top of page

Marc Augé: Üstmodernitenin Antropoloğu

Punctum Dergi


Uzlaşımlardan her zaman kaçınmış sıradışı bir figür olarak Marc Augé, değişen dünyayla yüzleşmek için haysiyet, güven ve kardeşlik gibi basit değerlere geri dönülmesini savunmuştur. “Artık mesele, kapalı ve özerk bütünlükler olarak oluşturulan ‘saf’ toplumların etnografisini yapmak değil, aynı zaman-mekân içinde, çağdaş olan ve hem aktörleri hem de izleyicileri olduğumuz farklı dünyalar arasındaki bir arada varoluş olgusunu” göz önünde tutmaktır.


07/23 | Minyatür

 


24 Temmuz’da hayatını kaybeden ünlü Afrika uzmanı ve antropolog Marc Augé (2 Eylül 1935) Fransız sosyal bilimlerinde alışılmadık, atipik bir figürdü. Pek çalışılmamış konulara ve alanlara duyduğu ilginin sonucunda, bistrolardan (Éloge du bistrot parisien, Payot & Rivages, 2015) metroya (Le Métro revisité, Seuil, 2008), süpermarketlere ve havaalanlarına (Non-Lieux, introduction à une anthropologie de la surmodernité, Le Seuil, 1992), turizmden (L’Impossible voyage. Le tourisme et ses images, Payot & Rivages, 1997) bisiklete (Éloge de la bicyclette, Payot, 2008) kadar çevremize yeni bir gözle bakmamızı sağlayan özgün ve üretken bir çalışma ortaya koydu.


Augé, 1985-1995 yılları arasında Fransa’nın en prestijli eğitim kurumlarından École des hautes études en sciences sociales (EHESS) bünyesinde araştırma yöneticisi olarak görev yaptı ve burada Emmanuel Terray, Gérard Althabe ve Jean Bazin ile birlikte Centre d'anthropologie des mondes contemporains’i (Çağdaş Dünyaların Antropolojisi Merkezi) kurdu; ayrıca Institut français de recherche pour le développement’ın yöneticiliğini yaptı. Başta Fildişi Sahili ve Togo olmak üzere Afrika’da çok sayıda saha çalışması yürüttü. 1980’lerin ortalarından itibaren gözlem alanlarını çeşitlendirerek rotasını Latin Amerika’ya çevirdi ve çağdaş dünyanın gerçeklerini en yakın çevresinde (Paris, Fransa) gözlemlemeye çalıştı. Son dönem çalışmalarında kimlik ve ötekiyle ilişki meselesine yoğunlaştı: Une ethnologie de soi. Le temps sans âge’da (Le Seuil, 2014) kimliğin durmadan yeniden icat edilmesini ve Les Nouvelles Peurs’de (Payot & Rivages, 2013) ekonomik, sosyal, siyasi, teknolojik ve doğal şiddet dolayısıyla bir korku yumağıyla karşı karşıya gelen ulusal toplulukların endişe verici bocalamasını ele aldı. Son kitabı La Condition humaine en partage (Payot & Rivages, 2021), mutsuzluk, güvensizlik ve eşitsizliğin son hızla arttığı dünyada insan olarak yerimiz hakkındaydı. Çalışmaları çok yönlü olsa da ele aldığı konular değiştikçe analitik ızgaralar olarak yeniden ortaya çıkan bir dizi yol gösterici kavram etrafında düzenlenmişti.



Sahra Altı Afrika’da yaptığı çalışmalarla tanınan Fransız sosyolog, antropolog ve etnolog Georges Balandier’in izinden giden Marc Augé, araştırmalarına dekolonizasyon döneminde başlayan antropologlar kuşağına mensuptu. Claude Levi-Strauss’un önderliğinde yapısalcılığın büyük entelektüel serüvenleriyle yoğrulmuş ve Berlin Duvarı’nın yıkılışını izleyen on yıllarda dünyanın küreselleşmeye doğru ilerlediğine tanık olmuş bir disiplini miras almıştı. Yerel bağlama dayanan ve belirli bir sosyal sistemin mümkün olduğunca ayrıntılı bir tanımını sunmayı amaçlayan etnoloji ile daha büyük bir genellik elde etmek, temel antropolojik parametreler üzerinde daha derinlemesine düşünmek için tüm bu belirli etnografileri birbirine bağlayan antropoloji arasındaki farka sadık kaldı. Antropolojik çalışmaları, epistemolojik yazıları ve Afrika (Fildişi Sahili, Togo, Benin) saha çalışmalarıyla tanınsa da, yazar olarak özellikle “etno-roman”ı La Traversée du Luxembourg ile adını duyurmuştu. Önemli bilimsel monografilerin ardından, antropoloji disiplini üzerine yenilenmiş epistemolojik sentezler (Symbole, fonction, histoire, Hachette, 1979) ortaya koydu. Etno-analize benzer otobiyografik anlatılardan etno-kurgunun günlük tarihçelerine (Fictions fin de siècle, Fayard, 2000) uzanan bir türde yazdı.



Augé, kariyeri boyunca uyguladığı ve çeşitli eserlerine kaynaklık eden üç etnoloji türü tanımlar: ikamet / kalış etnolojisi (l’ethnologie de séjour), güzergâh / yolculuk etnolojisi (l’ethnologie de parcours) ve karşılaşma etnolojisi (l’ethnologie de rencontre). Antropoloğun deneyiminin temelini oluşturan etnoloji, Fildişi Sahili’nde uyguladığı ve saha çalışmasıyla yavaş yavaş içine daldığı bir kültürün açıklamasını yapmasını sağlayan “kalış etnolojisi”dir. Daha spesifik olan “güzergâh etnolojisi", etnoloğun aşina olduğu alanlarla paralellikler kurarak yerel durumları karşılaştırır. Marc Augé “karşılaşma etnolojisini” ise şöyle tanımlar: “Sosyal olguların antropolojik bileşenlerinin dikkatli bir şekilde gözlemlenmesi, illa amaçlanmış ya da programlanmış olmadan bunlarla hayatın akışı içinde karşılaşılması”. Augé, sonuncusunun ancak ilk ikisi hakkında yeterli bir deneyime sahip olunduğunda uygulanabileceğine dikkat çeker. Örneğin Un anthropologue dans le métro (Metroda Bir Antropolog) adlı kitabı bunun bir örneğidir. Antropoloğun günümüzdeki rolünü, geleneksel toplumlar ile modern dünya arasında bir arabulucu ve karmaşıklığın kaşifi olmak olarak değerlendirir. Etnoloğun amacı, “diğerleriyle karşılaştırılabilir bir dizi önerme ve temsil” üzerinden bir kültüre açıklama getirmektir. Bu bilgi daha sonra, “tüm toplumların üstlendiği dünya düzeninin çeşitli boyutlarını daha derinlemesine keşfetmemizi” sağlayacak karşılaştırmalı bir antropolojiye yol açacaktır. Marc Augé’ye göre, bir kültürden diğerine farklılık gösteren şey yanıtlardır; bunlar etnologların saha çalışmaları sırasında karşılaştığı unsurlardır, sorular genellikle aynıdır ve aynı sorunların arka planından ortaya çıkar: “mekân ve kimlik, kimlik ve başkalık, zaman ve kimlik, yaşam ve ölüm arasındaki ilişkiler ve ayrıca başkaları üzerindeki güç sorunu”. Antropolojiyi küreselleşmenin itici gücü olan teknik ve bilimsel yeniliklerin toplumsal ilişkileri şekillendirdiği yeni yolları anlamak için kullanan Augé, küresel dünyada karşı karşıya olduğumuz zorlukları tanımlamak için, düşüncelerini mekân, hareket ve zaman kavramları etrafında düzenleyerek, mesafelerin daralması, zamanın kısalması, göç, dünyaların geçirgenliği, krizler, ritüelleşme ihtiyacı, insan hakları ve sanatın rolü gibi konulara eğildi. Hızla artan kentleşme, kitlesel göç ve genişleyen ekonomik eşitsizlikler ve bilgi eşitsizlikleri karşısında endişelenen düşünür, toplumları anlamak için önerdiği dört antropolojik boyuttan oluşan matrisin —soy, ittifak, ikamet, nesil— zamanı, toplumsal gövdeyi, yaşa bağlı dayanışmayı ve mekânı içerecek şekilde genişletildiğinde bile küreselleşmenin getirdiği altüst oluşları açıklamak için yeterli olmadığını düşündüğünden, mantığını kavramanın bazen zor olduğu, birbirini takip eden bir dizi tema seçti. Bu temaların genişliği, yinelenmeleri ve yeniden canlandırmalarıyla Marc Augé’nin çalışmalarının tamamına tek bir metin olarak bakılırsa, kaynakçasına göz atıldığında da kolayca fark edilebileceği üzere ortaya devasa bir ergografi çıkar.



Yirminci yüzyılda teknolojilerin gelişmesiyle birlikte zamanın hızlandığına, mekânın ve gezegenin küçüldüğüne, “yeni nesillerin çoktan entegre olduğu bir ölçek değişimine” işaret eden Augé, bunu ünlü çalışması Non-lieux, Introduction à une antropologie de la supermodernité'de, yok-yerler ve üstmodernite (ya da aşırı modernite) kavramlarıyla teorileştirir. Üstmodernite diye vaftiz ettiği bu yeni hali moderniteye kıyasla üç özellikle karakterize eder: özellikle bu kitabın yayımlanmasından kısa bir süre önce Sovyet bloğunun çöküşüne atıfla, bir olay fazlalığının (“surabondance événementielle”, olayların aşırı bolluğu) mevzubahis olduğunu iddia eder; çağ, tarihçilerin yorumlamakta zorlandığı, artan sayıda olay üretmektedir. İkinci olarak her yerde bulunma sınırına dayanan bir “mekânsal fazlalık”, mekânsal bir aşırı bolluk (“surabondance spatiale”) söz konusudur: Her yerde çok hızlı hareket etme imkânının yanı sıra, özellikle televizyon ve internet aracılığıyla dünyanın her yerinden yağan enformasyon ve görüntüler her evde aynı anda mevcuttur. Üçüncüsü, her bireyin, kolektif olarak tanımlanmış bir anlama güvenmek yerine, kendilerine sunulan bilgiyi kendi başlarına yorumlama istekliliğini ifade eden “referansların kişiselleştirilmesi”dir (l’individualisation des références”). Bu bağlamda, dolaşım, tüketim ve iletişim alanlarının çoğalmasına istinaden onun en meşhur kavramı “non-lieux” (yok-yerler) neolojizmi kimliksel, ilişkisel ya da tarihsel olmama ayrıcalığına sahip tüm mekânları tanımlar: insanların anonim kaldığı, alışveriş merkezleri, otoyol servis alanları, havaalanları gibi değiştirilebilir mekânlar insanların sahiplenemediği ve insanileştiremediği, genellikle tüketime adanmış mekânlardır.


Uzlaşımlardan her zaman kaçınmış sıradışı bir figür olarak Marc Augé, değişen dünyayla yüzleşmek için haysiyet, güven ve kardeşlik gibi basit değerlere geri dönülmesini savunmuştur. “Artık mesele, kapalı ve özerk bütünlükler olarak oluşturulan ‘saf’ toplumların (ya da kültürlerin) etnografisini yapmak değil, aynı zaman-mekân içinde, çağdaş olan ve hem aktörleri hem de izleyicileri olduğumuz farklı dünyalar (aynı ve öteki, yerel ve küresel, vb.) arasındaki bir arada varoluş olgusunu (karşılıklı ilişkiler, karışım ya da “melezleşme”, her ne pahasına olursa olsun farklılık arayışıyla bağlantılı homojenleşme, vb.)” göz önünde tutmaktır.



Son yıllarda Augé’nin kitapları Türkçeye yoğun biçimde çevrilmekte ve ilgiyle okunmaktadır. Birey ve toplum açısından bellek ve unutma ilişkisini ele aldığı Unutma Biçimleri (Les Formes de l’oubli, Payot & Rivages, 2001 [ilk baskı Om, çev. Mehmet Sert, 2000; sonraki baskı YKY, 2022); tektanrıcılığın, özellikle de Hıristiyan tektanrıcılığının tüm önkabulleriyle keskin bir karşıtlık içinde gördüğü Paganizmin yine de kavramsal ve sembolik olarak bize ait sorulara yanıt verdiği iddiasıyla kaleme aldığı Paganizmin Dehası (Génie du paganisme, Gallimard, 1982) [Dost, çev. Erkan Ataçay, 2010], Türkçeye üç kere farklı başlıklarla çevrilen ve havaalanları, alışveriş merkezleri, tatil köyleri, otoyollar, stadyumlar gibi konumlandıkları yerle hiçbir ilişki içermeyen mekânları mercek altına aldığı Bir Üst Modernite Antropolojisine Giriş (Yer-Olmayanlar, Kesit ve Yok-Yerler, Daimon, çev. Turhan Ilgaz, 2021; Yer-Değiller, İnsan, çev. Ömer Kemal Buhari, 2021); temel bir insani deneyim olan yaş sorusu üzerinden bizi kendi hayatlarımızın etnologları olmaya davet ettiği Yaşsız Zaman - Kendi Etnolojisini Yapmak, YKY, .çev. Öncel Naldemirci, 2018), emekli olduktan sonra evini boşaltıp eşyalarını satarak arabasında yaşamaya başlayan bir adamın yerleşik düzenden, kök salmaktan ve bir yere bağlanmaktan uzak durmaya çalışmasının hikâyesini anlatan bir etno-kurmaca olan Evsiz Bir Adamın Güncesi (Journal d'un SDF, Le Seuil, 2011) [YKY, çev. Zeynep Büşra Bölükbaşı, 2019), gezegeni kasıp kavuran toplumsal anlam krizini analiz etmek için her zamankinden daha gerekli ve mümkün gördüğü antropolojiyi savunarak, antropoloji ve tarih arasındaki ilişkiyi yeniden incelediği ve insan toplumlarının birliğini ve çoğulluğunu vurgulayan teorilerin eleştirisini yaparak, medya, iletişim, siyasi ritüel, her kıtada gelişen yeni veya yenilenmiş kültler ve kentsel yoğunlaşmaların sürekli genişleyen alanı gibi zamanımızın karakteristiği olan bir dizi olguyu incelediği Çağdaş Dünyaların Antropolojisi (Pour une anthropologie des mondes contemporains, Aubier, 1994) [Dipnot, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, 2013]; şehirleri şehirlerin dışına atan hareketi tersine çevirerek insanların kendilerinin ve yaşadıkları yerlerin yeniden bilincine varmasına yardımcı olmada belirleyici bir rol oynadığını düşündüğü bisikleti ele aldığı Bisiklet Mucizesi (Hil, çev. İnci Uysal, 2021), hem günümüz dünyasına hem de gelmekte olan dünyaya ilişkin kendi antropoloji bakışını özetlediği Dünyalıların Geleceği - İnsanlığın Tarihöncesinin Sonu (L'Avenir des terriens : fin de la préhistoire de l'humanité comme société planétaire, Albin Michel, 2017) [BGST, Yasemin Özden Charles, 2021] bunlardan bazılarıdır.


 

Comentários


Üst
bottom of page