top of page

J. W. Dunne ve Rüyalara Karışan Gelecek


“Dunne, öldükten sonra sonsuzluğun üstesinden nasıl gelineceğini öğreneceğimiz konusunda bize güvence verir. Yaşamlarımızın tüm anlarını açıp istediğimiz biçimde birleştireceğiz. Tanrı, dostlarımız ve Shakespeare bizimle olacak.”


07/23 | Kitap

 


“Schopenhauer yaşamın ve düşlerin aynı kitabın sayfaları olduğunu,

bunların düzenli olarak okumanın yaşamak,

rastgele karıştırmanın ise düş görmek olduğunu söyler.”


J. L. Borges, Zaman ve J. W. Dunne [1]


En dolaysız deneyimlerimiz diye düşündüğümüz “şey”lerin en çok problem (paradoks, çıkmaz ve de teori üstüne teori) yaratanlar olması “biz faniler”in?! “kader”idir?! âdeta: Zihin, özgür irade ve zaman (benlik). Zihne madde, özgür iradeye doğa yasalarının zorunluluğu ve zamana, mekân ve sonsuzluk [2] girince her şey karmakarışık hale gelir. Zamanın, mantık, felsefe ve metafiziğin, fizik ve astronominin, psikolojinin [3], tarih ve kültürün, politika [4] ve ahlakın, edebiyat ve elbette bilimkurgunun merkezinde olması tam da bu yüzdendir. Zaman genelde geçmişten (neden) geleceğe (sonuç) doğru tek yönde akan (zaman oku) bir nehir olarak temsil edilir. Ama insan ve evren nehrin içinde midir, kıyısında mıdır? Meydana gelme ve geçip gitmeleri saatle ölçer, takvimle sıralarız. Peki ama zamanla ya da zamanda geçen nedir? (Evren genişliyorsa, neyin içinde genişliyora benzer bir soru). Hareketin ve değişimin olmadığı bir evrende zaman tasavvur edilebilir mi? Zaman ezeli ve ebedi midir?, belli bir anda mı yaratılmıştır? Zaman gerçeklikte hiçbir şeyin kendisine tekabül etmediği öznel bir hal midir (idealizm), gerçek bir varlığa sahip midir (realizm), yoksa olayları birbirine bağlamanın bir yolundan mı ibarettir (ilişkiselcilik)? Şimdi ne kadar sürer? Gelecek halihazırda var mıdır ve zaman yolculuğu yapmak mümkün müdür? Aristoteles, değişimin gerçekliğini reddeden Parmenides [5] ve Zenon’a karşı, zamanı genel anlamda hareketle de değişimle de bir tutamayacığımız söyleyerek onu “önceye ve sonraya istinaden hareketin sayısı” (Fizik, IV. kitap, 10-14) olarak tanımlar; değişim ve hareket somut olarak belirlenebilen bir şeyin temel özellikleridir, zaman ise evrenseldir ve kendine has bir özelliği yoktur (örneğin hızlılık az zamanda çok hareket etmektir) [6], yani zaman maddi evrenden ziyade matematiksel alana ait bir nicelik olup değişimleri açıklamakta kullanılan bir ölçü birimidir. Zenon’un paradokslarının temelinde zaman ile zamanın ölçtüğü şeyin karıştırılması yatar. [7]



Aziz Augustinus meşhur İtiraflar’ında “Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?” diye merak edince ardından ister istemez şu soru gelir: “Evren yaratılmadan önce Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktuysa, evreni neden başka bir zamanda değil de o zamanda yarattı?”, yani mutlak, ebedi ve mükemmel bir varlık ne oldu da değişim istedi? (Ayrıca bkz. Leibniz’in mutlak zaman iddiasının gereksiz olasılıklara yol açtığına dair açıklaması ve yeter sebep ilkesi). Descartes zamanla özel olarak meşgul olmuyor görünse de zaman onu neredeyse tamamen işgal eder. Zira Descartes özgürlüğü kurtarmak, dolayısıyla zorunsuzluğu/olumsallığı (contingence) tesis etmek durumundadır [Bu konuda ayrıca bkz. “Aristoteles ve Deniz Savaşı”, A. Lardon, s. 143-149). Böylece olana/var olana tekabül eden süre (durée) ile “hareketin sayısı dediğimiz” ve “bizim süreyi düşünme biçimimizden başka bir şey olmayan” zaman (temps) arasında ayrım yapar (Felsefenin İlkeleri 1, 57). Amacı hem sürenin olumsallığını hem de zamanın sürekliliğini ayakta tutmaktır. Bilincin zamanının olumsallığı süreğen yaratımı içerimler: “Beni daha önce yaratmış olandan çok şimdide muhafaza eden nedir?” (Üçüncü Meditasyon). Kaldı ki kökendeki yaratma eylemiyle sınırlandırılamayacak olan ve iç dinamizmden yoksun bir makine olan evren/doğa var olmaya devam edebilmek için sürekli yenilenmek zorundadır. Böylece Tanrı özneyi ve evreni muhafaza etmek için müdahale eder, yani onları bir bakıma her “an” yeniden yaratır. Aristotelesçi yaklaşımı (ilişkiselcilik, değişim olmazsa zaman geçmez) reddeden klasik mekaniğin babası Newton’a göreyse zaman ve zamanın algılanan ölçümü (kullandığımız saatler) karıştırılmamalıdır, zaman gerçek ve (ilişkisel değil) mutlaktır, yani evrenin içindekilerden, herhangi bir saatten ve maddi nesneden bağımsız olarak, kendi doğasından kaynaklı düzenli bir biçimde akar. İşte fiziğin değişmeyen yasalarında kullanılan tam olarak bu zamandır. Mutlak zaman, mutlak uzay, (göreli değil) mutlak hareket. Doğa yasasının içindeki ideal, mükemmel, hakiki, matematiksel zaman. Nesnelerin hareketlerinden bağımsız bir ölçü birimi.



Böylece gerçek (fiili, bağımsız) bir varlığa sahip olan zaman hareketi ölçmek için evrensel, nesnel bir kıstas temeli görür. [8] Böylece bilimlerin zamanı doğrulama ve düzeltme ihtiyacı karşılanmış olur, matematiksel kesinliği astronomik formüllerde ve bilimsel öngörülerde kullanılabilir. Hume’un empirizme karşı matematik ve doğa bilimlerinde zorunlu bilginin mümkün olduğunu göstermek ve dogmatik rasyonalizme karşı metafizik bilginin mümkün olmadığını ortaya koymak isteyen İdealist Kant’a göre, zaman ve mekân töz olarak nesnelere yüklenemez. Saf Aklın Eleştiri’nin “Transandantal Estetik” bölümünde, zaman ve mekânın deneyimden elde edilen a posteriori tasavvurlar olmadığını, aksine belirli bir duyumu deneyimleyebilmek için halihazırda mekân ve zaman tasavvuruna sahip olmamız gerektiğini öne sürer, daha teknik bir ifadeyle zaman ve mekân deneyimin imkânın koşulu olarak (özneye ait) duyarlığın a priori formlarıdır. Şeyleri zaman ve uzayda deneyimlemekten ziyade zamansal ve uzaysal deneyimleriz. Nietzsche ebedi tekerrür (Ayrıca bkz. Louis Auguste Blanqui, Yıldızlardan Ebediyete) düşüncesini şeytani bir şiirsellikle ortaya koyar: “Eğer bir gün, eğer bir gece, bir iblis senin en koyu inzivadaki yalnızlığına sızar da sana, ‘şimdi gördüğün ve yaşadığın bu yaşamı bu haliyle bir kez daha ve sayısız defa yaşamak zorunda kalacaksın; ve o yaşamda yeni hiçbir şey olmayacak, her acı ve her zevk, her düşünce ve her inilti ve senin yaşamında dile getirilemeyecek kadar küçük ve büyük olan her şey senin için geri gelmek zorunda ve hepsi de aynı düzen ve aynı ardışıklık içinde geri gelecek - bu örümcek de, bu an da ve ben kendim bile. Varlığın ezeli kum saati yeniden ters dönmeye devam edecek ve sen de onunla birlikte döneceksin, ey tozun toz zerreciği!’ derse, sen ne diyeceksin?” (Şen Bilim, 341) Bu kozmolojik kurgu, evrendeki atomların sayısı ve uzay sınırlıyken zamanın sonsuz olduğunu, dolayısıyla mümkün sınırlı sayıda bileşimden ötürü her şeyin döngüsel olarak tekrar edeceğini anlatır. Başka bir deyişle, bir kaderciliği andırırıcasına, evrende zaten olup bitmiş olanın, tam şu anda gerçekleşmekte olanın ve gelecekte gerçekleşecek olanın çoktan gerçekleşmiş olduğunu ve tamamen aynı düzende ve sonsuz kere tekrar gerçekleşeceğini iddia eder. Fakat eğer bu sonsuz dönüş mekanik bir zorunluluktan, nedensel bir determinizmden ibaret olsaydı insanın istemesine, dolayısıyla kendisini aşmasına hiç yer kalmazdı. Dahası, sadece mekanikçi bir anlayış söz konusu olsaydı, sonsuz bir tekerrür değil, nihai bir denge durumu vuku bulurdu. Tam da bu yüzden Nietzsche istikrarlı ve sabit bir varlık anlayışının karşısına başlangıcı ve bitiş noktası olmayan oluşun sürekliliğini koyar. Bu süreklilikteki zorunluluk amaçlar dünyasına tabi değildir, dolayısıyla böyle bir evren hem rastlantıyı dışlar hem de iyi ve kötü bakımından nötrdür. Kötü kabul edilen olayların suçlusu ve kurbanı bulunmaz. Hedefi ve ereği olmayan bu kozmos tarafsızdır. Ve eğer bütün yüce değerlerin simgesi olan Tanrı öldüyse insan varoluşun tekrar eden çıplak anlamsızlığıyla, kaba amaçsızlığıyla, hedefsizliğiyle, kısacası çok ağır bir yük olan mutlak hiçlikle yüz yüze kalır. İşte tam da bu yüzden Ebedi Tekerrür bir nihilizm krizidir. İnsan hem hiçliğin dehşetiyle karşılaşır hem de çağlar boyu hüküm sürmüş ideallere bağlı boğuntudan, hınçtan, yanılsamalardan kurtulmanın bir vesilesini bulur. Öyleyse bu dünyayı olumlayan özgürleştirici bir alternatifle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir. O halde görev, insanın hiçliğe doğru sonsuzca tekrarlanan en derin yalnızlığında, dünyayla ve yaşamıyla ilgili bir değerlendirme yapması, değerleri yeniden değerlendirmesidir. [9]



Einstein’ın rakibi Bergson süreyi heterojen parçaların ayrımsız ve bölünemez bir çokluğu, anların birbiri içinde eridiğini, şimdinin geçmişin ardından gelmeyip şimdinin içine katıldığı ve süreğen bir hareket yaratan niteliksel bir bütün olarak düşünür. Bu anlamda bu niteliksel bütünü oluşturan parçaların heterojenliği bir kaynaşmayı (fusion), başka bir deyişle zamanın farklı unsurlarının birbirine nüfuz ettiğini, iç içe geçtiğini (compénétration) varsayar [10]. Böylelikledir ki geçmiş şimdi içinde barınıp gitmektedir. Mekansallığın süre ile karıştırılması ise yanlış bir zaman kavrayışına yol açar. Zamanın doğal yeri bilinçtir. Özü durmadan akış (écoulement) olan saf süreyi –zihinsel olarak onu bölmediğimizde, “yani kendimizi yaşamaya bıraktığımızda”– “bilinç hallerimizin ardışıklığının aldığı biçim”dir. Bu, öznenin dışarıdan izlediği ya da maruz kaldığı dışsal bir akış değil. Zaman bilince verilen bir nesne olmadığı gibi onun tarafından da inşa edilmez. Bilince dışarıdan verilmediği için de ancak bir bilinç ve bellek için var olabilir. Kısacası, bilinç kendine özgü etkinliği ile sürenin imkânının fiili koşuludur. Deyim yerindeyse süre bilinç olarak var olur. Aksi takdirde, yani zaman dışarıdan verilseydi, süre, aynı fiziki zaman gibi, içinde ardışıklığın yer aldığı boş bir biçim olacaktı ve özne tarafından bu ardışıklıkların, ardışıklıktan bağımsız olarak, öznenin edimi ile sentezlenmesi gerekecekti. Oysa bu bir içeriğin öz-yapılanması, ben yaşayıp giderken bilinç hallerinin ardışıklığının aldığı biçim olarak görülmelidir ve dolayısıyla öznenin süreğen bir edimini ya da etkinliğini gerektirir. Bu bakımdan ardışıklı hep bir deneyimdir, bir şeyin ardışıklığı hep birinin yaşamıdır. Yani bir anlamda yaşanan zamanın edilgenliği aynı zamanda yaşayan bir öznenin etkinliğidir. Dolayısıyla eğer zamanın akışı bir bilinç gerektiriyorsa, bilinç de yapısını bu akıştan alır. Burada önemli olan husus, belki sürüp gidişi bilinçli bir çabayla sonrada anlara bölebilmek olanaklı olsa da, bilincin anlardan süre oluşturduğunu düşünmemektir. Bu durum aynı bir melodinin notaları içinde erimeye benzer: söz konusu olan tek tek notaları birleştirerek melodiyi oluşturmak değildir.



Fakat zamanın fiziği konusunda Özel Görelilik Teorisi diye bilinen çığır açıcı açıklama 1905’de Einstein'ın Annalen der Physik dergisinde, "Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine" isimli makalesi ile günışığına çıktı. Gündelik deneyime ya da sezgilere aykırıymış gibi göründüğü için aklın kabul etmekte zorlandığı bir keşfin bir sonucu olarak: “Işık, boşlukta, kaynağının hareket durumundan [kaynağının hızından ve yönünden ya da kaynağına göre bir kişinin hızından] bağımsız olarak sabit bir hızla hareket eder.” [11] Işık evrensel bir sabittir. Çok basit br örnekle, belli bir hızla ilerleyen bir trenden hareket yönünde fırlatılan nesnenin hızı trenin hızına eklenirken, trenin önündeki bir kaynaktan yansıtılan ışık demetinin hızı treninin hızına eklenmez, durağan bir kaynaktan yansıtıldığında sahip olduğu aynı hızla yol alır. Tren ışık kaynağının yönünün tersinde hareket etseydi de durum değişmeyecektir. Fakat mutlak hareket yoktur, yani mutlak olarak hızlı gitmek diye bir şey yoktur. Hızlı gitmekle hareketsiz olmak görelidir. Sadece farklı referans sistemleri vardır. Bu referans sistemlerinde bağımsız olarak olayının vuku buluş zamanını tespit edebilecek dışarıda tanrısal bir göz bulunmaz. Bu durumda eşzamanlılık görelidir, başka bir deyişle zamanın geçiş hızı kişinin referans sistemine görelidir, dolayısıyla mutlak zaman yoktur. Bunun yerine farklı göreli hızlara sahip olunduğunda birbirileriyle uyuşmayan ölçümlerle karşılaşılır. Ayrıca farklı eylemsiz sistemlerdeki gözlemciler olaylar arasındaki zamansal aralıklar konusunda anlaşamayacağı gibi uzamsal aralıklar konusunda da anlaşmazlığa düşerler. Öyleyse zamansal aralıklarla uzamsal aralıkların ölçümü ayrılmazcasına birbirine bağlıdır. Bu durumda bağımsız bir gerçekliği yine de muhafaza edecek şey, uzay ve zamanın birliğidir. Bu da “herhangi bir referans sistemine göre, uzamsal ve zamansal (uzayzaman aralığı) aralıklara bölünebilecek veya ayrıştırılabilecek değişmez bir niceliğin bulunduğu anlamına gelir. Böylece moden göreli fizikte uzay ve zamanın yerine uzayzaman alır. Çünkü uzamsal ve zamansal nicelikler farklı referans sistemlerine göre sayısızı farklı şekilde farklılık gösterir.



Farklı gözlemciler uzay ve zaman boyunca yörüngeleri kendi bakış açılarına bağlı olduğu için, uzay ve zamanı farklı şekillerde bölseler de, bütün gözlemciler dört boyulu uzayzaman terimlerini kullanarak matematiksel tanımlı yörüngeler üzerinde anlaşabilirler. Dahası, uzaydaki hız göreli olsa da uzayzamandaki hız göreli değildir. Az çok muğlak şekilde söylersek, uzayda hiçbir şey ışık hızından hızla gidemezken, uzayzamanda herkes ve her şey, ışık hızında “hareket etmektedir. Herhangi bir gözlemcinin sabit hızının ne kadarının zaman dolayımıyla ne kadarının uzay dolayımıyla oluştuğu kendi referans sistemine bağlıyken [tek bir nesnel zaman olmadığından, ilkede dahi hızınız ve saatin kaç olduğukonusunda kesin olarak doğru söylenemez], uzay ve zaman dolayımıyla hareketinin bileşkesi daima ışık hızına karşılık gelir.” (A. Bardon, s. 68-69) Nesnelerin ve olayların uzayzamanda nasıl sırlandığını matematiksel olarak ifade etmek mümkün olsa da, her gözlemci uzayzamanı farklı gördüğü için uzayzamanın temsili çizerek gösterilemez. Fakat Minkowksi’nin sunumu akılda tutularak en basit şekliyle anlatmak mümkündür. “Zamanda bir an ile uzayda bir noktanın birlikte düşünülmesi bir dünya noktası olarak tanımlanır. x, y, t ile ifade edilen bilgilere tümü, dünyada medyana gelen olayları temsil eder. Bir tebeşir ile tahtaya çizdiğim dört eksinin oluşturduğu geometri, tm dünya olaylarının dinamiğini ifade eder.” [12] Öyleyse Boş bir kitabın her sayfasına çöp adamlar çizip sayfaları hızla hareket ettirince çöp adam(lar) hareket ediyor gibi görünür. İşte dünya bu kitabın sayfaları gibidir. Farklı zamanlarda (farklı sayfalarda) belli uzaysal noktalarda (sayfalardaki yerlerde) bulunanan bir dizi uzayzamansal varlık. [13] Bu da blok evren görüşüne yol açar. Tıpkı Einstein’in yakın arkadaşı Michele Besso öldüğünde söylediği gibi: Üzülmeye gerek yok, Besso artık adeta bir tepenin ardında kaldı ama hâlâ var. Mesele sadece bir koordinat meselesi.


Einstein zaman bariyeri nedeniyle (özellikle geçmişe) zaman yolculuğunun mümkün olmadığı fikrindeydi. Belki de rüyalar bu bariyeri aşabiliyordu?!! (Oraya geleceğiz).



Peki ya gelecek? Tabii geleceği görebilmek ya da geleceğe yolculuk yapabilmek için yine de Einsteinci bir blok evren gerekir. Presentislerin (sadece şimdinin olduğunu iddia edenlerin aksine) eternalistler geçmiş, şimdi ve gelecek kavramlarının eşit derecede gerçek olduğunu savunur. Bu görüşe göre yaşanmış olaylar da yaşanacak olaylar da tıpkı şu an içinde yaşayan bizlerin deneyimlediği kadar "gerçek" olaylardır (yani geçmiş ve gelecek de şimdi gibi “vardır”. Besso zamanda bir yerde vardır.) Aksi takdirde halihazırda var olmayan bir geleceğe gitmek zaten imkânsız olurdu.


“Geleceğin dünyası nasıl bir yer?” sorusu ne kadar büyüleyici olursa olsun, garip olan şu ki insanlar zamanda yolculuk meselesini (neredeyse hiç) [14] akıllarından geçirmeden binlerce yıl yaşamayı başarmışlardır (bundan önceki fantastik hikayeler hep mekânsal yolculuklarla ilgilidir), ta ki Herbert George Wells’in 1895 tarihli romanı The Time Machine’e kadar. [15]



Çağdaş bilimkurguda geleceğin ya da paralel evrenlerin şimdiye karıştığı parlak örnekler bulunur. H.G. Wells'in romanı bir diğer romanı The War of the Worlds 1898’de yayımlanmasından bu yana bir çok yaratıcı zekâ farklı farklı yorumlandı. Bunun son örneklerinden biri yazar-yapımcı Howard Overman’ın bu meşum istila hikâyesine getirdiği yepyeni bir dokunuş. Alienların dünyaya gönderdikleri cisimlerden yayılan ses dalgaları sonucu insan ırkının çoğu ölür. “The Walking Dead”in spin-off’una dönüşen bu post-apokaliptik dünyada hayatta kalan insanların kökünü kazımak için bu sefer ortaya yarı mekanik, yarı organik yok edici köpek robotlar çıkar. Nihayet anlaşılır ki istilacılar Mars’tan gelen yaratıklar değil, organ yetmezliğinden soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanlığın uzak gelecek neslidir. İngiliz sinirbilimci Bill Ward, Fransız astronom Catherine Durand’ın yardımıyla, zamandan yolculuk yapıp “şimdiki” zamandaki atalarını yeryüzünden silmeye ahdeden gelecek neslin istilasını engellemek için onlardan öğrendikleri teknolojiyle istiladan önceki zamana gider ve başlangıç fitilinin ateşini söndürür fakat bunun üzerine dünyanın her yerinde pek çok insan son derece gerçekçi halüsinasyonlar görmeye başlar. Ve yine ortaya çıkar ki halüsinasyon sanılan bu görüler aslında Ward’ın müdahalesiyle önü kesilen felaket yaşamış alternatif dünyadan parçalardır. Bu görüntü parçaları insanların gündelik yaşamlarına sızmaktadır, yani alternatif gelecek şimdiye karıştırmaktadır.



Bu fikrin diğer bir örneği Robert J. Sawyer’in 1999 tarihli romanıdır. 2009 yılında geçen hikâyeye göre CERN'de, Büyük Hadron Çarpıştırıcısını kullanarak Higgs bozonunu keşfetmek peşindeki araştırmacıların deneyi sırasında beklenmedik bir gelişme olur ve tüm dünyadaki insanlar 2 dakika boyunca bayılıp bilinçlerini kaybeder [16] (bu sırada milyonlarca insan ölür). Bu süre zarfında, hemen herkes kendisini yirmi bir yıl altı ay sonrasında görür (neyse ki romanın dizi uyarlamasında bu süre 6 ay sonrasıdır, böylece görülerin gerçek olup olmadığını anlamak için geçmesi gereken süre son derece kısadır ve dolayısıyla insanların yaşamlarını hemen etkileyecek kadar kaygı vericidir) ve orada gerçekleşen olayları gelecekteki benliğinin duyuları aracılığıyla deneyimler (hiçbir şey görmeyenlerin ise muhtemelen o tarihten önce ölmüş olduğu düşünülür). Gelecek bir kez daha insanların şimdiki yaşamına sızmış ve özgür irade ile nedensel belirlenimcilik, dolayısıyla zamanın doğası hakkındaki teorik tartışma pratik, gündelik bir ölüm-kalım savaşına dönüşmüştür. Bu fikrin diğer bir versiyonu da 2022 tarihli Amazon Prime dizisi The Devil’s Hour’dur. İçe kapanık ve her türlü insani duygudan yoksun oğluyla birlikte yaşayan sosyal hizmet uzmanı Lucy, her gece korkunç kabusların/vizyonların ardından tam olarak sabah 3:33’te, yani “Şeytanın Saati” denen saatte uyanır. Bakım evindeki annesi boş sandalyelere konuşurken, Lucy’nin evine de oğlunun sürekli şahit olduğu, kendisine ait olmayan bir hayatın yankıları musallat olmuştur. Bu olaylarla anlaşılmaz bir şekilde bağlantılı bir seri katilin peşine düştüklerinde ortaya çıkar ki Lucy’nin kabusları, annesinin ve oğlunun başkaları tarafından görünmeyen vizyonları aslında bir döngü şeklinde birbirine bağlanan paralel dünyalardan, gerçekleşmiş ya da olası gelecek zamanlardan parçalardır.


***


Gelecek zamanlardan parçalar ve rüyalar. İşte herkes Einstein’ın devrimci açıklamasını hazmedip yeni zaman anlayışını kavramaya çalışırken, Heidegger 1928’de Husserl’in İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi Üzerine’yi yayınlamış, yediği madlen kekinin hatırlattığı bir anıyla Proust kayıp zamanın peşine düşmüş, edebiyata taklalar attıran Joyce tek bir günün kitabını yazarken (“Zaman içinde tersine çevrilebilir bir uzaydan geçerek yapılan bir hicret ile dönüş ve uzay içinde tersine çevrilemez bir zamandan geçerek yapılan bir hicret ile dönüş arasındaki tatmin edici olmayan bir müsavat.”), 1917'de bir fotoğraf albümünü karıştırdıktan sonra annesine “Zamanda önce ve sonra yokmuş, şimdi ve gelecek ve geçmiş bütün dönemler, tümü birden, bunun gibi bir albümmüş gibi geliyor.” yazan T. S. Eliot’ın Four Quartet’ının dizelerine, Wells’in tanışı John William Dunne adında İrlandalı bir ha­vacılık öncüsünün yazdığı biraz deli işi bir kitap olan An Experiment with Time'ın [17] görüşleri sızıyordu: “Burada olanaksızın birliği/Varlık dünyalarının gerçektir/ Burada geçmiş ile gelecek/ Fethedilir ve uzlaştırılır.” [18]



Dunne’ın Zaman Üzerine Bir Deney’le başlayan çalışmaları muhtemelen 20. yy ortalarında zaman ve insanın zihninin sınırlarını kavrama girişimleri arasında en çok ilgi çekenler oldu. Dunne’ın gördüğü bazı rüyalar onu şu çılgınca sorunun peşine düşmeye itti: “Gelecek halihazırda geçmişin içinde midir?” Tersine bir hafıza işliyordu da rüyalarında gelecekte olanları mı görüyordu? Elli altı yaşında hayaller görmeye başlayınca spiritüel bir uyanış yaşadığı, Tanrı tarafından Hıristiyanlığı ıslah edecek göksel bir doktrin oluşturmak için görevlendirildiğini zehabıyla istediği gibi cennet ve cehennemi ziyaret edebileceğini; melekler, iblisler ve diğer ruhlarla konuşabileceğini öne sürünce Kant’a Bir Bilicinin Düşleri’ni yazdıran Emanuel Swedenborg (1868-1772), Einstein çağında hortluyor muydu? Dunne’ın içi içini kemirmeye başladı, neticede kimse bir ucube olmaktan hoşlanmaz. Bu ona has bir durum muydu? Bir deli, bir medyum, astral seyahatler yapan, telepati yeteceği olan, ruhlar dünyasından mesaj alan, ölmekte olan bir fanteziye kapılmış anormal biri miydi? Belki psikologların “tanımlayıcı paramnezi” dediği bir halden mi mustaripti? Belki de bir olayı “fark etmiş, daha sonra unutmuş ve rüyamda hatırlamış olmalıydım” (s. 44). “Dördüncü boyut olarak olarak ele alındığında zamanda alınabilecek hiçbir yardım yok. Ortaya çıkarılması gereken şey bu boyuttaki yer değiştirme olasılığıydı. Bergson’da hiçbir teselli bulamadım. Çünkü Zaman’ın parçalarıyla karşı karşıya kalmış bir adama Zaman’ın hiçbir parçasının olmadığını söylemek nafiledir. Zamanın ‘bir düşünce şekli” mi, ‘gerçekliğin bir biçimi’ mi yoksa ‘uzay ile birleştirilebilir bir şey mi olduğu’ umurumda değildi. Bilmek istediğim şey. Nasıl karışmıştı?” [19] Geçmiş ile gelecek rüyalarda nasıl karışıyordu? Bu sorularla bunalınca yastığının altında defter kalem bulundurup rüyalarını not etmeye; arkadaşlarıyla, onların rüyaları hakkında röportajlar yapmaya başladı ve sonunda mantıklı bir sonuca vardı! ve bunların “geleceği gören rüyalar” olduğuna karar verdi. Bu sıradan rüyalarda (henüz) yaşanmamış ya da “zaman içinde yer değiştirmiş” olaylar vardı: “Bunlar sıradan, doğal ve beklenebilir rüyalardı, fakat yanlış gecelerde meydana geliyorlardı.” (s. 57) 1927 yılı geldiğinde zaman konusunda bir teorisi ve kendisinin ve başkalarının gördüğü rüyaları ayrıntılarıyla anlattığı ve deneylerine yer verdiği bir kitabı vardı. Aslında söylediği Einstein’ın söylediğine benziyordu: Geçmiş ve gelecek, “zaman boyutunda” birlikte yaşar. Bir yandan yeni geliştirdiği bu sistemin epistemolojinin temellerine oturması gerektiğini öne sürerken, öte yandan evrenle ilgili geçmiş fikirlerimizin temelini toptan yerle bir eden bu gerçeğin “insanın ölümsüzlüğüyle ilgili ilk bilimsel argüman” olduğunu da tesadüfen keşfetmiş olmanın mahcup kıvancını yaşıyordu. Derdi toplumsal hiciv olan Wells “geleceği görmenin palavra, zaman yolculuğunun masal olduğuna” yemin etse de onun ciddiye almadığını Dunne gayet ciddiye alıyor ve açıklamasını tam da “davasını, yarattığı kurgusal karakterlerden birinin ağzından aşılması çok zor bir netlik ve özlülükle savunan" Bay H.G. Wells’den bahsederek yapıyor ve Einstein ile Minkowski’nin otoritesine dayanmaktan da geri kalmıyordu. Zamanların hepsi ölümsüzce vardı. Ama nasıl?



Öncelikle şu soru geliyordu akla: [20] Gelecek ve geçmiş neden sadece rüyalarda karışıyordu? Çünkü zihne uyanıkken düşünsel bir bariyer koyuyorduk, bu da uyanıkken geleceği görmemize engel oluyordu. Bunun üzerine Dunne sıkı bir disiplinle bir nevi hipnoz çalışması yürüterek doğuştan getirdiğimiz uyku halinde geleceği görme yeteneğini uyanık zihinle de kullanmayı başararak, uyanıkken bir çeşit yarı uyanık hayal hali geliştirmişti. Böylece önsel-algılamalı (precognitive) olayların varlığına ilişkin kanıtlardan destek alan rüyalar zamanın yapısı hakkındaki düşüncelerinin katalizörü olmuştu. Düşüncesi özetle şöyleydi: zamanın geçmişten geleceğe doğru hareketi, sıradan zamanın hangi hızda geçtiğini ölçmekte kullanılan ikinci dereceden bir üst zaman gerektirir. Bu durumda da haliyle başka bir üst zamana ihtiyaç duyulur ve bu böyle sonsuza kadar gider. Bu farklı zamanlardan oluşan seri (T1, T2, T3.. ve devamı) Dunne’ın teorisine de ismini verir: “Serialism”, Seri Zaman Teorisi ya da Çoklu Zamansal Boyutlar Teorisi. Net bir teori gibi görünse de iş sonsuzda ne olup bittiğini bilmeye gelince varsayım sarpa sarıyordu. Bu bilmeceye yaklaşmanın bir başka yolu da zaman kavramını dördüncü boyut olarak düşünmek. Hangi üç uzamsal boyutu seçersek seçelim, zaman hepsine diktir, çünkü bir şey, uzamsal boyutların hiçbirindeki uzantısını etkilemeden geçmişten geleceğe uzanabilir. Böylece zaman, -dikeylik gibi, geometrik olmayan nedenlerle “özel” veya “farklı”- kabul edilse de geometrik olarak diğer üçünden farklı değildir ve dünyamızın dördüncü boyutu gibi görünür. Tıpkı Wells’in “Zaman Yolcusu”nun söylediği gibi: “‘Açık ki’, diye sürdürdü konuşmasını Zaman Gezgini, ‘herhangi gerçek bir cismin dört yönde uzanması gerekir: Uzunluğa, Genişliğe, Kalınlığa sahip olmalıdır ve — Sürekliliğe. Ne var ki, insanoğlunun doğal bir sakatlığı sonucu, ki bunu da sizlere birazdan açıklayacağım, bu gerçeği gözden kaçırmaya eğilimliyiz. Gerçekte dört boyut vardır, üçüne Uzay’ın üç düzlemi adını veriyoruz, bir dördüncüsüyse Zaman’dır. Fakat önceki uç boyutla sonuncusunun arasına gerçekdışı bir ayrım çekilmekte, çünkü bilincimiz, kesintilerle, o sonuncusu boyunca, yaşamlarımızın başından sonuna dek tek bir yönde hareket eder… Bilincimizin onun üzerinde hareket etmesi dışında, Zaman ile öteki üç boyut arasında hiçbir fark yoktur.’” [21] Böyle bir tabloda, dört boyutlu evrendeki bir gözlemci ‘bizim’ zamanımız olan T1’i uzayın bir parçası olarak görecektir. Öyle ki gelecek ve geçmiş, bir yoldaki ileri ve geri noktalar ya da uzaydaki yukarı ve aşağı noktalar gibi, uzayın bir parçasıdır. Beşinci boyuttaki gözlemci için, T3’ün altındaki serilerdeki her şey “görülebilecek” şeylerdir ve bu böyle sürüp gider. Zaman katmanları, paralel evrenlerdeki yan yana oluşlardan farklı olarak, boyutlar-üstü anlamda iç içe yerleşmişlerdir. Nihayet adeta tanrısal bir gözü andıran her şeyin nihai “gerçek” gözlemcisi, sonsuz çeşitlilikteki zamanlara girebilen bir zihin ya da bilinç, dikkatini -bizde üç boyutlu bir uzay ve tek bir zaman boyutunda var olma ilüzyonu yaratacak şekilde- bizim dört boyutlu evrenimize kısa süre odaklayan bir süper zihindir.



Gündelik dünyadaki benliğimiz bir anlamda daha büyük, çok cepheli bir benliğin üç boyutlu kesişimi gibidir. Burada her birimizin farklı farklı farklı süper zihinlere mi ait olduğu yoksa tek bir süper zihin mi olduğu sorusu gündeme gelir. Değil mi ya, neden bu “nihai” gözlemci dikkatini başka yerlere değil de basit küçük T1’e odaklasın ki? Dunna’a göre bunun sebebi bunun en basiti olmasıdır. Adeta Platon’un mağarasından çıkıp bilginin aşamalarında yukarılara doğru tırmanırcasına emekleme aşamasındaki süper bilinç eğitimine burada başlar ancak burada kalmaz. Çünkü “daha geniş bir anlayışa doğru ilerlemek için ölmemiz gerekir”. Dunne’ın modelinin sunduğu zaman serisinin gerektirdiği ölümsüz bir ruhun üstü kapalı olarak tanınması işte bu noktada karşımıza çıkar. Yolculuğa T1’den başlarız ve ruh “olgunlaştıkça” ileri ve yukarı doğru ilerleriz. Gelgelelim, bu gayet basit tablonun önüne, her şeyden önce dünyasal bir düzeyde bazı güçlükler dikilir. Ruhu ya da zihni olmadığını varsaydığımız nesneleri düşünelim. Örneğin bir ağaç. O da doğar, büyür, ölür. O zaman bu ağacı da çok boyutlu ruhlarla donatmak mı gerekecektir? Dahası Dunne, sonsuzluğu süper zihin(lerin) yerleştirilebileceği belirli bir yer olarak düşündüğü için üst düzeyde de başka problemler vardır. Akla ister istemez reankarnasyon bağlantısı gelir. Eğer ölüm anı gelip çattığında henüz seride bir adım ileri gidecek kadar öğrenememişsek, o zaman talime devam etmek için T1’e geri gitmemiz mi gerekecektir? Sonsuzluk her düşünüre kabuslar gördürdüğü gibi Dunne’ın başına da bela olmuştur, teorisini geliştirecek çok sayıda yeni kitap yazsa da “sonsuzluk”la tam ne kastedildiği konusundaki güçlüğü aşamadığı için, gerçekten yeterli bir seri zaman versiyonu oluşturmayı başaramamıştır.


***



“Zaman beni sürükleyen bir nehir, ama nehir benim” diye yazan fantastik edebiyatın büyük üstadı ve metafizik paradoks meraklısı Borges’in Dunne’ın deneylerine bigane kalması elbette beklenemezdi. 1940’da “Zaman ve J. W. Dunne” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Kinayeli bir şekilde şöyle diyordu: “Dunne, öldükten sonra sonsuzluğun üstesinden nasıl gelineceğini öğreneceğimiz konusunda bize güvence verir. Yaşamlarımızın tüm anlarını açıp istediğimiz biçimde birleştireceğiz. Tanrı, dostlarımız ve Shakespeare bizimle olacak.” [22] Bu parlak fikirden büyük keyif aldığı çok belli olsa da eleştirmen Borges Dunne’ın argümanını kibarca saçma buluyordu: Bu yola girersek, zamanı, yinelenen döngülere girmeden düşünemeyiz. “Dunne’ın akıl yürütmesi şudur: Bilinçli bir özne sadece gözlemlediğinin değil, gözlemleyen bir başka A öznesinin, böylece A’nın bilincinde olan başka bir B öznesinin, sonuç olarak B'nin bilincinde olan bir başka C öznesinin de bilincindedir… Bu birbirine yakın sayısız gözlemci, mekânın üç boyutunda değil, zamanın birden çok boyutunda var olabilirler ve vardırlar… Dunne’ın ‘bilinçliliğin bilincinde olan olma’ görüşü, her bireyde şaşırtıcı, bir nebula gibi var olan özneler ya da gözlemciler hiyerarşisi kurmayı amaçlar.” [23] Zaman algısının bellek üzerine inşa edildiği bir tuhaflık, hatta saçmalık vardır işin içinde. O da tam bu noktada Leibniz’in bir mülahazasını hatırladı: “Eğer ruh her düşünce üzerinde düşünmek zorunda ol­saydı, bir duyuyu sırf algılamak bile, önce o duyuyu, ardından düşünceyi, sonra düşüncenin düşüncesini diye sonsuza giden bir silsileyi düşünmesine neden olur­du.” (Nouveaux Essais Sur l'Entendement Humain, II kitap, I. bölüm).


O zaman da insan aynalar, labirentler ve koridorlar içinde kaybolur. [24]



Sanmayın ki ‘geçmiş bitmiştir’ ya da ‘gelecek önümüzdedir.

Ve çabalayarak sökmeye, açmaya, ayırmaya

Ve bir araya getirmeye geçmiş ile geleceği,

Yarı gece ile tan arası, geçmiş bütünüyle aldanıştır,

Gelecek de geleceksiz.


T. S. Eliot



 

[1] Öteki Soruşturmalar içinde, çev. Türker Armaner, İletişim, 2005, s. 34.

[2] “Aptal Hilbert [Cantor’un Kümeler Kuramına] ‘cennet’ diyor ama o ‘cehennemin” ta kendisi. O cehennemden içeri sonsuzluk denen canavar matematiğe giriyor.” Wittgenstein, Russel’ın Whitehead ile birlikte yazdığı Principia Mathematica’nın temeline saldırıyor. Apostolos Doksiadis vd., Logicomix, çev. Özge Özgür, 2012, Albatros, s. 227.

[3] Bu konuya yer veremeyeceğimiz için sadece bunun güzel bir anlatımına referans vermekle yetinelim: “Arzu ancak bir şeyi ertelemeyi başarırsa arzudur… Depresif hasta için zaman boyutu sınırlanmıştır, çünkü zaman kavramı daima arzu ile ölçülür.” Paul Verhaeghe, Yalnızlık Zamanlarında Aşk - Dürtü ve Arzu Üzerine Üç Deneme, çev. Pınar Garan, Axis, 2023, s. 151.

[4] Hemen akla gelen Benjamin’in “Tarih Meleği”nin yanı sıra sadece iki örnekle yetinelim: “Özgürleşme, zamanın normal düzeni içinde bir başka zaman yaratmanın bir biçimi, duyumsanabilir dünyada ortaklaşa ikâmet etmenin başka bir tarzı olmuştur daima. Hep, gelecek bir dünyayı hazırlamak kadar -hatta ondan da çok- başka bir dünyada şimdide yaşamanın biçimi olmuştur. Gelecek için çalışılmaz, şimdi içinde kazıp bir mesafe yaratmak, bir saban izi bırakmak için, başka bir var olma tarzının deneyimini yoğunlaştırmak için çalışılır.”Jacques Rancière, Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz, çev. Murat Erşen, Metis, 2018, s. 27. Badiou da aynı minvalde şöyle yazar: “Çok önemli bir görev şu ki, bu koşullarda, felsefe düşünceyi yavaşlatma, kendine özgü zamanını tesis etme kabiliyeti göstermelidir. Felsefe, kendi çağdaş eğilimleri içinde dünyanın seyrini izlemekten bitap düşer. Hem parçalanmış, hem kesitlere ayrılmış, hem de hızlı bir zaman olan modern zamanın tutsağıdır. Felsefenin eğilimi, buna muktedir olduğu kadarıyla, kendine zaman tanıyan bir zaman; yani kendine, soruşturmanın ve birbirine adım adım bağlı bir yapı kurmanın [arşitektonik] yavaşlığının zamanını veren bir zaman olan bir düşünce tesis etmektir. Kendine özgü bir zamanın bu şekilde inşası, benim fikrimce, bugün felsefeden talep edebileceğimiz üslubun yönetici ilkesidir. Yine burada da, en sıradan deneyim yardımımıza koşar: Kendi zamanının efendisi olmak, en başından beri mutluluğun bir koşulu değil midir? Efendilerin, hükmedilen kitlelere daima yasak ettiği şey bu değil midir? Komünizmin, tam da heterojen bir zamanın şiddetli yükü olduğu için insanlığı kurtarmayı önerdiği ücretli çalışma, her zaman mutsuzluk getiren bir koşul olarak temsil edilmemiş midir? İşçi isyanları hiç sekmeden hep iş saat cetveli tutanları, denetmenleri, çalışma ritmini mesele etmemiş midir? Her gerçek mutluluk zamanın özgürleşmesini gerektirir.” Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği, çev. Murat Erşen, Monokl, 2015, s. 35.

[5] “Böylece geriye diğer yol kalır bâki ve hakiki/ Var olan nasıl daha sonra olabilir? Ve nasıl varlığa gelebilir?/ Çünkü varlığa geldiyse daha önce olmaması gerekirdi,/ ve günün birinde var olacaksa, yok demektir:/ Öyleyse doğuş ortadan kalmış olur, mahvolmak da söz konusu değildir.” (Parmenides’in değişim olasılığını yok sayan felsefi düzyazı şiirinden parça, alıntılayan Bardon, A.g.e., s. 20. Ayrıca bkz. Parmenides, Fragmanlar, çev. Gurur Sev, Pinhan, 2019, s. 27-29.

[6] Arslan Topakkaya, Felsefe, Din ve Kültürde Zaman, Say, 2017, s. 116.

[7] Bkz. Adrian Bardon, Zaman Felsefesinin Kısa Tarihi, çev. Özgür Yalçın, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2018, s. 14-15.

[8] Craig Callender, Ralph Edney, Zaman, çev. Kutlukhan Kutlu, NTV, 2014 (3. bas.), s. 18-20 ve Bardon, A.g.e., s. 34.

[9] Ayrıca bkz. Heidegger’de zamansallık Dasein’ın eksiztensiyalitesinin asli ontolojik temelidir. O, Dasein’ı betimlerken onun temel varlık yapısının “dünya içinde varlık (in-der-welt-sein)” olduğunu [belirli bir zamanda ve belirli bir toplumda olduğunu] belirtir. O kendi buradalığına atılmış, fırlatılmış bir varlıktır. İlk önce bir çevre (umwelt) içindedir. Bu anlamda Dasein kendisini kendi dünyasından hareketle anlar. Dasein’ın dünyası birlikte-dünyadır (mitwelt): Başkalarıyla-birlikte olmak. Birlikte-Dasein (mitsein). Dasein’ın diğer Dasein’larla ilişkisi ihtimam (sorge) göstermekliktir. Bu onun hergünkülüğüdür ve kendi özgün hareketinden maruz bırakılmıştır, kendisinin kim olduğunu sorduğunda “hiç kimse” yanıtını alır. Kendisini başkalarıyla birlikte var ettiğinden, yani Das Man alanından kurtulamadığından herkes gibidir, kamusallıkta yitip gitmiştir. Bu düşkünlük (Verfallen) içinde gündelik olayların lakırdısına ve boş merakına dalar, herkesin anladığını sandığı sahici olmayan anlama içindedir. İnotantik Dasein sorumluluğu başkalarının üzerine atmakta ve kendini gerçekleştirmeden uzaklaşmaktadır. Öte yandan Dasein’ın dünya içinde olmaklığı bakımından iki varlık olanağı daha bulunmaktadır. Bunlar; anlama (Verstehen) ve bulunmadır (Befindlichkeit). Dasein bunlar vasıtasıyla ancak otantikliği yakalayabilme olanağına sahiptir. Heidegger’e göre, Dasein sürekli bir durum içinde bulunmakla her zaman bir ruhsal durum içerisindedir. kendi var oluşunu burada bulunuşundan, yani kendi ruh halinden anlayabilir veya anlayamaz. Can sıkıntısı, korku, kaygı gibi ruh hallerini anlayabilen Dasein kendi özgünlüğüne yükselebilir. Kaygı’nın ortaya çıkması Dasein için kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü o, fırlatılmışlığı içinde sonlu bir varlık olduğunun bilincindedir. Dasein zamansal bir varlıktır. Zamansal olduğunun farkına varırsa, yani ölüme doğru bir varlık olduğunu kavrarsa içinde derin bir kaygı oluşur. Zaman varolmadır. Varolma her zaman bir olanaklı zamansal olma tarzı içindedir. Sadece şimdiki an için varolmayız. İnsan varoluşu geleceğe doğru açıklıktır. İmkânla yüz yüze geldiğimizde Angst ile dolarız. Kaygı Dasein’ı ölümlülüğüyle yüzleşmeye zorlar ve bu da kim olduğunu seçme görevini açığa çıkarır.

[10] Sartre Varlık ve Hiçlik’te bu görüşü şöyle eleştirir: “… bir olay için geçmiş olmak demek, sadece emekliye çıkarılmış olmak, varlığını yitirmeksizin etkililiğini yitirmek demektir; Bergson’un felsefesi bu fikri [geçmişin bir tür onursal varoluşa sahip olması fikrini] sürdürmüştür: geçmişe dönerek ele aldığımız bir olay varlıktan çıkmış değildir, sadece etkimesi sonra ermiştir, ‘kendi yerinde’, kendi tarihinde ebediyen kalır. Böylece geçmişe varlık kazandırmış oluruz […], hatta sürenin, iç içe geçmeler olduğunu ve geçmişin durmaksızın şimdiki zamanla düzenlendiğini bile öne süreriz. Ama bunu yapmakla bu düzenlenişin ve bu iç içe geçişin hesabını vermiş olmadık; geçmişin ‘yeniden doğabilmesini’, bize musallat olabilmesini, kısacası bizim için varolabilmesini açıklamadık.” J.-P. Sartre, Varlık ve Hiçlik, İthaki, 2009, s. 174, çev. T. Ilgaz ve G. Çankaya. [L’être et le néant, Gallimard, 1943, s. 144]. Sartre bu noktada benzer bir eleştiriyi Husserl’in “tutma” (rétention) anlayışına da yöneltir. Bilinç geçmişe yönelimlere (retentions) ve geleceğe yönelimlere (protentions) sahiptir. Ama Sartre’a göre bu tutma yönelimleri bir bilinçte kapalı kaldığından dışarı çıkma olanağı bulamadığı gibi, ne geçmişi benim geçmişim ne de geleceği benim geleceğim olarak açıklayabilir.

[11] Philip Turetzky, Zaman, çev. Mustafa Çağlar Atmaca, Otonom, 2015, s. 229. İlk varsayımda şudur:”Fizik yasaları, tüm süredurum referans çerçevelerinde (yani ivmesiz referans çerçevelerinde) değişmezdir (yani aynıdır)”.

[12] Paul J. Nahin, Zaman Makineleri, çev. Cengiz Yalçın, Arkadaş, 2007, s. 165.

[13] Bu ve aynı minvalde diler örnekler için bkz. Callender, Edney, s. 39 vd. ve ayrıca Minkovski’nin uzayzamanı temel etmenin yolu olarak bulduğu ışık konisi için bkz. Bardon, s. 72.

[14] Zaman yolculuğu konusunda en kapsamlı kaynakça Paul J. Nahin’in muhteşem kitabı Zaman Makineleri’nde yer almaktadır.

[15] James Gleick, Zaman Yolculuğu, çev. Aylin Onacak, Koç Üniversitesi Yayınları, 2018, s. 23.

[16] Uyuyarak geleceğe yolculuk yapmayı ele alan hikayeler için yine bkz. P. J. Nahin, a.g.e., s. 11-15.

[17] J. W. Dunne, Zaman Üzerine Bir Deney, çev. Mehmet Ali Kaba, Ketebe, 2023.

[18] Bu bölümde ve daha aşağıda Gleick’in Dunne’a ayırdığı sayfalardan sık sık yararlanılmıştır. Zaman Yolculuğu, a.g.e, s. 90-93.

[19] J. W. Dunne, Zaman Üzerine Bir Deney, çev. Mehmet Ali Kaba, Ketebe, 2023, s. 64.

[20] Bu bölüm neredeyse tamamen şu eserin açıklamalarını tekrarlamaktadır: John Gribbin, Kozmik Postacı - Zaman Kayması, çev. Ercan Arısoy, Kuraldışı, 1996, s. 175-178.

[21] H. G. Wells, Zaman Makinesi, çev.,VolkanGürses, İthaki, 2000, s. 6-7.

[22] Borges, Öteki Soruşturmalar, a.g.e., s. 34.

[23] Borges, a.g.e., s. 31-32.

[24] Bkz. Gleick, a.g.e., s. 93-94: “Anılar yaratırız ya da anılarımız kendi kendini yaratır. Bir anıya danışmak, o anıyı kendisine dair bir anıya dönüştürür. Anılara dair anılar, düşüncülere dair düşünceler, öylesine harmanlanır ki, onları birbirinden ayırt edemeyiz. Bellek öz-­yinelemeli ve öz-göndergeseldir. Aynalar. Labirentler. [Ve koridorlar. "Kendimizin eski hallerini hatırladığımızda, kusursuz bir perspektif halin­ de daralıp giden bir koridorun sonundaki aydınlık eşikte, kararsız, gecikmiş bir ziyaretçi gibi durmuş, uzun gölgesi yere vuran o küçük karaltı gelir gözümüzün önüne.'' Vladimir Nabokov, Ada ya da Arzu]. Geleceği gören rüyaları ve helezoni mantığı Dunne'ı halihazırda mevcut bir geleceğe, insanın erişebileceği bir sonsuzluğa inanmaya itti. Borges, Dunne’ın kendi metaforlarına inanmaya başlayan ‘kıt akıllı şairler’le aynı hataya düştüğü­nü söyledi. Kıt akıllı şairler derken fizikçileri kasteder gibiydi. 1940'ta yeni fizik dördüncü boyutu ve uzayzaman sürekliliğini artık gerçek kabul ediyordu, ama Borges kesinlikle etmedi: ‘Dunne, Bergson’dan gelen bir zihinsel alışkanlığın ünlü kurbanıdır: Zamanı, mekânın dördüncü boyutu olarak düşünmek. Zamanın zaten var olduğu, bizim de ona doğru devinmemiz gerektiği varsayımını ortaya atar (bu da mekansal bir biçimde, bir doğru, bir ırmak biçiminde düşünülür).’”


Comments


Üst
bottom of page