Glenda’yı O Kadar Seviyoruz Ki: Dörtlü Seksek

Aslı Odman


Ateşi söndür, küle tap. Glenda’yı öyle seviyorduk ki. Bu fırtına dinip, biz, ‘eleştirel, radikal bilim insanları’ sahneye döndüğümüzde ateşle mi külle mi inşa edeceğiz yeni ‘bilimsel alanı’?


07/22 | Makale

 


1. Tercüme Alan: ‘Eleştirel Sosyal Bilimler’?


“Eleştirel Sosyal Bilimler”, Türkçede epey tercüme kokuyor. Çoğu zaman Eleştirel Kuram (yani Frankfurt Okulu) ve geniş anlamda artçılarından tercüme edilmişliğinden gücünü alan derleme bir kitap veya makale başlığında, tamlamayı bir yabancıyı hanemize ağırlar gibi karşılıyoruz. İngilizce konuşulan ortamlarda critical scholar sıfatını seve seve kullanacak bilim emekçilerinin, eleştirel araştırmacı’yı aynı akışkanlıkla Türkçede kullanmaları çok daha az bir ihtimal. Öz adlandırma olarak bu tamlamayı kullanan bilim zanaatçısı neredeyse yok gibi. İfadenin, lonca içinde yerel kabulü bulunmamakta. “Mesleğiniz, alanınız ne?”, “Ben eleştirel sosyolog, iktisatçı, sosyal bilimciyim!”… Yok, olmadı. Kişisel bir tercih olarak kullananı bulunsa da, daha çok bir twitter profiline kişisel imaj ve kimlik kisvesi beğenir gibi yapılan bir tercih bu. Peki muadili olabilecek ‘Radikal Sosyal Bilimler’ kavramı? Türkçede “radikal” kavramı bu tamlama içinde bile, alanda uzmanlaşmanın dayattığı parçacıklığın yerine bağlamsallık ve tarihsellik, statüko yerine devinime tüm duyularını diken diyalektik ilkelere yakınlığı ifade etmek yerine, derinlikten azade eylem alanına hızla slogan üreten bir laf fabrikası, bir yüzeysellik ve aktivist ‘lonca dışılık’ tadı bırakıyor.


‘Eleştirel’ ve ‘radikal’ gibi iki kavramı, bilimsel faaliyetin belirleyici özniteliği olarak tercüme etmek zorunda kaldığımızda hissettiğimiz bu huzursuzluk, bu oturmamışlık nereden kaynaklanıyor? Bir yandan da aramızda sürekli havada asılı kalan, arzulu ve örtük bir ethos duruyor: “Eleştirel, radikal, müdahil, angaje, aktivist, muhalif, itaat etmeyen bilim insanlarına, araştırmacılara[1] ihtiyacımız var ve bu bilim yapma şeklinin taşıyıcıları artık akademi denilen kurumda kendilerine bir çatı bulamıyorlar.” Bu cümlenin ikinci kısmını ampirik olarak temellendirmek zor olmayacaktır. Aynı ülkede veya aynı ülkeye yüzümüzü dönmüş olarak yaşıyoruz; o çatılar, çatısı bile olmayanların tepesine yıkıldı. Kısık sesli ve sürekli çatırtıları duymamış olanlar, duymamış gibi yapanlar, doğrudan gümbürtüye maruz kaldılar ve o enkaz sarı kamyonlara yüklenip atılmadı bile; olduğu yerde, içinde debelenenlerin ekosisteminde bırakıldı. Bugün bu enkaza değinmeyeceğiz. Cümlenin ilk kısmına dönelim, orada hangi sıfatı kullanacağımız sorusuna. Arzuyu yönelttiğimiz, eksikliğini duyduğumuz sıfat hangisi? İkinci kısımda tuttuğumuz yas ve yaktığımız ağıt neyin eksiğine, neyin inkırazına, neyin imkânsızlığına dönük? Makbul, kurumsal ve özneler tarafından benimsenen ‘eleştirmen’ sıfatının, film, edebiyat, müzik, tiyatro, güzel sanatlarda kullanılması, sosyal bilimlerde ise tercüme kokusunu silemeyecek bir huzursuzluk yaratmasının ardındaki çifte standart ne olabilir? İşimizin hep aynı kelime ile, yani ‘eleştiri’ ile olmasına rağmen?


Bunun nedeni geniş anlamda sanat alanına içkin, kurumsal olarak tanımlanan eleştirmenliğin, tam da bu tanımlanmışlık nedeniyle ‘itaatsizlik beklentisinden’ arındırılmış olması mı? Film, heykel, resim, roman, öykü, oyun, performans... gibi kurguları yaratanların eserlerine yönelik ‘eleştirmenlik’, illa ki alana ve alanı kuşatan (kurumsal) iktidarlara itaatsizlik alt manası ile yüklenmezken, bilim zanaatkârlarına, onlar kurgu değil, dolaysız (doğal ve sosyal) hakikatlerle ilgilendiği ön kabulü yüzünden mi bir sıfat olarak yakıştırılmıyor? Veya bilim zanaatkârlarına eleştirellik yakıştırılırsa ve dahi savunulsa da, bir itaatsizlik beklentisi eki ile her halükârda olağan-dışılaştırılarak ya (sen-ben-bizim oğlan arasında) büyük alkışlarla ya da (kurum statükolarının irili ufaklı nöbetçileri tarafından) küçümsemeyle karşılanıyor?


Belki de bu kavramın, sıfat olarak kullanırken duyduğumuz ‘oturmamışlık’ hissi de biraz bundan kaynaklanıyor: Üzerimizde tepinen 2020’ler sürüm faşizmin baskısı altında, faşizme biat etmeyen veya sessiz kalmayan her faaliyet kovuşturulurken, arkamızdan kovalayanlar bizleri bir uçurumun kenarına itmişken, kanat takıp uçmamız, sonra Zümrüd-ü Ankâ gibi kendimizi yakıp, küllerimizden doğmamız mümkün mü?

2. Tercüme Olan: ‘Bilim İtaatsiz Olana (mı) İhtiyaç Duyar?’


Adorno’ya atfedilen, fakat sadece Türkçe dilinde bulunan bir sav var. Bu sayıyı okuyanlar, onu da bildiler: ‘Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar’. Görebildiğim kadarıyla bu cümleye bu tercüme ile Türkçede ilk defa 2000'lerin sonunda rastlıyoruz. Gayet mekânsallaşmış, yerelde temelli bir tercüme bu: varlığı ve bilim pratikleri var olan üniversite kurumsallaşmasına eğreti oturmakla beraber, hâlâ -o dönemde- akademide var olmaya devam ede-bile-n bir grup, (sosyal bilimler ve tıp alanından gelen) aslen İzmirli akademisyenin, akademiye içkin devlet-şirket kurumsallığı dışında kitlesel ve nesiller arası bir araya gelişi amaçlayarak düzenlediği Karaburun Bilim Kongresi’nde. Hâlâ devam eden bu kıymetli, muhalif Kongre’nin ilki 2006’da düzenlenmiş. Bu cümle, 2009 senesindeki dördüncü buluşmada kongrenin şiarı haline gelmiş. Devletin akademiye olan ibretlik saldırısının yoğunlaştığı 2016 senesinden sonra ise, ekseriyetle Barış Akademisyenleri, aktivist hekimler, nadiren de olsa aydınlanmacı doğa bilimcileri tarafından genelde, devletin akademisyenlere ve akademik içeriklere ideolojik motivasyonlu saldırısını ifşa etmek için inatçı bir ruh ile kullanılmış. “Akademisyen, devletin memurudur, ekmeğini yediği devleti eleştiremez” diyen devletçi statükoculara karşı, “Bilim insanı devlete (ve sermayeye) biat etmez, bilimin evrensel hakikat arayışına ve bu yolda öz ilkelerine uyar!” derken kullanılan, neredeyse epigraflaştırılmış bir sav. Kendisi de bir ideolojik aparat olan üniversitenin, onu devlet-şirket eşgüdümüne sokup tek bir ideolojik aparatta eriterek, özerkliğini ortadan kaldırmayı şeditçe amaçlayan saldırılar karşısında savunma ihtiyacı ile bir protesto bayrağı olarak kullanılmış, “Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar” cümlesi. Cümlenin bayraklaşmasının, bu özgül tarihi durumda işlevsel ve isabetli bir yanı olsa da, artık sloganlaşarak Pinterest’e[2] de giren cümlenin kendisinin Türkçeye bir yanlış çeviri olduğunu öğrenmek ise, bilimsel faaliyete dair ütopyalarımıza, bilim/iktidar, eleştiri, hakikat ve sadakate dair çok şey sormamıza imkân veriyor.[3] 1960’lardan beri tedavülde olan dışarıdan tanımı ile “Frankfurt Okulu”, 1937’de içerden yapıtaşı bir metindeki tanımı ile “Eleştirel Kuram” (Kritische Theorie) kurucularından Theodor W. Adorno, “Die Wissenschaft braucht den, der ihr nicht gehorcht hat” cümlesini 9 Ekim 1964’te Deutschlandfunk radyo kanalında yaptığı ‘Felsefi Düşünceye Dair Notlar’ adlı bir konuşmasında sarf etmiş. Daha sonra bu metin, basılan farklı derlemelerde de yer bulmuş.[4] Cümlenin doğru tercümesi elbette, “Bilim kendisine boyun eğmeyene/itaatsiz olana ihtiyaç duyar.” Cümle, Türkçede neden ve nasıl “Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar” olarak benimsendi? Boyun eğilmeyecek hedef, alan, fail olarak ‘bilimin kendisi’ ne şekilde cümleden düştü? Bilim, orijinal cümlede ordusu dağıtılması gereken bir kale iken, kabul gören ve yayılan tercümesinde neden ve nasıl korunması gereken kaleye dönüştü? Hem de öyle bir kale ki, bir nevi dokunulmaz pir-u-pak bir erek, etrafında bir hayranlık halesi salınıyor. Bilim somut bir zaman-mekânda eylenen bir faaliyet değil de, ihtiyaçları tam olarak gerçekleştirilirse hakikatini bulacak, geleceğe yerleştirilmiş, değişmeyen özü ve müstakbel mükemmelliği hayranlığa tabi o ‘henüz varamadığımız cennet bahçesine’ olan inancımızla nasıl beslendi? En başta ufak bir tercüme hatasının varlığı muhtemel olsa bile, bu (belli ki bir ihtiyacı karşılayan) geniş yayılımı basitçe teknik bir tercüme hatası ile açıklamak, hatadaki, sürçme ve rağbette görünür olan eğilimleri sorgulamak için fırsat olarak kullanmamak, imkânsız görünüyor.



Adorno’nun konuşması felsefi düşünce hakkında; ve bu konuşmanın büyük kısmı döneminin felsefi düşünce gelenekleri ve kurallarının açmazlarına ayrılmış. Bir ucunda ‘faydacılığı’ diğer ucunda nedreti ve bundan doğan marjinallik halesi ile kapitalist gerçeklik rejiminin merkeziliği ve doğallığı ile asli bir sorun yaşamayan felsefeye karşı, ‘tehlikeli bir düşünce’ pratiğini savunduğu konuşmasında Adorno, itaatsizliği kapitalist devlet veya ‘otoriter karaktere’ karşı değil, felsefeciler loncasına karşı formüle ediyordu. Özcü bir algı ve kutsallık halesi ile aktarılan ‘düşünce ve yazma’ geleneği, her manada bilimselleştirilmiş kapitalizmin ürünü olan Holocoust, Faşizm ve İkinci Dünya Savaşı’nın envai cürümüne aykırı değil, içseldi. Cümleye dönersek, Adorno’nun bilimsel faaliyette bizatihi olumlu, tarihsiz bir öz görüp, o özün gerçekleşmesi için sadece formel iktidara karşı itaatsizlik reçetelemesine imkân sağlayacak bir bağlam olması mümkün değil, zira O İkinci Dünya Savaşı’nın vahşetinin ölçeği ve derinliğini ayırt edenin, araçsallaştırılmış aklı kullanan bilim olduğunu yaşayarak düşünmüş bir pratiğin içinden geliyordu.


Peki, cümlenin Türkçedeki bu “manalı yanlış anlaşılmasının”, bilim loncasının farklı organlarının dışında duran ve dışına atılan bizler tarafından geniş alımlanmasındaki manalar neler olabilir?


En kavi mana, içinden geçtiğimiz “büyük tenkisat” olmalı. ‘Devlet politikalarını eleştiren’ veya bu kisve altında farklı şekillerde ‘uyumsuz’ olarak yaftalanabilen akademisyenlerin üniversitelerden her ölçekte adım adım tasfiyesi, onların bedenleri üzerinden cümle loncaya ibret verilmesi bağlamını açıklama çabası, en önemli mana olmalı. Fakat dar bir çevrede de olsa, bu benimsenmeyi açıklayan başka eğilimler de olmalı, sözü uygun topografyaya düşüren. Acaba bilimi bir yana, devlet ve sermayeden sadır olan iktidarı diğer yana koyduran bir ‘bilimsel olarak adlandırılanı kutsama’ geleneği mi? ‘Sınıfsız, imtiyazsız, alan analizsiz’ bir ‘bilim’ tanımı mı? Liyakat ve ‘kalite’nin bilimin kendi kuralları içinde üretileceğine inanan, bu yüzden meritokrasiyi ile bilimsel özerkliği, bilimin üretim araçları, ilişkileri ve toplumsal sonuçlarından çok daha fazla önemseyen bir eğilim mi? Bilimsel alana, devlet-şirketin kısa vadeli çıkarlarından sadır olan doğrudan demir yumruklu saldırılara eklenen, pozitivizme gelen dolaylı ve kadife eldivenli post-modernist saldırılara karşı, bir öze, Altın Çağ anlatısına, nostaljiye sarılma çabası mı? Bilimi bir pratikler bütünü olarak özneleri, konuları, üretim ilişkilerindeki hiyerarşi ve çelişkileriyle, bir başka alan veya işkolu olarak materyalist, oluşmakta olduğu ilişkiler ağı mekânı ve ânı’nda tanımlayamama mı? Kamusal alandaki analizlerde bilimin olması gerekenlerinden yola çıkanlarındaki ifrat ile somut pratiklerinden yola çıkanlarındaki tefrit mi? Tam da bu yüzden bu pratiklere dair yaşadıklarımızın itildiği özensiz, patlamalı, bireyselci alanın gittikçe şiddetlenerek, bir girdap haline gelmesi mi? İdealizm halesi altında gözleri kamaştıran, zaman/mekânsız bir kaybolan cennet anlatısı ve ona inananlar olarak, saldırı altındaki Bilim mi bu?


Tam da bu savunu ve can havliyle tutulan hayalde yeri kurulu olmayan, bilimi de yakacak ‘tehlikeli düşünce’nin ‘tehlikeli sınıflar’ ile kuracağı ilişkilerde mi aramalı o eksiği? Bilimin kendi halesinden vazgeçmesi ile amaçlanmadan erişilecek ve aynı zamanda araç olan bir özgürleşme (Emanzipation) ve kendi kendini olumsuzlayan bir düşünümsellik (Reflexivitaet) mi yoksa? Kişi ile tanımlanan ‘aydın, bilim insanı’ halesinin yıkılıp, işi/pratiği/ameli ile tanımlanan bir Şuandalık ameleliği ile hemhal olmayı zora koşan alışkanlıklarımız neler? Sınıfsız ve imtiyazsızmışçasına tanımlanan ‘eleştirel bilim’ alanımız, kayıp anında tuttuğumuz yas ile, Altın Çağ veya kayıp/müstakbel cennet anlatısı ile bizzat bu arzuyu reddetmiyor mu? Belki de bu kavramın, sıfat olarak kullanırken duyduğumuz ‘oturmamışlık’ hissi de biraz bundan kaynaklanıyor: Üzerimizde tepinen 2020’ler sürüm faşizmin baskısı altında, faşizme biat etmeyen veya sessiz kalmayan her faaliyet kovuşturulurken, arkamızdan kovalayanlar bizleri bir uçurumun kenarına itmişken, kanat takıp uçmamız, sonra Zümrüd-ü Anka gibi kendimizi yakıp, küllerimizden doğmamız mümkün mü?


Bir sürü soru... Tüm bunlara önermelerle cevap verebilecek kadar ‘bilimsel’ birikimim yok. Bilimsel alanda ‘ameline hayran’ olduğum bir halk sağlıkçısı ve sağlık sosyoloğu olan Annie Thébaud-Mony’nin bir kitabını anayım o zaman, anlatamayacağım bu yerde. Kitabın adı Science Asservie, yani Biat Eden Bilim[5]. Annie[6], Fransa’da onlarca işçi, halk ve çevre sağlığı mücadelesinde bilimsel birikimini, profesör olarak akreditasyonunu, en makbul kamu kurumlarında işgal ettiği konumları, sahanın, öznelerin, mağdurların bilgisi ile buluşturup, bilgilerin eşitliğinden yola çıkarak, hareketleri bilimsel bilginin hariki ile, bilimsel faaliyetleri sosyal hareketlerin elektriği ile donatarak, dikkatle takip edilecek bir ‘bilimsel-sosyal’ yol yürümüş bir bilim insanı. ‘Kariyerinin’ bu geç aşamasında yazdığı kitabı, ‘Biat Eden Bilim’ ise manası kendinden menkul, kendi sosyo-ekonomik alanını bilimsel sorgulamaya dahil etmeyen bilimsel faaliyetlerin, sanayi suçlarının mümkün kılınması ve üzerlerinin örtülmesindeki rolünü, yani sanayi-bilim kompleksinin işleyiş hikâyelerini asbest, kurşun, radyoaktivite, tarım ilaçları lobilerinin yeniden üretimi üzerinden anlatıyordu. Yani bugün hâlâ içinde devindiğimiz, iş cinayetine, çalışma acısına, çamuruna, asbestine, radyoaktivitesine, kurşununa, tarım ilacına, tozuna batmış halde yaşadığımız gündelik hayatın çok failli hikâyesini. Bilimin özünde ne olduğunun değil, tarihsel yapılma şekli ile kullanımlarının somut ve milyarlarca insanın hayatına ölüm, hastalık, yaralanma, buhran olarak dönen vakalar içinde tasviri, dün-şimdi-şimdidönüşebilecekolan (hadi şimdi!) ütopya zincirini büyük bir elektrik ile kurma gücü taşıyordu. Eleştirel miydi? Evet. Radikal miydi? Evet. İtaat etmiyor muydu? Evet. Ama bir de halelerden arındırıcı, hikâyelerini muhataplarından derleyen bir hikâye anlatıcısı idi. Hikâye dışı janrda, bilimin araçları ile gündelik hayatta ve mekânda dağınık duranı derleyerek tasvir etme buradalığında, şu andalığındaydı devinim gücü. Kendi itaatsizliğini sergilemek yerine, itaat edilen alanı hikâye ediyordu. Devinim gücü, dağınık, halesiz, nitelendirilmemiş, çoğu zaman henüz kurulmamış ilişkilerden - hareketlerden aldığı güç ve perspektif ile onlara ses vermesi ve almasındaydı. Işığa, haleye karşı ses. Dağınık sesleri derleme gücü olan bilimsel tasnif. Mümkün mü?



[Biat Eden Bilim. - Halk Sağlığı, Sanayiciler ve Araştırmacılar/Bilim insanları arasındaki ölümcül ittifaklar]


‘Biat Eden Bilim’ ise manası kendinden menkul, kendi sosyo-ekonomik alanını bilimsel sorgulamaya dahil etmeyen bilimsel faaliyetlerin, sanayi suçlarının mümkün kılınması ve üzerlerinin örtülmesindeki rolünü, yani sanayi-bilim kompleksinin işleyiş hikâyelerini asbest, kurşun, radyoaktivite, tarım ilaçları lobilerinin yeniden üretimi üzerinden anlatıyordu. Yani bugün hâlâ içinde devindiğimiz, iş cinayetine, çalışma acısına, çamuruna, asbestine, radyoaktivitesine, kurşununa, tarım ilacına, tozuna batmış halde yaşadığımız gündelik hayatın çok failli hikâyesini.

3. “… zira bir çarmıhtan aşağı diri inilmez...”


Glenda’yı öyle çok seviyorduk ki, ona asla bozulmaz nihai bir mükemmellik armağan ediyorduk. Onu yücelterek çıkardığımız o noktadan aşağı düşmesini engelleyecektik, sadık hayranları hiç tereddüt etmeden ona tapmayı sürdürebileceklerdi, zira bir çarmıhtan aşağı diri inilmez.


Türkçe’de ‘Glenda’yı O Kadar Seviyoruz Ki’, Ötekinin Rüyası - Bütün Öyküleri I içinde, çev. Süleyman Doğru, Can Yayınları, 2019.


Cortázar'ın hikâyesi[7] böyle bitiyordu. Sahneleri terk eden star Glenda’nın, etrafında bir klan oluşturan hayran kitlesinin filmlerindeki haleyi zedeleyen pürüzleri montajlayarak mükemmeleştirmesinin şahikasında, Glenda’yı fiziken ortadan kaldırmaya varan bu son perde ile biter hikâye. Zira Glenda tam da bu mükemmelleştirme sürecinin ortasında sahnelere geri döneceğini duyurmuştur. Son eylem ile, hayranlığın Ur-motoru Glenda ortadan kalkmış, pürüzsüzlüğün heykel zamanı başlamıştır artık. Tüm somutluğu, ameli ile can ortadan kalkmış, kadavra veya heykel tapılacak son noktaya taşınmıştır. Tekinsiz ve yalazlarını her anda farklı bir yana salan, ışığı, gölgesi değişen hareketli ateş ortadan kalkmış, kül tapınağı inşa edilmiştir. Ateşi söndür, küle tap. Glenda’yı öyle seviyorduk ki... Bu fırtına dinip, biz, ‘eleştirel, radikal bilim insanları’ sahneye döndüğümüzde ateşle mi külle mi inşa edeceğiz yeni ‘bilimsel alanı’?


2020’ler sürüm faşizmle dışlandığımız ve küllenerek içerilmeye çalışıldığımız bilim, sanat, kültür alanlarında, var olmaya çalıştığımız nişlerin mecra kullanmaya değil, mecra kurmaya, mecra kurmak için radikal eleştiriye ihtiyacı olacak.

4. Hayranlık’tan Linç’e Sosyal Medya Ocağı


Her amelimizde olduğu gibi ateşimiz ve külümüzün ne olduğu, nereden besinini aldığı hakkında kriz anında alevlenen kritiğe, eleştiriye çok ihtiyacımız var: İthal/ikameci olmayan, verili olan kategorilerin ezber, camia veya tercüme gücüne dayalı türetilmiş değil, amelimizin içinden, somut tanımlanmış insan, dil, dertten geçen, oya gibi işlenmiş, muhataplarına hitap eden, can veren, küle tapmayan eleştiriye. Amel olarak eleştiriye: dönüştürmek için kıymet verdiğimiz insan ve alanların varsaydığımız kör noktalarına kendini konumlandıran ‘tehlikeli düşünceye’, bu konumlandırma için zanaatın birikiminden tevarüs ettiğimiz bir titizlikle dil ile oya gibi ince ayar yapan; eleştiriyi bir adım sonra kendisi farklısını örgütleyecekmiş sorumluluğu ile açımlayan; eylem imkânı (henüz) yokken bile onu dilde doğuran, dille örgütleyen. Bunun mecrasını da şeklini de sosyal medyanın diktelerinden kurtarmak hepimizin sorumluluğu. Bize ancak hayranlık ile linç uçlarında salınmayı dayatan sosyal medyanın cazibesi bizi sadece kıstırıldığımız bir alt-girdaba sürüklüyor. Eleştirimizin ateşinin menşeini, içinden geçtiğimiz büyük toplumsal girdaplarla bağını konuşamıyoruz bile, nefesimizi kesen bir boğulma hissi ile. 2020’ler sürüm faşizmle dışlandığımız ve küllenerek içerilmeye çalışıldığımız bilim, sanat, kültür alanlarında, var olmaya çalıştığımız nişlerin mecra kullanmaya değil, mecra kurmaya, mecra kurmak için radikal eleştiriye ihtiyacı olacak. Devinimin işaret fişeği olan çatışma ve çelişme oluştuğu anda, onu gökkubbede ad hominem, uzamsız, bağlantısız bir hayranlık veya linç ışığında boğmaya değil, somut sesleri oya gibi işlemeye ihtiyacımız var. Star Glenda’lara değil, oya işleyen Gülizar’lara yönelerek...

 

[1] Bir de bu karın ağrısı var tabii ki: Neden mesleğin adı icraattan, yani ‘araştırmadan’ türemiyor, ‘araştırmacı’ çoğunlukla titr ve elde edilmiş konum tanımlamaya eğilimli ‘bilim insanı’ ve ‘akademisyen’ ile ikame ediliyor?

[2] https://tr.pinterest.com/pin/315814992601521451/

[3] Adorno’nun bu sözünün orijinalini merak eden, bulmaya yardımcı olan ve bu arayışta bir mana gören Karaburun Düzenleme Komitesi’ndeki arkadaşlara, Barış Akademisyenleri dayanışma ekibine ve Şeyda Öztürk’e teşekkür ederim. Daha sonraki bir araştırmada bu ‘faydalı yanlış tercümeye’ Barış Yıldırım’ın da yazılama adlı bloğunda değindiğini fark ettim: “Yanlış alıntıların izinde”, 16 Mart 2016, https://yazilamalar.wordpress.com/tag/che-guevara/

[4] Bu konuşmanın orijinal kaydına buradan ulaşılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=rx9fhdPqqKk.

Konuşmanın ilk yazıya dökülme tarihi ise 1965; Neue Deutsche Hefte, 107. sayı, Ekim 1965. Daha sonra Adorno’nun Viyana Üniversite’sinde 10 Ekim 1967’de yaptığı bir konuşmada tekrar ediliyor. Bu konuşma ise önce felsefecinin Stichworte. Kritische Modelle 2 adlı 1969’da basılan kitabının 17. sayfasında, daha sonra Almanca Toplu Eserleri, 10. ciltte basılmış. Theodor W. Adorno: Kulturkritik und Gesellschaft II, Suhrkamp Verlag: Frankfurt a.M., Altıncı Basım, 2016, s. 599 – 607.

[5] Annie Thébaud-Mony, La Science Asservie. Sante publique, les collusions mortifières entre industrielles et chercheurs, La Découverte: Paris, 2014. [Biat Eden Bilim. Halk Sağlığı, Sanayiciler ve Araştırmacılar/Bilim insanları arasındaki ölümcül ittifaklar].

[6] Fransa'nın en yüksek kamu nişanı olan Legion d'Honneur’ü de bu ceviz içi mücevher metin ile reddetmişti: https://birartibir.org/is-cinayetleri-ve-legion-dhonneurun-reddi/

[7] Julia Cortázar, 'Glenda'yı O Kadar Seviyoruz Ki', Ötekinin Rüyası. Bütün Öyküleri I içinde, çev. Süleyman Doğru, Can Yayınları, 2019.