top of page

Lukács’ın Varoluşçuluk Eleştirisini Hatırlamak

Mehmet Arşimet


[Lukács'a göre] fetişleşmiş dünyadaki birey, gerçek anlamın onu diğer insanlara, topluma bağlayan sayısız bağda olduğunun farkında değildir. O sadece yalıtılmış bir dünyada kendi yaşamının anlamını aramaya çalışır. Varoluşçular, kapitalizmin burjuva bireyciliğini üretmektedirler.


08/23 | Kitap

 


“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar, fakat bunu istedikleri şekilde,

kendileri tarafından seçilmiş koşullar altında yapmazlar;

var olan koşullar altında yaparlar.”

Karl Marx


Georgy Lukács’ın 1947 Temmuz ayında, sosyalist deneyimin yaşandığı Macaristan’da yazdığı Marksizm mi Varoluşçuluk mu? [1] adlı eseri, kendi döneminin felsefi tartışmalarının izleğini taşır. Düşünce tarihini farklı perspektifler bağlamında okumak mümkündür. Sözgelimi Marksist tarih yazımında düşünce tarihini “materyalizm ile idealizm” çatışması olarak okumak, yaygın görülen bir yaklaşımdır. Lukács da benzer bir yaklaşımı bu çalışmasında sürdürmekle birlikte, materyalizm ve varoluşçuluk arasındaki felsefi mücadelenin tarihsel olarak Fransız Devrimi ile başladığını da gösterir.


İkinci Dünya Savaşı sonrasında (1945-1950 yılları arasında) ve özellikle J. P. Sartre’ın büyük etkisiyle varoluşçuluk sol entelijansiya tarafından da benimsenmeye başlanmıştır. Bu da tepki olarak Marksist perspektiften varoluşçuluk eleştirisi yapan, H. Lefebvre’nin L'existentialisme (1946, Varoluşçuluk), A. Schaff-Pyama ve P. Gaidenko’nun Marksizm, Varoluşçuluk ve Birey kitapları gibi birçok yayının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lukács, dönem itibari ile çokça tartışılan diyalektik materyalizm ve varoluşçuluk konusunun aslında emperyalist aşamanın bir ideolojik sorunu olduğunu, ayrıca bu aşamanın en somut biçiminin de faşizm olduğunu belirtir. Lukács, çatışan iki yönelimden bahseder; biri Hegel’den Marx’a uzanan bir “sol” yönelim yani diyalektik materyalizmdir, diğeri de 1804 yılında F. Scheling'ü’in fikirlerinden Kierkegaard’a ve oradan varoluşçu filozoflara uzanan bir “sağ” yönelimdir (Lukács, 2021: 15). Lukács, sağ yönelimin aslında toplumsal, siyasal ve iktisadi bağlam içinde ortaya çıktığını vurgulamaktadır ve burjuvazinin bunalımı olarak bunu nitelemektedir.



Lukács, varoluşçuluğu emperyalist aşama olarak nitelendirdiği 1870’ler sonrası felsefi akımlar içinde konumlandırmaktadır. Aklın Yıkımı [2] adlı felsefe tarihi çalışmasında bu felsefi akımlar ve filozofların geniş bir değerlendirmesini bulmak mümkündür. Marksizm mi Varoluşçuluk mu? kitabı bu bağlam içinde değerlendirilebilir. Bu kitapta Sartre’ı merkeze alarak varoluşçu felsefeyi eleştirir. Kitabın temel konusunu da oluşturan tartışma eksenine bakacak olursak, Lukács’a göre materyalizm ve varoluşçuluk arasında üç grup sorun vardır. Bunlar, epistemoloji alanında nesnelliğe ulaşma çabası; ahlak düzeyinde özgürlük ile kişiliği kurtarmak; ve tarih felsefesi açısından nihilizme karşı yeni perspektiflerin kazanılması gerektiği sorunsallarıdır. Lukács’a göre Fransız Devrimi’nden önceki felsefe, 18. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi düşünürleri bu çatışmanın farkında değildiler; onlar çatışmanın, tarihsel mücadele ekseninde (yükselen burjuva toplumu ve çöken feodal toplum) rasyonalizm ve irrasyonalizm arasında sürdüğünü zannetmişlerdir. Kant ve diğer Aydınlanma düşünürlerinin sorunun temelini göremediklerini belirten Lukács’a göre sorun aslında, bilincin mi varoluşu yoksa varoluşun mu bilinci öncelediği sorunsalıdır. Lukács, farklı konu ve düzeylerde sorunsalın nasıl bir şekilde karşımıza çıktığını tespit eder ve filozofların kavrama biçimlerindeki farklılıkları birer kopuş olarak ortaya koyar.


Bilgide nesnellik iddiası, öznenin kendi bilinci dışında bir gerçekliğin var olduğunu savunur ve nesnel gerçekliğin bilgisini diyalektik bir yöntemle bilebileceğimizi ifade eder. Bu, aydınlanmanın sömürgeciliği meşrulaştırdığı çağda öznel idealizmin felsefi anlamdaki bilgi kuramının girişimciliği desteklediği anlamını taşır. Lukács, öznel idealizmin, bilinç dışında herhangi bir gerçekliğin olmadığını savunuşunu ve Kantçı anlamda “kendinde şey” varsa da bilemeyeceğimiz düşüncesini reddeder. Aynı zamanda bilinç dışında nesnel bir gerçekliğin olduğu fakat bu gerçekliğin de ideanın açılımı olduğunu belirten nesnel idealizmi de reddeder. Lukács’a göre dış dünya bilincimizin değil, bilincimiz dış dünyanın “yansımasıdır”. Nesnellik sorunu da ancak böyle çözüme kavuşur. Kitabın son bölümünde bu sorun üzerine çözüm perspektifi olarak Lenin’in bilgi kuramını adres olarak seçer. Lenin’in bilgi kuramında “kestirim” (approximation) kavramına çokça atıf yaparak, bilgilerimizin gerçekliğin kestirimi olduğunu ve buna bağlı olarak da mutlak değil göreli olduğunu belirtir; ancak, bilgilerimizin bilincimizden bağımsız nesnel gerçekliğin kestirimi oldukları ölçüde de mutlak olduğunu belirtir. Lukács, bilginin mutlak ile göreli düzeylerinin diyalektik bir ilişkisinden bahseder ve hatta Kant’ın “kendinde şey”inin de bilinebileceğini iddia eder. Çünkü “kendinde şey” Kant’ta olduğu gibi kendi başına bir şey değildir, gerçekliğin bir yansımasıdır. O halde Lukács’ın bütünsellik tartışması bütün yansımaların diyalektik bir birliğini de ortaya koyar ve bu bütünsellik içinde göreli olarak her şeyin bilinebilirliğini iddia etmesini sağlar.


Georgy Lukács (1885-1971)


Lukács’ın bir diğer varoluşçuluk eleştirisi ahlak felsefesi bağlamında gelişir. Kişilik ve özgürlük sorununu toplumsal bakımdan egemen olan düşüncenin kişi üzerinde uyguladığı bir tahakküm biçimi olarak ele alır. Bunun en somut örneği varoluşçuluktur. Çünkü varoluşçular soyut, öznel bir özgürlükten hareket ederler. Lukács’a göre, özgürlüğü, bizim genel varoluşumuzun bir sorunu olarak ele almak ona tarih dışı bir unsur olarak bakmak anlamına gelir. Özgürlük sorunu, kapitalizme özgü bir olgu olarak ele alınmalıdır; tarihselleştirilmiş bir özgürlük anlayışına ihtiyacımız vardır. Özgürlük sorunu tek tek yalıtık bireylerden veya onların Heidegger’de bahsi geçtiği üzere “fırlatılmışlığı (Geworfenheit)” üzerinden değil de genel tarihsel sosyolojinin parçası olarak anlaşıldığı an çözüme kavuşturulabilir. “İnsan özgürlüğü... zorunlulukla olan diyalektik birliği içinde ortaya çıkacaktır” (Lukács, 2021: 18).


Lukács, Sartre’ın niyet ahlakı eleştirisini sunarken Kant’ın ahlak anlayışının ötesine geçemediğini belirtir. “Niyet ahlakı”, toplumsallaştırılamamış bir ahlaktır ve öznenin bireysel eyleminden hareket eder. Sartre felsefesinde soyut ahlaki birey yine merkezdedir. Varoluşçuların, Marksizmin öznelliği reddetmekle suçladıklarını belirten Lukács’a göre öznel etken tarihsel nesnel etken ile sıkı sıkıya bağlıdır; öznenin tarihi yoktur o kendi tarihini kendisi yapmaktadır; fakat Lukács bunun temelini nesnel etkenlerin oluşturduğunu da belirtir. Marx’ın Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire’i’nin ikinci paragrafının girişinde bahsettiği “tarihi kimler nasıl yapar” tartışmasına denk gelen açıklamayı benimser.


Jean-Paul Sartre


Lukács’ın varoluşçuluğa getirdiği tarih felsefesi eleştirisi ise, varoluşçuluğun insanı hiç ve hiçlik ile iç içe geçirmiş olmasına yaslanır. Lukács’a göre hiçlik ve/ya fırlatılmışlık düşüncesi bu dünyanın aslında bir anlamının olmadığı ve bunun da böyle süreceği sonucunu doğurur. Bu da insanı tarihsel-toplumsal faaliyetlerinden kopararak, onun kendisini fetişleştirmesine yol açar. Lukács’a göre fetişleşmiş bu dünyada yaşayan insanlar anlam arayışına başlarlar; “ne yapsam da yaşamıma bir anlam katsam?” (Lukács, 2021: 68) derler. Lukács’a göre bu hiçlik aslında kapitalist bir toplumun mitidir. Fetişleşmiş dünyadaki birey, gerçek anlamın onu diğer insanlara, topluma bağlayan sayısız bağda olduğunun farkında değildir. O sadece yalıtılmış bir dünyada kendi yaşamının anlamını aramaya çalışır. Varoluşçular, kapitalizmin burjuva bireyciliğini üretmektedirler. Buradan hareketle tarih perspektifi, somut bir sonuca dayanmalıdır; gerçeğin analiz edilebilirliği, somut tarihsel koşullarda mümkün olacağı ve geleceğin de bu somut koşullar içerisinde analiz edilebileceğini içermelidir. Kısaca Lenin’in sunduğu “somut durumun somut tahlili” perspektifine Lukács da işaret etmektedir.


Lukács Varoluşçuluğun, bilginin kaynağını sezgide (entüisyonizm) arayan E. Husserl’in fenomenolojisinin yöntemini kullandığını belirtir. Lukács'a göre, bu felsefi izlekler varoluşun bilinci öncelediği maddeci anlayışı ya da bilincin varoluşu öncelediği idealizm anlayışlarından birini kabul etmek zorunda olmadıklarından, varoluş olmadan bilincin, bilinç olmadan varoluşun olmayacağını kabul eden “üçüncü yol”a başvurmaktadırlar. Bu anlayışın temelinde maddeciliğin reddi yatmaktadır; bu, “kapıdan kovulan idealizmi pencereden içeri almak anlamına gelir”. Fenomenolojinin sezgici yöntemlerinden olan paranteze alma tekniği hatırlanacak olursa, toplumsal koşulları göz ardı edeceği, gerçekliği çarpık bir şekilde ortaya koyacağı bilinmektedir. Her ne kadar kitap boyunca varoluşçuluğun reddi üzerinden hareket edildiği görülse de aslında eserde varoluşçuluğun yöntem eleştirisi yapılmakta ve ‘fenomonolojik yöntemin dışında maddeci bir varoluşçu felsefe mümkün mü’ sorusunun cevabı aranmaktadır. Sözgelimi düşünürün Simone de Beauvoir ve Merleau-Ponty üzerine tartışması, buna işarettir.



Lukács dönemin Husserl, Heidegger ve Sartre gibi düşünürlerin görüşlerini “fetiş olmuş düşünce ve gerçeklik” olarak nitelemektedir. Lukács’ın kitap boyunca sürdürdüğü tartışmada önemli bir nokta da burasıdır: ona göre felsefe açısından fetişleşmiş düşüncenin sonucu diyalektik karşıtı bir anlayışı doğurmuştur; diyalektik karşıtı anlayış, toplumu, değişip dönüşen ve yeniden üretilen ilişkiler olarak değil cansız, sabit ve ölü bir şey olarak ele alır. Bunun nedeni tarihsel açıdan 1848 Devrimi’ne denk düşer. Çünkü burjuvazinin “artık yükselen proletaryaya karşı savunmaya geçmesi söz konusu”dur (Lukács, 2021: 30). Bu tarihe kadar burjuvazinin aslında ilerici bir tarih hattı izlediğini belirten Lukács’a göre, bu dönemden sonra burjuvazinin yerini felsefenin temsilcileri, ileri kapitalizme özgü iş bölümüne denk gelen biçimde “bürokratlaşmış entelektüeller” alır. Bir başka açıdan da, bu düşünürlerin dışında kalanların da tam bağımsız olmadığı vurgusu hâkimdir. Sözgelimi, Nietzsche’ninki başta olmak üzere birçok felsefi düşünce, faşist dünya görüşü tarafından ele geçirilmiştir. [3]


Günümüz açısından bakıldığında birçok Marksistin halen Heidegger ve Nietzsche savunucusu olması gerçeği Lukács açısından şaşırtıcıdır.


Lukács’ın varoluşçuluk eleştirisi, kaba felsefi bir eleştiri olarak okunmamalı, güncel tartışmalara bir perspektif sunduğu hatırlanmalıdır. Sözgelimi burjuva bireyinin bütünlük arayışının günümüzde de sürdüğünü belirtmek gerekir. Aynı zamanda bu eleştiri, toplumun güncel, büyük toplumsal sorunlar karşısında neden sessiz kaldığının cevabını da vermektedir. Yine bu eleştiri, Amerikan sosyolojisinin insanlara anlattığı o “çok çalışırsanız çok kazanırsınız” düsturunun zeminini nereye dayandırdığının eleştirisidir. Hitler’in propaganda bakanı P. J. Goebbels “Arbeit macht frei” (“çalışmak özgürleştirir”) dediğinde insanların buna neden inandıklarının da eleştirisidir. Bundan dolayı Lukács’ın varoluşçuluk eleştirisini hatırlamak güncel sorunların analizine ve çözümüne ışık tutacaktır.



Sonuç olarak Marksizm mi Varoluşçuluk mu adlı eserinde Lukács, başlangıçta da itiraf ettiği üzere, tarihselliğin önemine vurgu yaptığı çalışmasını tarihsel ve sistematik bir şekilde işlememektedir. Ayrıca yine Lukács, metin boyunca bir bunalım döneminden söz eder; fakat toplumsal alandaki her değişmenin aslında düşünce alanına bir bunalım olarak yansıyacağı tespiti üzerinden, genel tarihi bitimsiz bir bunalımlar tarihi olarak okuduğunun farkında değildir.


Bilgimizin sınırlı oluşundan aklın reddi sonucunu çıkaranların vardığı sezgicilik yöntemine karşı, diyalektiğin ortaya konulması ve gerçekliğin ancak diyalektikle kavranacağı düşüncesi Lukács'ın metninin temel taşını oluşturmaktadır. Kitap, güncel sorunlar karşısında da halen sezgicilik yönteminin kullanıldığı saptaması, sözgelimi özgürlük, kişilik veya ekoloji sorununu bu yöntemle ele almanın ne türde bir tarihsizliğe yol açıp bizi idealizmin kapısına götüreceğinin uyarısını sunması bakımından ufuk açıcıdır. Bu hususla Lukács’ın Marksizm mi Varoluşçuluk mu? kitabı, maddeciliğin diğer felsefi akımlarla karşılaştırılması ve aralarındaki yöntemsel farklılıklara işaret edilmesi bakımından, günümüzde de kılavuz görevi görmektedir.

 

[1] Lukács, G. (2021). “Marksizm mi Varoluşçuluk mu?”, Çev. Mert Sert, İstanbul: Yordam Kitap.

[2] Lukács, G. (2006). “Aklın Yıkımı”, Çev. Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları.

[3] Lukács’ın özel olarak bu konuyu ele aldığı Nietzsche: Emperyalist İrrasyonalizmin Kurucusu kitabına bakılabilir. Ayrıca Walter Kaufmann, İnsanı Anlamamak (Buber, Nietzsche, Heidegger), kitabı da örnek gösterilebilir.


Commentaires


Üst
bottom of page