top of page

Martin Walser: “Günlük Yaşamın Destancısı”

Punctum Dergi


Savaş sonrası Alman edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen ve 27 Temmuz gecesi 96 yaşında hayatını kaybeden Martin Walser, eserlerinin neredeyse tümünde güçlü bir üslupçuluk ve kışkırtıcı bir ruhla, temelde, içinden çıktığı için son derece iyi bildiği küçük burjuva mikrokozmosunu ele aldı.


07/23 | Minyatür

 


Yamalı Evlilikler (Ehen in Philippsburg, 1957), Ürkmüş Bir At (Ein fliehendes Pferd, 1978) Eleştirmenin Ölümü (Tod eines Kritikers, 2002), Ein liebender Mann (Sevgi Dolu bir Adam, 2008) gibi romanlarıyla tanınan ve savaş sonrası Alman edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Martin Walser 27 Temmuz gecesi, 1960’lardan beri yaşadığı Überlingen’de 96 yaşında hayatını kaybetti. Altmış yılı aşkın bir süredir “Alman edebiyatında belirleyici bir iz bırakan” Walser, Günter Grass ve Heinrich Böll’e denk bir yazar olarak görülse de hiçbir zaman onlarınkiyle ölçüştürülebilir bir uluslararası üne kavuşamadı.


24 Mart 1927’de Almanya’nın güneybatısındaki Konstanz Gölü kıyısında doğan Walser, roman, anlatı, tiyatro oyunu, radyo oyunu ve deneme türlerinde elliden fazla eser verdi. Bunların neredeyse hepsinde güçlü bir üslupçuluk ve kışkırtıcı bir ruhla, temelde, içinden çıktığı için son derece iyi bildiği küçük burjuva mikrokozmosunu ele aldı. Alman ekonomik refahının sağladığı avantajlar ile rahatsız edici kişisel başarısızlık duygusu ya da benliğini bulma çabasında yenik düşmüşlük hissi arasında sıkışmış orta sınıf insanların endişelerini hicvetti. Walser’in yinelenen motiflerinden biri hayattaki başarısızlıktır. Ne kendilerinin ne de başkalarının talepleriyle başa çıkabilen anti-kahramanın iç çatışmaları Walser’in neredeyse bütün eserlerinde büyük başarıyla tasvir edilir. Anglo-Sakson edebiyat geleneğinin aksine dışsal olay örgüsü genellikle tali bir mesele olarak kalırken, mücadelelerin sadece kahramanlarının ruhlarında kaynadığı gerçeği, Martin Walser’i tıpkı Heinrich Böll, Peter Handke veya Siegfried Lenz gibi, savaş sonrası Alman edebiyatının tipik bir temsilcisi yapar. Walser, toplumsal tarihin kroniği niteliğini taşıyan eserlerinden dolayı “günlük yaşamın destancısı” olarak vasıflandırılmıştır.



On yaşında yetim kalan Walser, çocukluk anılarına aynı zamanda Üçüncü Reich’ın yükselişini ve çöküşünü de anlattığı Bir Pınar Gibi (Ein springender Brunnen, 1998) adlı romanında yer verdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında silahlı kuvvetlere katılarak uçaksavar bataryasında görev aldı. Nazi partisinin merkezi dosyasındaki belgelere göre, 30 Ocak 1944’te partiye katıldı. Yine de 2006 gibi geç bir tarihte Nazi geçmişini itiraf eden Günter Grass gibi saldırılara hedef olmadı. Nitekim Walser partiye üyelik başvurusu yaptığını ve Nazi olduğunu kesin bir dille reddetti.


Savaşın sonra ermesinden sonra, 1947 yılında, 20 yaşındayken Bavyera’nın Regensburg kentinde ve daha sonra Tübingen’de edebiyat, tarih ve felsefe okudu. Öğrenimi sırasında aynı zamanda, 1949’da Stuttgart’ya yeni kurulan Süddeutscher Rundfunk (SDR) radyo istasyonunda muhabir olarak çalışmaya ve radyo oyunları (Hörspiele) yazmaya başladı. Daha sonra radyonun televizyon bölümünün kurulmasına yardımcı oldu. SDR’deki esnek pozisyonu sayesinde 1951 yılında Tübingen’de Franz Kafka üzerine bir tezle doktorasını tamamladı. 1953’te savaş sonrası Alman televizyonunun ilk televizyon filmi yapımının kitabına katkıda bulunurken, bir radyo editörü ve yazar olarak edebiyat dünyasıyla ilişkilerini derinleştirdi. 1955’te bir öykü derlemesiyle adını duyurdu ve “Templones Ende” adlı öyküsüyle ödül aldı. Savaş sonrası toplumun satirik bir portresini çizen ilk romanı ve büyük edebi başarısı Ehen in Philippsburg (Yamalı Evlilikler) ile uzun ve üretken kariyeri başlamış oldu. 1957’de yayımlanan bu roman, yazarın sonraki kitapları gibi, savaş sonrası Güney Almanya’da geçer ve “sözde ekonomik mucize” dönemindeki “muhafazakâr orta sınıfı” hicveder. Kitap üç yıl sonra The Gadarene Club adıyla İngilizceye çevrildi. Walser o tarihten itibaren ailesiyle birlikte Konstanz Gölü yakınlarına yerleşti ve sadece yazarak geçindi. Tiyatroda da başarılı olan Walser’in ilk oyunu Der Abstecher 1960’larda elliden fazla kez sahnelendi. Eiche und Angora (Meşe ve Angora) ise Walser’in Nasyonal Sosyalist dönemle ilk sanatsal yüzleşmesiydi. 1963’te Marcel Reich-Ranicki‘nin yazardan övgüyle bahseden yorumuna göre, “Walser'in ilk öyküleri, bireyin gelişmesini engelleyen, onu körelten ve mahveden bir duruma karşı zaman açısından kritik teşhisler ve protestolardır. Bu durum Walser’in daha sonraki düzyazıları için de geçerlidir… varoluşun saçmalığını çeşitli karakterlerin kaderleri aracılığıyla tekrar tekrar gösterir. Ve bunu kendi güçsüzlüğünün bilincinde olarak yapar.” “Walser'in en güzel ve olgun kitabı ve ustaca, yakıcı bir toplum eleştirisi” olarak tanımlanan 1978 tarihli Ein fliehendes Pferd (Ürkmüş Bir At) adlı romanı ise sadece ticari bir başarı elde etmekle kalmayıp edebi niteliğiyle de çok olumlu eleştirilere mazhar oldu. Dönemin pek çok aydını gibi Vietnam Savaşı’na karşı çıkan Walser, hiçbir zaman resmen üye olmasa da 1970’lerde Alman Komünist Partisi’ni (DKP) destekledi. 1988’de Reden über das eigene Land (Kendi Ülkesi Hakkında Konuşmalar) dizisinin bir parçası olarak yaptığı konuşmada, Almanya’nın bölünmüşlüğünü uzlaşmak istemediği acı verici bir boşluk olarak gördüğünü açıkça ifade ederken bu konuyu “Dorle und Wolf” adlı öyküsünde işledi.



Walser, uzun zamandır sol entelektüellerden biri olarak görülse de, 11 Ekim 1998’de Frankfurt'taki St Paul Kilisesi’nde Alman Kitapçılar Barış Ödülü kabul töreninde yaptığı “Erfahrungen beim Verfassen einer Sonntagsrede” (Bir Pazar Konuşması Hazırlarken Yaşanan Deneyimler) başlıklı konuşmasında “Holokost’un araçsallaştırılmasını” eleştirince birden oklar ona döndü. Konuşmanın hemen ardından Almanya Yahudi cemaatinin lideri Ignatz Bubis, “Auschwitz ahlaki bir sopa olmaya uygun değil” ifadesi de dahil olmak üzere konuşma metnindeki tartışmalı pasajlarının tehlikeli sağcı duyguları kışkırttığı gerekçesiyle Walser’e saldırdı. “Walser-Bubis Tartışması” olarak bilinen ve Alman entelektüel dünyasını da içine alan bu uzun süreli kamusal polemik, çağdaş Alman siyasetinde tarihsel hafıza ve siyasal angajman meselelerini yeniden gündeme taşıdı. Yazar, Nazi suçlarının sürekli televizyonda gösterilmesini güncel amaçlar için Auschwits’in araçsallaştırılmasına hizmet ettiği ve bu suçların temsilinin dehşeti bayağılaştırdığını söylüyordu: “Tarihsel yükümüz herkesin malûmu, bu ölümsüz utanç gün geçmiyor ki yüzümüze vurulmasın… Bazen, bir suçlamanın saldırısına uğramadan hiçbir yere bakamadığımda, rahatlamak için kendime medyada da bir suçlama rutininin geliştiğini söylemek zorunda kalıyorum…. Hiçbir aklı başında insan Auschwitz’in dehşetini inkâr edemez… ancak bu geçmiş her gün medyada önüme getirildiğinde, içimde bir şeylerin utancımızın bu sürekli gösterisine direndiğini, karşı çıktığını fark ediyorum. Utançlarımızın sürekli olarak sunulmasına minnettar olmak yerine, başka tarafa bakmaya başlıyorum. Bu on yılda geçmişin neden daha önce hiç olmadığı kadar sunulduğunu anlamak istiyorum. İçimde bir şeylerin direndiğini fark ettiğimde, utancımızın neden böyle sunulduğunu anlamaya çalışıyorum ve çoğu zaman hatırlamanın, unutmaya izin verilmemesinin değil, utancımızın mevcut amaçlar için sömürülmesine / kullanılmasına (instrumentalisierung) hizmet ettiğini keşfettiğimi düşündüğümde, neredeyse mutlu oluyorum. Her zaman iyi amaçlar, onurlu amaçlar. Ama yine de araçsallaştırma. Auschwitz, tehditkâr bir rutine, her an kullanılabilecek bir gözdağı aracına, ahlaki bir sopaya, hatta sadece zorunlu bir egzersize dönüşmeye elverişli değildir.” Bu konuşma, Holokost anmasını “sözde hizmet” ritüeline dönüştürme riski taşıyan “utancın anıtsallaştırılmasını” eleştirmesi bakımından, Almanların Nazi geçmişiyle uzlaşmaya yönelik çabalarında bir kilometre taşı olmaya devam etmektedir.



Walser, yine 2002 tarihli Eleştirmenin Ölümü adlı romanında bu sefer, Almanya’nın en güçlü edebiyat eleştirmeni, Varşova gettosundan sağ kurtulan Marcel Reich-Ranicki’yi şiddetli biçimde hedef alınca ülkesinde yine bir skandal patlak verdi. Walser, Reich-Ranicki’ye hem kişisel olarak hem de dürüstlüğü su götüren bir kültürel ortamın sembolü olarak saldırıyordu. Roman bir yandan yazarın Nazi geçmişi nedeniyle Yahudi düşmanı olduğu yönünde şaibe yaratmıştı. Öyle ki Walser, André Ehrl-König ismi altında Marcel Reich-Ranicki’yi tasvir ederek Yahudi karşıtı klişelere başvurmakla suçlandı. Bunun da ötesinde bir yazarın Almanya’nın en ünlü eleştirmenine, en prestijli günlük gazetenin kültür bölümünün eski başkanına bu şekilde saldırması ortalığı karıştırmıştı. Gerçekte kitap henüz okunmamış olsa bile, gazetelerin kültür sayfalarında romanın lehinde ya da aleyhinde saf tutulmayan tek bir gün geçmiyordu.


Walser, şansölye Scholz’a hitaben 29 Nisan 2022’de Emma dergisinde yayınlanan ve Üçüncü Dünya Savaşı endişesiyle Ukrayna’ya silah sevkiyatına karşı çıkan açık mektubun ilk imzacısı oldu.



İlk romanıyla Hermann Hesse Ödülü’ne layık görülen Walser, yazarlık hayatı boyunca Georg Büchner Ödülü (1981), Alman Kitap Ticareti Barış Ödülü (1998) ve Friedrich Nietzsche Ödülü (2015) gibi önemli ödüller aldı ve üretkenliğini hayatının son döneminde bile her yıl yeni bir roman yazarak gösterdi.


İlk kez, cinsellik, evlilik, yaşama ve ölme isteği arasındaki ilişkiyi ele aldığı Av romanıyla Türk okurunun karşısına çıkan Walser’in Türkçede özellikle Can Yayınları tarafından 90’ların sonu ile 2000’lerin başında yayımlanmış pek çok kitabı bulunmaktadır: Av (Can Yayınları, 1995, çev. İlknur Özdemir), Yamalı Evlilikler (Can Yayınları, 1996, çev. Alev Yalnız), Birbirimiz Olmadan (Can Yayınları, 1996, çev. Ayça Sabuncuoğlu), Güzelin Bedeli (Kabalcı Yayınları, 1997, çev. Mustafa Tüzel), Fink’in Savaşı (Can Yayınları, 2001, çev. Sibel Aslan Yeşilay), Bir Pınar Gibi (Can Yayınları, 2001, çev. Yasemin Bayer) Eleştirmenin Ölümü (Can Yayınları, 2004, çev. Ogün Duman), Aşk Zamanı (Can Yayınları, 2007, çev. Gülfer Tunalı), Ürkmüş Bir At (Alef Yayınları, 2007, çev. Mustafa Tüzel)

 

Comments


Üst
bottom of page