top of page

Cemaatin/Ortaklığın Sınırları

5 saat önce
10 dakikada okunur

Andrew Wallace


Plessner’e göre toleransı ve bireyselliği değerli gören bir toplum aynı zamanda sahteliğe, gayri şahsiliğe ve toplumsal yaşamın belli alanlarında soğukluğa da değer vermelidir. Mahremiyet olmadan insanın serpilmesi imkânsızdır. Gayri şahsi kamusal bir alan olmadan da böyle bir mahremiyetin kendisi olanaksızdır.


10/26 | Teori


Plessner, cemaatin ortakyaşarlığa dayalı bir yoldaşlık olarak çizilen

resminin karşısına cennetvari özellikleri olmayan bir toplum

fikrini çıkartır. Basbayağı yabancılardan oluşan açık bir sistemdir bu.

Bu toplumun, insanların sadece kişiler olarak görüldüğü alanını

soyut hukuki normlar yönetir. İnsanların bu toplumun yasalarına

göre iş görebilmeleri için asli cemaat bağlarını unutmaları, "kendimizi

hala sıcak tuttuğumuz" güven alanlarıyla aralarına mesafe koymaları gerekir.


Helmut Lethen, Soğuk Temas



Plessner’e göre insan toplumsallığı,

yalnızca diğer insanlarla kurulan kişiler arası ilişkiler

düzeyine indirgenemeyecek olan,

insanlığa özgü “paylaşılan dünya” [Mitwelt]

temelinde betimlenmelidir. Dolayısıyla, i

nsan toplumsallığına dair yeterli bir kavrayış,

ancak kişiler arası ilişkiler ile insanlığın paylaştığı dünya

arasındaki farka bakılarak elde edilebilir.


Rebecca Klein


Helmuth Plessner'i Takdim


Heidegger’in çağdaşı ve Husserl’in öğrencisi Helmuth Plessner (1892-1985) özellikle Max Scheler ile birlikte felsefi antropoloji disiplininin kuruluşuna katkılarıyla bilinir. Bu disipline ilk ciddi sistematik katkısı: The Levels of Organic Being and Man: An Introduction to Philosophical Anthropology [Organik Varlığın Düzeyleri ve İnsan: Felsefi Antropolojiye Giriş] adlı çalışmasıdır. Doğa bilimlerinden (özellikle biyolojiden) ve fenomenoloji ve hermönetik gibi yakın zamanlı felsefi eğilimlerden esinlenerek, bütünsel bir doğa anlayışı çerçevesinde insan yaşamına dair holistik bir kavrayış geliştirir. Bir yandan, bu çalışma  Dilthey’ın lebensphilosophie’sinden kaynaklı doğal ve sosyal bilimler şeklindeki verimsiz karşıtlıktan bir çıkış vaat eder. İnsanları diğer organik yaşam biçimleriyle süreklilikleri ve süreksizlikleri içinde kavramsallaştırır. Öte yandan zihni doğadan ayıran Kartezyen metafiziğin ötesine bir yol vaat eder. İnsan varoluşunu iç/dış yarılması bağlamında değil, yapısal olarak kişinin kendi bedeni ve çevresiyle ilişkisi açısından karakterize eder [Ben bedenim, ama aynı zamanda bir bedene sahibim (çn.)]. Çalışması, Heidegger’in Avrupa felsefe cemaatinin tüm dikkatini üzerinde toplayan Varlık ve Zaman’ınından bir yıl sonra yayınlamış olmanın azizliğine uğrar; Plessner’in şöhreti aynı zamanda Alman faşizmi üzerine yaptığı keskin analize de dayanır: The Fate of the German Spirit at the Beginning of the Bourgeois Epoch (1935) [Burjuva Döneminin Başlarında Alman Ruhunun Kaderi]. Nazilerden çekinen yayıncısının kitabı piyasaya sürmekteki korkaklığı yüzünde yeterince ilgiye mazhar olamayan eserini daha sonra başka bir girişle The Retarded Nation: On the Political Seduction of the Bourgeois Spirit?  başlığıyla yeniden yayımlar. Bu sefer analizi Üçüncü Reich kökenleri üzerine Almanya’daki tartışmaların parametrelerini tanımlamakta önemli bir rol oynar. Son olarak, Plessner antropolojik hermönetiğinin sosyal ve politik fenomenlere tatbik edilmesiyle tanınmıştır. Bu bakımdan en bilinen eseri, krizle damgalanan Weimar dönemi sırasında hâkim olan modern topluma saldırıları etkisiz hale getirmeye girişen ve Ferdinand Tönnies’in “cemaat” (Gemeinschaft) and ve “cemiyet” (Gesellschaft) kavramlarından hareketle sosyal radikalizmi eleştirdiği 1924 tarihli Grenzen der Gemeinschaft: Eine Kritik des sozialen Radikalismus [The Limits of Community: A Critique of Social Radicalism] başlıklı eseridir.



Cemaatin Sınırları


Bu eser birçok açıdan dikkat çekici olmakla birlikte bunlardan dördü özel dikkat gerektirir. Öncelikle, ulusal politikayı bir ortaklık ya da Volk ideali üzerine kurmanın tehlikesine öngörülü bir şekilde işaret eder, ne yazık ki o dönemde bu endişeyi paylaşan çok fazla insan yoktu. Weimar demokrasinin dağılması ve Alman faşizminin doğuşundan dokuz yıl önce Plessner böyle bir politikanın şiddete ve otoriteryanizme götüreceğini anlamıştır.


Cemaatin Sınırları sıradışı bir biçimde, modern toplumu olumlu biçimde karakterize ettiğine inandığı, duygusal kısıtlamanın (restraint), kişilerarası mesafenin, hatta toplumsal yabancılaşmanın değerini savunur. Plessner, toplumsal yaşamın romantikleştirilmesine kararlı bir şekilde karşı çıkar.  Ona göre, insanlar çok fazla yakınlığa tahammül edemez, aşırı mahremiyet altında ıstırap çeker. Nitekim insanlar kılık değiştirmeye, gizlenmeye, kimliğini gizlemeye (disguise) ve asgari samimiyet eksikliğine/yapmacıklığa/ikiyüzlülüğe ihtiyaç duyar. Kısacası farklı kültürel tezahürleriyle sosyal biçimin yapaylığını talep ederler. Bunun için insan ilişkilerinde biraz güç kullanılmasına ihtiyaç duyarlar. Plessner’e göre toleransı ve bireyselliği değerli gören bir toplum aynı zamanda sahici olmamaya/sahteliğe (inautenticity), gayri şahsiliğe (impersonality) ve toplumsal yaşamın belli alanlarında soğukluğa da değer vermelidir. Mahremiyet (privacy) olmadan insanın serpilmesi imkânsızdır. Gayri şahsi kamusal bir alan olmadan da böyle bir mahremiyetin kendisi olanaksızdır.



Üçüncü olarak, eser siyasi olguların antropolojik kökenlerini irdelemesiyle dikkat çeker. Eser dördüncü bölümde insan psikolojisinin kendine özgü sosyal teorisini geliştirip bunun üzerine kendi devlet analizini inşa eder ve politik pratik için normatif bir kılavuz çizer. Ortaklığın sınırlarını ve insanın “psikolojik varlığı” diye adlandırdığı şeyde modern toplum ihtiyacını keşfeder. Onun bakış açısından, devlet, ortaklık ve toplum arasında öyle bir aracı hizmeti görmelidir ki iki daire birbirlerine zarar vermeksizin kendilerine düşeni elde etsin. Basit bir biçim politikasından tatmin olmadığından, insan varoluşunun motivasyonlarının dinamiğini ve taleplerini anlayarak politikanın tözü gibi bir şeye ulaşmaya çalışır.  O dönemin (Weimar dönemi politik krizi ve 1. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın mağlubiyeti), başta Carl Schmitt ve Max Weber olmak üzere pek çok Alman düşünürü gibi politika ile ahlak, politika ile akıl ve politika ve şiddet ya da güç arasındaki ilişkilere dikkat kesilir. Weber “Meslek olarak Siyaset” eserinde  devleti şiddet araçları üzerindeki denetim ve meşru şiddet olarak görülecek şeyi tesis etme hakkıyla tanımlar. Politikada karizmatik liderliği ve (bir sorumluluk etiğine referansla) durum temelli etiği öne sürer. Weber politik kararların nihayetinde gerekçelendirilebileceğine ve aklanabileceğine inanmaz. Bu kararlar saf irade edimleri olarak, salt karar olarak kalır. Weber’le pek çok bakımdan anlaşamayan Schmitt de güçlü bir politik lider gerekliliğini savunur (siyaseti kuran, olağanüstü hale karar verecek kişidir). Yine onun gibi duruma-bağlı (somut) etiği savunur. Bu temalar Plessner’ın kitabında yine ortaya çıkar: bir “lider” ihtiyacı, politik eylem için duruma özgü somut etik, politik kararların nihai usdışılığı. Politika varoluşsal olarak, kanlı canlı bir bireyin eylemlerinde biter. Plessner’in ayırt edici tarafı bu iki düşünürden alınan fikirleri tek bir antropolojik zeminde temellendirme girişimidir demek yanıltıcı olmayacaktır. Yine de bu kafa karıştırıcıdır. Zira karizmatik liderlik, politik akıldışılık, kararcılık potansiyel olarak tam da Plesnner’in eserinde eleştirip kaçınmaya çalıştığı tehlikeye, yani şiddeti ve vahşiliği azdıran otoriteryan komünal bir politikanın doğuşuna götürür. Ayrıca kendi geliştirdiği antropolojik fikirlerle de açıkça çelişir. Onun için önemli olan üstün dünya-dışı (gayrimaddi) bir dünya ile dejenere olmuş dünyevi bir dünya arasındaki evrimsel düalizmi aşmaktır. Amaç ikincisini, onun aşağılanmasına götüren dikotominin üstesinden gelerek yüceltmek, kaçınılmaz güç kullanımını yumuşatmaktır. Bu ılımlılık, denge ve ahenk etiği Aristoteles’in anlayışına yakın, dolayısıla Weber ve Scmitt’e çok uzaktır. Plessner’in analizi, politik neticeleri antropolojik öncüllerden çıkarmak ister. Ama zorluk tek taraflı pratik ussallık anlayışında yatar. Ona göre, politikayı akla dayandırmak onu komünal bir ütopya rüyasına dayandırmak anlamına gelir. Her türden ütopyaya karşı çıktığından -çünkü ütopyalar gerçekliği küçümserler- bu tarz politika görüşüne de karşı çıkar. [Ancak Plessner’e böyle şiddetsiz kardeşlik barındıran gizemli ütopyalara dayanmayan başka makul pratik ussalıklar var olduğunu öne sürerek karşı çıkmak mümkündür.]



Bu eser yine onun olgunluk döneminin iki büyük temasının taslağını çizer: felsefi ve siyasal antropoloji. Psikolojik varlık teorisine dair erken dönem girişimi olgun formülasyonuna Levels of Organic Beings eserinde kavuşur. Plessner’in “ruhun özünde bulunan antagonizmaların, aynı anda ters yönlere çekilmesi" diye atıfta bulunduğu şey şimdi insanın “egsantrik positionaly” (dış merkezli konumlanışı) şeklindeki biçimsel fikirle ifade edilir. Genel hatlarıyla söylersek, Plessner’e göre, insan varoluşu bir merkez dahilinden yaşanır, kuşatıcı bir çevreye doğru ve bu çevreden geri çekilerek hareket eder; ama kişi basitçe bu merkezle özdeş değildir çünkü bu merkezi kendisi için bir nesneye dönüştürerek kendinden ayırt edebilir. Paradoksal biçimde, kişi, kendisi olduğu merkezin içinden ve dışından yaşar-kendisini bu merkezden kurtarmaya gücü yetmez, onun içinde huzurla dinlenmekten acizidir.(bkz. Fichte)


Plessner’in kısmen saldırdığı “iyi" içsel gerçekliği “kötü” dışsal doğayla yan yana koyan Protestan düalizmidir. Bu ikicilik sosyal radikalizmin altında yatar ve community/society dikotomisini teşvik eder. Bu düalizmin yerine alternatif bir antropoloji koymayı amaçlar (dolayısıyla daha yüksek zihinsel hayatı daha düşük fiziksel varoluşun karşısına koyan Kartezyenizme de saldırmış olur). Bütün olarak alındığında kişinin doğru biçimde anlaşılmasını engeller bu düalizm. Bu yüzden bu düalizmin geriye doğru kökenlerine gidip, onun yerine düalist olmayan bir antropoloji ikame etmeye girişir. Cemaatin Sınırları böylece bir siyasal antropoloji formülasyonuna başlangıç teşebbüsüdür.


Belki de bu eserin en önemli tarafı, hem mitik geçmişin muhafazakar savunucularının hem de şiddetsizliğe, barışa dayalı gelecek sosyal ütopya avukatlarının romantik eleştirilere karşı, modern toplumu, teknolojiyi ve sanayileşmeyi, soyut, gayri şahsi ilişkileri, doğayı ve modern bilimi kontrol etmeyi, ısrarla savunmasıdır.




Ortaklık/Cemaat, Toplum/Cemiyet ve Sosyal Radikalizm 


Plessner’in eleştirisi , ortaklığın insanlar için toplumsal yaşamın tek meşru biçimini temsil ettiği inancını hedef alır. Kendi başına ortaklığın değerine değil, bir ideal olarak ortaklığın siyasallaştırılmasına, münhasır siyasal mutlağa dönüştürülmesine karşı çıkar. Plessner cemaat/ortaklık (community) dediğinde aklında şu vardır: ortaklığın üyelerini koşulsuz ifade samimiyetine yönelten, duygusal olarak dolayımsız, gözenekli, geçirgen (yarı saydam) bir öznelerarasılık biçimi. Bu anlamda cemaate mensup olmak kana dayalı bir bağ gerektirir, bu bağ ya biyolojik akrabalık ilişkisiyle verilidir ya da inisiasyon ayini ya da vaftiz seremonisi gibi ritüellerle kurumsallaşır. Komünal yaşamın bedeli, özel mahrem alanın, bireyselliğin reddidir.  Birbirleriyle olan bağları ve onu yaratan ve kuvvetlendiren çeşitli ritüellerle bireyler kişidışı bir birlik oluşturarak kaynaşır, birliğe karışıp kaybolur, bu birlik içinde onların kendilerine has bireysellikleri artık bir geçerliliğe sahip değildir; hatta bunun kabul görmesi bile mümkün değildir.



Bununla birlikte bu tarz ilişkiler cemaati bir arada tutmak için yeterli değildir. Ayrıca saygı gösterilen bir otorite figürü merkezinde itaat ilişkileri gerekir. Nüvesinde duran güçlü bir kişiliğin yokluğunda hiçbir ortaklık varlığını devam ettiremez; bu kişilik, kişileri birbirinden uzağa iten merkezkaç kuvvetler barındırabilir. Lider, söz konusu spesifik kolektiviteye bağlı olarak anne ya da baba ya da şerefli bir siyasi lider olabilir. Bu kişilik her üyenin dikkati için bir yansıma/düşünüm odağı sağlar. Bu şekilde merkez kazandığında, kendi içinde, içeriden dışarıya doğru biçimlenir.


Plessner cemaat kavramını kısmen sosyolojik, kısmen etik olarak kullanır. Ama etik kısım esastır.  Cemaati savunmak bir ideali, bireyler arasında belli idealize ilişkilere gönderme yapan bir içeriği savunmaktır. Tabii bunun gerçeklikte mükemmel bir örnekleminin olmadığının farkındadır. Mesele Gemeinscahft (cemaat, ortaklık) savuncularının içinde hareket ettiği bu idealin sosyolojik ve normatif içeriğini kavramaktır. Cemaat/ortaklık ile cemiyet/toplum arasındaki ihtilaf doğası itibarıyla etiktir. İşte bu yüzden Plessner, bunu yaşamın birbiriyle rekabet halindeki kipleri (Gesinnung [yatkınlık, ethos, temel kanaatler, sempatiler] versus Gesittung [medenilik, teamül, ahlak, medeni davranış biçimi]) arasındaki bir durum olarak nitelendirir. Cemaati/ortaklığı (Gemeinschaft) savunanlar bir yaşam biçimini savunmaktadırlar; aynı durum, cemiyeti/toplumu (Gesellschaft) savunanlar için de geçerlidir.


Bu arkaplanda, Plessner’in eleştirel bakışı iki komünal tip üzerine yoğunlaşır. Blutsgemeinschaft (kan-temelli) ve Sachegemeinschaft (ideal-temelli). İkisini ayıran şey, kuruluşlarında aklın oynadığı (ya da öyle olduğu varsayılan) roldür. Kan bağına dayalı topluluk, topluluğun kuruluşunda ve sürdürülmesinde kanın ve rasyonel olmayan unsurların, duygu yoğunluğu ve özellikle sevgi gibi faktörlerin oynadığı rolü öne çıkarır. İnsanları bir arada tutan şey, birbirlerine ve liderlerine duydukları sevgidir; mensubu oldukları ya da bizzat oluşturdukları kolektif yapıya duyulan sevgi ise ancak ikinci dereceden bir öneme sahiptir. "Kan temelli" ifadesi, böyle bir topluluğun, birliğinin rasyonelliğine dair açıkça benimsenmiş ortak bir inançtan değil, esasen onu bir arada tutan duygusal bağdan doğduğu fikrini yansıtır.



İdeal temelli topluluk söz konusu olduğunda durum böyledir. Her topluluk gibi bu da bir ölçüde kan bağına dayanmayı gerektirse de, onu ortaya çıkaran ya da bir arada tutan şey bu bağlar değildir. Böylesi ilişkiler, insanın insan olması olgusuyla zaten kendiliğinden mevcuttur. Daha da önemlisi, cemaat, tüm üyeleri arasında, hepsince ortaklaşa paylaşılan ya da paylaşılması gereken ideallerin sahipliğine/özelliğine dair, zor içermeyen bir mutabakata dayalı rasyonel temele sahiptir. Plessner, 18. Yüzyıl Aydınlanmasına kadar giden, komünist ethosla bağdaştırdığı bu rasyonel cemaat kavramını çizer. Tartışmanın bu noktasında Kant ya da Rousseau’ya açıkça referansta bulunmasa da aklında onlar vardır. İdeal-temelli cemaat kısmen, Kant’ın dile getirdiği, ereklerin krallığı (Reich der Zwecke) gibi bir şeye atıfta bulunur. Tüm kişilerin doğuştan paylaştığı, hepsinin akli kabiliyetleri. İdeallere dayalı cemaat, bu doğal “armağan”ın işleyişine başvurarak kendini kurar ve sürdürür. Tüm insanlar, rasyonellikleri aracılığıyla evrensel bir insanlık cemaati/ortaklığı oluşturabilirler.


Komünist ethos içinden doğan bu alternatif topluluk biçimi, başarı odaklıdır; çalışma, bu topluluk için hayati önem taşır. Dahası, yüceltilen otorite figürünün yerini, insanlığın “tini” fikrinde temellenen, gayri şahsi bir merkez alır.  Kişiler arasında paylaşılan kanaatler ne kadar artarsa ideal-temelli cemaat de  o denli gelişir. Zira aklın kullanılmasıyla paylaşılan inançların genişlemesi mümkündür, böyle bir cemaatin kesişim sınırları sınırsızca genişleyebilir.


Bu rasyonel cemaat kavramının temelinde iki tartışmalı varsayım yatar. Kişinin kendi ve başkaları için saydam oluşu ve ilkede tüm (önemli) pratik meselelerde herkes için erişilebilir olan muhakemeler yoluyla nihai karar verilebilirlik.  Bu varsayımlar göz önüne alındığında, böyle bir topluluğun yaşayabilirliğine inanmak mantıklıdır. Buna karşılık, eğer bir bireyin motivasyonları kendisi için bile belirsizse ya da tüm pratik sorunlar rasyonel bir çözüme kavuşturulamıyorsa, o hâlde öznelerarasılığı akla dayandırma fikri, en azından buradaki akıl kavrayışı çerçevesinde artık pek bir anlam ifade etmeyecektir.



Plessner, toplum idealini, bu iki yönden herhangi biri bağlamında cemaat idealinden ayırır. Plessner’in toplum ile ne kastettiğine dair özlü bir tanım yapmak güçtür; zira bu kavram, ekonomik ve sosyolojik alandan psikolojik alana dek uzanan, birbirleriyle gevşek biçimde bağlantılı bir dizi olguyu kapsar; teknoloji, sanayileşme, kamusal alan, makineler, duygusal açıdan mesafeli ve örtülü ilişkiler bunlardan sadece birkaçıdır. Özellikle öne çıkan yönü ise sosyopsikolojik boyutudur. Öte yandan, toplum muhakkak bir kamusal alanla bağlantılıdır, bu alanda az çok anonim bireyler, illa bunun için olmasa da öz menfaatleri peşinde oyun benzeri kuralların peşinde karşılıklı eylemde bulunur. Gayrişahsilik ve yabancılarla etkileşim burada aslidir. Öte yandan, toplum, kurallara riayet ve oyun oynamanın sonucu olarak, belirli seremoni ve ritüellere bağlanıp maske takılmasından dolayı birinin duygularının ve düşüncelerinin silinişini (örtülüşünü) kapsar. Burada belli bir soğukluk ve aşina olmama/yabancılık hüküm sürer, ancak bunun yanı sıra rahat bir zarafet de mevcuttur. Eğer toplum bir baskı unsuru içeriyorsa, aynı zamanda oyunu, toplumsal davranışlarda bir hafifliği ve çeşitli oyun biçimlerini de barındırır. Daha da önemlisi Plessner tekrar tekrar Rückhaltlosigkeit (Sakınımsızlık/Kendini Tutamama/Açıklık) ve Verhaltenheit (Sakınımlılık/Kendini Tutma/Mesafelilik) arasındaki ayrıma döner. Sakınımlılık/Mesafelilik bir kamusal alanın, sanayileşmenin, makinelerin ve teknolojinin, kısacası medeniyetin gelişimiyle el ele gider. Sakınımsızlık ise bir komünal Gesinnung (eğilim) ile bağlantılıdır.


Sosyal radikalizm, bir topluluk idealini öne sürer. Plessner, bu kavramla, toplumsal yapı ve ilişkilerin, topluluksal (societal) yapı ve ilişkilere sistematik biçimde dönüştürülmesini kasteder. Bu düşüncenin temelinde, "iyi” olan içsel varlığı (zihin, ruh), “kötü” olan dışsal gerçekliğe (beden, içgüdüler, doğa, güç) karşıt bir konuma yerleştiren antropolojik bir ikicilik yatar; söz konusu radikalizm, bu ikiciliği varsayar ve ondan beslenir. Radikal, topluluğu şiddetsizlik ve saflıkla her şeyin değerle yüklü olduğu bir durumla, toplumu ise şiddet, yozlaşma ve sahtelikle, her şeyin değerden arındırıldığı bir durumla özdeşleştirir. Doğaya yani mutlak biçimde kontrol altına alınamayacak olana duyduğu küçümseme hissiyle hareket eden toplumsal radikal, burada ve şimdi bir topluluk düzeni kurmaya çabalar. Bu ikilik, söz konusu girişimin temelini oluşturur.



Sosyal radikaller kimlerdir? Plessner, her şeyden önce, yirmili ve otuzlu yıllarda Almanya’da az çok marjinal, buna karşın yine de huzursuzluk verici bir varlık sergileyen gençlik hareketini kasteder. Bu dönemde modernleşmeye, sanayiye, toplumsal geleneklere ve cinsiyet rollerine yönelik çok sayıda eleştiri ortaya çıkmış; bunların birçoğu gençlik dernekleriyle ya da sadece hayal kırıklığına uğramış gençlerle ilişkilendirilmiştir. Ekonomik, askeri, siyasi, sosyolojik birçok karmaşık nedenden ötürü, Weimar Cumhuriyeti modern topluma karşı yaygın bir hoşnutsuzluk duyar; gençliğin bazı kesimleri ise bu hoşnutsuzluğun öncülüğünü yapıyordu. Bunun yanı sıra Plessner, modernleşmeye yönelik doktriner Marksist eleştirilerden gelenek ve otoriteyi yücelten muhafazakâr güzellemelere kadar, siyasi yelpazenin hem aşırı sağ hem de aşırı sol kanatlarını göz önünde bulundurur. Ne var ki o, Marx’ın kendi görüşlerini, onun dogmatik takipçilerinden ayırmaya özen gösterir. Marx moderniteyi olumlamış olsa da, düşüncesinin işçi sınıfı tarafından sahiplenilmesi Plessner’in öne sürdüğü üzere, bu düşüncenin sanayiye ve yabancılaşmaya yönelik topyekûn bir eleştiriye, yani modern toplumun bütününe yönelik bir eleştiriye dönüşmesine yol açmıştır. Son olarak ve en trajik olanı; Plessner, Weimar parlamenter demokrasisinin işlevsizliğini, ideal temelli bir topluluk anlayışıyla ve dolayısıyla toplumsal radikalizmle ilişkilendirir.


[Tartışmanın temel terimlerini bu şekilde ortaya koyduktan sonra, Plessner bir yandan toplumsal radikalizmin hayata geçirilmesini engelleyen yapısal sınırlılıkları ortaya koyar. Yani, hiçbir topluluk türünün insan varoluşunun tamamını kapsayamayacağını gösterir, öte yandan da insanların neden toplumsal bir yaşam düzenine ihtiyaç duyduklarına dair olumlu gerekçeler sunar. Topluluğun siyasallaşmasına yönelik içsel bir eleştirinin ötesine geçerek, toplum lehine olumlu bir argüman geliştirmesine temel teşkil eden psikolojik bir kuram ortaya koyar. İnsan onuru ve gelişimi, ruhun örtülmesini (veil the soul) gerektirir. Ruhun örtülmesi ise toplumsal yapıları, yani toplumsal bir yaşam biçimini zorunlu kılar…]  


Çeviren: Hazal Kayacan


*Bu yazı, Helmuth Plessner’in Grenzen der Gemeinschaft: Eine Kritik des sozialen Radikalismus başlıklı kitabını İngilizceye çeviren (The Limits of Community, Humanity Books, 1999 ) Andrew Wallace’ın Takdim'inin kısaltılmış halidir.

Üst
bottom of page