Konuksevmezliğin Sahnelenişi: Dogville Kasabası ve Şürekâsı

Dilara Erdem


Trier, insanın diğer insanlarla yan yana gelişinden doğacak çatışmalara ve büyük adanışlardan çok küçük hesaplara inanan tarafta bulunmayı seçer; bu nedenle Dogville’de arzulanan etik duruş bozulmaya mahkûm olur.


09/22 | Minyatür

 


Lars Von Trier’in “Amerika: Fırsatlar Ülkesi” üçlemesinin ilk filmi olan Dogville, demokrasi ilkesini benimsemeye niyetlenmiş bir topluluğun kabul etme, hoşgörüye sahip olma, konukseverlikte bulunma ve dayanışma gösterme gibi dinamikleri merkeze alarak minör ölçekte ulus yaratma tasarısına girişir (ve yenilir). Trier, topluluğun bu tasarıda nasıl bir hat çizeceğini, bu hattan ne uğruna çıkacağını göstermek adına, Dogville’in olay örgüsünde din, ahlak ve felsefenin ortaya attığı iddiaları soruşturmayı amaçlar. Filmografisine bakıldığında karakterlerinde belirli bir tutarlılığa sahip sabit bir hat bulundurmadığı görülen Trier, insanın diğer insanlarla yan yana gelişinden doğacak çatışmalara ve büyük adanışlardan çok küçük hesaplara inanan tarafta bulunmayı seçer; bu nedenle Dogville’de arzulanan etik duruş bozulmaya mahkûm olur.


Etkileşim alanlarının bolluğundan kaynaklanan bir örüntüyle herhangi bir alegoriye indirgenmesi zordur Dogville’in; çünkü Trier “düşündüğünüz gibi değil”cidir, manipülatiftir, Dogville kasabasını tek bir yere, bir konuya, bir tarihe, bir sınıfa tabi tutmak istemez. Gücün el değiştirişiyle teori ve pratik arasındaki farkın can alıcılığını sunmak ister. Filmde insanlar arasındaki etkileşimlerin değişkenliğini en çıplak haliyle vermek üzere teatral bir sinematografi tercih edilir: tebeşirle çizilmiş basit bir sahnede merkezine sadece insanı ve onun değişkenliğini almak ister. Yollardan, binalardan, eşyalardan, duvar kâğıtlarından bahsetmek artık gerekmeyecek, tüm dikkatimiz insanın öne sürdüğü niyete, tutarlılığa ve arzuya yönelecektir.


Dogville’de konukseverlik iddiaları Kaspar Hauser bilinmezliğiyle boy gösteren Grace karakterinin gelişiyle başlar. Başlangıçta kasabalılar tarafından korkulan ve karşısında çekimser davranılan bir niteliğe sahip olur Grace; ansızın kasaba dışından gelen bir yabancıdır, içeriye ait değildir. Görünüşüyle, beyazlığıyla ve kırılganlığıyla aynı sınıfa da mensup değildir. Nasıl bir duruş sergileyeceği konusu muğlak bir Truva atıdır, ancak kasabalılar için kısa süreliğine de olsa bir fırsattır. Daha doğrusu, kasabaya vaaz veren ve “kendince bir yazar” olarak tanıtılan Tom’un deyişiyle, Grace kasabalıların kendilerini iyi birer insan olarak kanıtlamaları için bir hediyedir. Grace’in bir koşulluluğa, bir hediyeye, bir fırsata dönüşü ise Derrida’nın konukseverlik tanımlamasına baktığımızda, onu konuk olmaktan, kasabalıları ise konuksever olmaktan çıkarıyor.


İnsanın evinin eşiğinde sorduğu bir soru ile iki vurgu arasındaki eşikte sorulan soru arasında ilk anda göze çarpmayan çok temel bir fark vardır.

Saf konukseverlik arrivant’ı, yeni gelen kişiyi hiçbir koşul öne sürmeden, adı dahil hakkında kim olduğuna dair hiçbir şey bilmeden veya bir kimlik belgesi sormadan buyur etmeye dayanır. Fakat bu saf konukseverlik gelen kişiye seslenildiğini, dolayısıyla gelen kişinin adlandırıldığını ve ona özgü bir ismin tanınıp kabul edildiğini ön varsayar: “Adın ne?” [“Comment t’appelles-tu?”] Konukseverlik ötekine hitap ederken her şeyi yapmaya dayanır: onu onaylamaya, hatta adını sorarken bile söz konusu sorunun bir “koşul”a, polis sorgulamasına, soruşturmaya, tahkikata, sınır kontrolüne dönüşmesini engellemeye çalışmaya dayanır. İnsanın evinin eşiğinde sorduğu bir soru ile iki vurgu arasındaki eşikte sorulan soru arasında ilk anda göze çarpmayan çok temel bir fark vardır. [1]


“Ne, ne zaman başlar?” sorusu Dogville kasabasının değişim rüzgârlarını saptama konusunda yardımcı olacaktır. Kasabalılar Grace’in “Aranan (Wanted)” olduğunu öğrendiğinde, Grace’in onlara muhtaç olduğu algısına kapıldığında başlayacaktır sömürü. Yani eğer Grace kendisinin teslim edilmesini istemiyorsa, içeriye dahil edilmek, bir komşu olmak, arkadaş olmak, işe yarar bir insan olmak istiyorsa, kendinden ödün vermek, kendiliğini boşaltmak zorundadır. Koşullu konukluğunu kasabalılara kanıtlamak zorunda kalıp sömürülere başkaldırmaması gerekmektedir. Sömürülen Grace olacaktır; konukluğu sorgulanmaya, soruşturmaya ve sınıra dayandığı için Grace’in bir yere sığınabilmiş olması mümkün değildir. Kimsenin yapmak istemeyeceği en rezil işleri yapmaya tabi tutulduğu için Grace’e açılan kapı onu bir labirentin içine sıkıştırmıştır aslında. İçeri açıldığını düşündüğü her bir oda, her bir ev, her bir bahçe başka bir kapıyı açmak zorunda bırakılacağı bir kapandır; köşeye kıstırılmışlıktır.



Thomas Bernhard, Yürümek - Evet kitabında şehirden gelen ve İsviçre kırsalında yaşamaya başlayan karakterinden bahsederken bir yabancının yeni bir çevreye girmesi için insanüstü güçlükleri aşması gerektiğini belirtir ve şöyle der: “Doğanın ve insanların ve böylece bütün doğanın insana yabancı oluşu bir yana, buradakiler her yeni kişiyi kesinlikle dışlarlar, hatta temelde düşmanca düşüncelere sahiptirler ve bu dışlayış ve bu düşmanca zihniyet buraya yerleşmek isteyen herkesi boğmakla tehdit eder.” [2] Grace de Dogville’de Bernhard’ın kırsala gelen şehirli için biçtiği insanüstü güçlüklere maruz bırakılacaktır. Ne kasabanın ne de kasabalıların doğasına hâkim olan Grace için tüm bu yabancı kalış hangi noktada başlamıştır ve Grace tüm bu güçlükleri, aşağılanmaları, sömürüye dönüşen emek gasplarını neden ve nereye kadar gönüllü bir biçimde sindirecek, bunların sürmesine izin verecektir? Kendi kibriyle yüzleşene kadar.


Grace’in birçok kapıdan geçtiği ama bulmak istediği şeyi hiçbir zaman bulamadığı bu yolculuk en sonunda körlüğün bilincine varılmasıyla son bulur. Belki de Dogville onun için bir ihtimaldir; suçtan arınmış başka bir hayatın, başka birlikteliklerin, başka duyguların ihtimali. Grace yola çıkmış, ancak bir yere varamamıştır. Yola çıkmıştır çünkü “yaşamaya değer bir hayatı, ancak böyle bir atılım içinde, gidişin zorunluluğu içinde –zira başka türlüsü elimizden gelmez– ve bu risk alış içinde, gidişin bahsi içinde yaşayabiliriz. Bu aynı anda hem çok zor, hem çok tedirgin edici hem de çok heyecan vericidir.” [3]


 

[1] Jacques Derrida, “Il n'y a pas de culture ni de lien social sans un principe d'hospitalité”, Le Monde, 2 Aralık 1997, çev. Elis Şimşon, Cogito sayı 47-48, 2006.

[2] Thomas Bernhard, Yürümek - Evet, çev. Sezer Duru, YKY, s. 84-85, 2021.

[3] Jean-Luc Nancy, Gitmek / Yola Çıkış, çev. Murat Erşen, Monokl, s. 33-34, 2012.