[5] James C. Scott, Toplum Gibi Görmek, çev. Soner Torlak, Zoom Kitap, İstanbul, 2016, s.28.

[6] James C. Scott, 2016, s.24-25.

[7] Benedict Anderson, Sınırları Aşarak Yaşamak, çev. Ayet Aram Tekin, Metis Yayınları, 2019, s. 56-57.

[8] Benedict Anderson, 2019, s. 58.

[9] David Graeber, Kuralların Ütopyası, çev. Muammer Pehlivan, Everest Yayınları, 2016, s. 57.

[10] A.g.e. s. 228.

[11] Mark Neocleous, Güvenliğin Eleştirisi, çev. Tonguç Ok, Notabene Yayınları, 2014, s. 226.

[12] Benedict Anderson, 2019, s. 58-59.