Neden Şeylere (Eşyaya) İhtiyaç Duyarız?
- 13 saat önce
- 12 dakikada okunur
Mihaly Csikszentmihalyi
Kaba taştan yapılan ilk mermi mızrağı doğurdu; mızrak oku, ardından ok kurşunu doğurdu ve böylece süreç Star Wars’a kadar uzandı. Bu gelişimde insan iradesinin rolünün, nesnelerin kendilerine içkin potansiyeller kadar büyük olmadığı görülüyor.
06/26 | Kitap

Aydınlanma’nın rasyonel düşüncesi, cansız nesnelerle, özellikle de yapay nesnelerle, nedensel ya da araçsal ilişkiler dışında herhangi bir etkileşimi ne kabul edebilir ne de hatta tasavvur edebilir. Meşruiyetini rasyonel ve bilimsel bilgiden alan modernite evreni, bu nedenle, insanın sesi dışında hiçbir sesin duyulmadığı bir “sessiz evren”dir. Arkaik, animist ve totemik kültürler her zaman canlı, ruh ya da söz sahibi şeylerin varlığını kabul eder; bunlar insanlarla yakın bağlarla birleşmiştir ve rezonanslı ilişkilerden oluşan sıkı bir ağ tarafından çoğu zaman atalara, ruhlara ya da tanrılara bağlanırlar.
Hartmut Rosa, Rezonans
Sahip olmanın ne kadar sahip olursam o kadar var olurum biçimindeki eski maksimi bugün artık geçerli değildir. Deneyimin yeni maksimi şöyledir: Ne kadar deneyimlersem o kadar var olurum… Şeylerde muhafaza edilen hatıralar, birden hiçbir değere sahip değildir. Yeni deneyimlere yer açmaları gerekir. Açıkça insanlar artık şeylerde oyalanma ya da onlara, sadık eşlikçileriolarak hayat verme kabiliyetine sahip değiller. Gönül nesneleri [Herzensdinge] yoğun bir libidinal bağı şart koşar. Bugün ne şeylere ne de kişilere bağlanmak istiyoruz. Bağlar, zamansızdır. Onlar, deneyim olanaklarının, yani tüketimcilik anlamıyla özgürlüğün alanını daraltır.
Byung-Chul Han, Şey-Olmayanlar
Kültürel varlıklar olarak evrimimizin sonuçlarından birinin, hayatta kalmak ve rahatlık için nesnelere olan bağımlılığımızın giderek artması olduğu aşikârdır. Marshall Sahlins’in tanımladığı avcı-toplayıcılar hediye kabul etmek zorunda kalma fikrinden dehşete düşer, çünkü bu, göçebe yolculuklarında yanlarında bir battaniye ya da çaydanlık daha taşımak zorunda kalmak anlamına geliyordu, onlarla karşılaştırıldığında bizi yavaş yavaş insan yapımı devasa nesne (artefakt) yığınlarının altına gömülüyoruz. Son zamanlarda yapılan hesaplamalara göre, her Amerikalı hayatı boyunca dört yüzden fazla elektronik cihaza sahibi olacak.
Eğer nesneler aynı ekosistemde kıt kaynaklar için insanlarla rekabet etmeseydi, bu nesnelerin bu şekilde çoğalması bir sorun olmazdı. Ormanlar, kereste, odun ve kağıt hamuru elde etmek amacıyla tahrip ediliyor; araçların üretimi ve çalıştırılması için ise metaller ve petrol tüketiliyor. Çevremizde bulunan potansiyel enerjiyi hızla modası geçen nesnelere dönüştürdükçe bu enerji dağılır; böylece gezegeni bozan entropi süreçlerini hızlandırırız. İnsanlığın hayatta kalması, yalnızca fiziksel dünyayla —virüsler, bakteriler, hayvanlar alemi ve birbirimizle— değil, aynı zamanda durmaksızın ürettiğimiz nesnelerle de bir uyum [ortak bir yaşam biçimi] bulmaya bağlıdır. Bunlardan bazıları açıkça tehlikelidir; örneğin sayısız füze, bomba, saldırı tüfekleri ve otomobiller, şu anda kırk yaşın altındaki insanlar için başlıca ölüm nedenleridir. Diğerleri ise yalnızca dolaylı olarak tehlikelidir; örneğin, kumsallarımızı yavaş yavaş kaplayan plastik kaplar, ozon tabakasını tahrip eden aerosol kutuları ve bu satırları yazdığım bilgisayar gibi – bu bilgisayarın çipleri, Silikon Vadisi’ndeki yeraltı sularını kirleten asitlerle işlenmiştir. Bazı açılardan insan yapımı nesneler, biyolojik türlerin yanı sıra kendilerini yeniden üreten yeni türlere benzer. Müzik aletleri, silahlar veya taşıtların resimli tarihine bakıldığında, işlevsel açıdan giderek artan bir karmaşıklığa doğru ilerleyen bir evrim sürecinin kaydını gördüğümüzü hayal etmek hiç de zor değildir. Nesnelerin insan eliyle yaratılmış olması nedeniyle bizim kontrolümüz altında olmaları gerektiğini düşünmek isteriz. Ancak durum her zaman böyle değildir. Belirli bir biçime ve işleve sahip bir nesne, kaçınılmaz olarak o nesnenin bir sonraki halini akla getirir ve bu da neredeyse kesin olarak gerçekleşecektir.

Örneğin, kaba taştan yapılan ilk mermi mızrağı doğurdu; mızrak oku, ardından ok kurşunu doğurdu ve böylece süreç Star Wars’a kadar uzandı. Bu gelişimde insan iradesinin rolünün, nesnelerin kendilerine içkin potansiyeller kadar büyük olmadığı görülüyor. Her yapay nesne, insan iradesinin bir ürünüdür; ancak bu iradenin kendisi de daha önceki nesnelerin varlığına bağlıdır. General Motors yeni bir otomobil serisi üretmeye karar verdiğinde, bu karar halihazırda mevcut olan modellere bağlıdır. Pentagon yeni bir denizaltıyı hizmete soktuğunda, bu eylem soyut bir insani amacın ifadesi değil, diğer denizaltıların varlığına verilen bir tepkidir. Birisi yeni bir mutfak robotu satın aldığında, o kişi temel bir insani ihtiyacı dile getirmez, aksine ev aletleri tarafından şekillendirilmiş bir bilinçle hareket eder. Dolayısıyla yapay neseneler bazen insanlarla simbiyotik bir ilişki içindedir, ancak diğer zamanlarda ilişki parazit olabilir ve nesnenin hayatta kalması insan konakçısı pahasına gerçekleşir (Csikszentmihalyi 1988). Hayatta kalmamız ile ürettiğimiz yapay nesnelerin hayatta kalması arasındaki bu karşılıklı bağımlılık göz önüne alındığında, nesnelerle kurduğumuz ilişkiye biraz daha yakından bakmak yararlı görünüyor. Eğer şeylere dair doğru bir anlayış geliştiremezsek, bir bakmışız tamamen onların esiri haline gelmişiz. Vurgulamak istediğim nokta şudur: Nesnelere olan bağımlılığımız sadece fiziksel değil, aynı zamanda – daha da önemlisi – psikolojiktir. Günümüzde ürettiğimiz şeylerin çoğu, maddi anlamda hayatı daha iyi hale getirmiyor; bunun yerine zihni dengelemeye ve düzenlemeye hizmet ediyor.
Nesneler ve Deneyimin Organizasyonu
İnsanların zihinlerinde olup bitenleri doğal olarak kontrol ettikleri inancını sürdürdüğümüz sürece, nesnelere olan psikolojik bağımlılığımızı anlamak zordur. Bu rahatlatıcı insan merkezli yanılsama hayatın sığlıklarında yolumuzu bulmamıza yardımcı olan yararlı bir önyargıdır; ancak daha yakından incelendiğinde pek de sağlam durmaz. Gerçek şu ki, zihinsel süreçler üzerindeki kontrolümüz en iyi zamanlarda bile son derece kırılgandır (Csikszentmihalyi 1978, 1982).
Yaygın inanışın aksine, bilinç, sabit, kendi kendini düzenleyen bir entite değildir: Kendi haline bırakıldığında, düzenlenmiş duyusal girdiden yoksun kalan zihin başıboş dolaşmaya başlar ve kısa sürede dizginsiz halüsinasyonların kurbanı olur. Çoğu insan, rastlantısallığın zihinlerine sızmasını engellemek için dışsal bir düzene ihtiyaç duyar. Fikirlere sınırlar ve yön kazandıran bir duyusal şablonun yardımı olmadan, fikirleri düzenli tutmak oldukça zordur. İnsanlar yapacak bir şey bulamadıklarında genellikle endişelenmeye, depresifleşmeye ve kaygılanmaya başlarlar; televizyonu açmadıkları ya da dikkatlerini başka bir şeye yöneltecek başka bir faaliyet bulmadıklarında ruh halleri giderek kötüleşir. Bu yüzden insanlar en kötü ruh haline pazar sabahları kapılırlar; kültürel bir senaryodan yoksun kaldıklarında, özgürlüğün bataklığında çırpınırlar. Zihin, kendi kendini düzenleyecek ya da boşta çalışırken iyi işlev görecek şekilde tasarlanmamıştı.

Zihnin, hiçbir yardım almadan olayların zamansal akışının düzenini sağlaması da kolay değildir. Geçmiş deneyimlerin niteliğini ve dokusunu hatırlamak ve geleceğe yönelik planlarımızı ve umutlarımızı akılda tutmak zordur. Dışsal destekler olmadan, kişisel kimliğimiz bile solup odak dışına çıkar; benlik, zihnin kırılgan bir kurgusudur. Şu sonuca varmak gerekir ki, psikik entropi durumu bilinç için normal durumdur; en azından, genetik programlamalarının yönergelerinin ötesine geçmiş ve kendilerinin farkına varmış bizim gibi organizmalar için.Yine de bu ruhsal entropiyi hoş olmayan bir şey olarak algılar ve bu nedenle onun yerine anlamlı bir düzeni yeniden kurmanın yollarını aramaya devam ederiz. İşte bu noktada nesneler faydalı olabilir. Arendt’in de belirttiği gibi: Şeyler dünyasının insani yaşama istikrar kazandırmak gibi bir işlevi vardır ve nesnellikleri de… insanların, doğaları durmadan değişse de, aynı masa ve aynı sandalyeyle ilişkili olmaları bakımından aynılıklarını, yani kimliklerini koruyabilmelerinde yatmaktadır. Başka bir deyişle, insanların öznellikleri,…insanın eseri olan bir dünyanın nesnelliği ile karşıtlık arzeder. Insanlar ile doga arasında bir dünya olmazsa ebedi bir hareket söz konusudur ancak, nesnellik degil.
.
Nesneler, benliği en az üç temel yolla nesnelleştirmeye yardımcı olur. İlk olarak, sahibinin gücünü, yaşamsal erotik enerjisini ve toplumsal hiyerarşideki yerini göstererek bunu yaparlar. İkinci olarak, nesneler, şu anda bir odak noktası sağlayarak, geçmişe ait hatıralar ve anılar sunarak ve gelecekteki hedeflere giden yol işaretleri olarak benliğin zaman içindeki sürekliliğini ortaya koyalar. Üçüncü olarak, nesneler, değerli ilişkilerin sembolleri (kelimenin tam anlamıyla bir araya gelmesinin) olarak kişinin sosyal bir ağ içindeki konumuna dair somut kanıtlar sunar. Bu üç yolla, nesneler kim olduğumuzla ilgili algımızı istikrara kavuşturur; aksi takdirde bilincin akışında hızla yok olacak olan kendimize dair görüşlerimize kalıcı bir şekil verirler.
İktidar nesneleri
En eski zamanlardan beri insanlar, kişisel güçlerini somutlaştıran şeyleri seçmeye ve sahiplenmeye büyük özen göstermiştir. Erkekler için bu özellik, genellikle güç ve dayanıklılık gibi geleneksel erkeksi erdemlerle eş anlamlı olma eğilimindedir. Yerli Amerikalı savaşçılar, yendikleri ayının pençelerini ya da sahibinin fiziksel ve kutsal enerjiyi kontrol etme yeteneğini yansıtan büyük önem taşıyan diğer nesneleri içeren tılsım demetlerini boyunlarında taşırlar. Evans-Pritchard, Sudan’daki Nuer göçebe halkı için gücün mızrakta yoğunlaştığını belirtmiştir:
Bir erkeğin savaş mızrağı (mut) sürekli elindedir, adeta vücudunun bir parçası gibidir... ve onu bilemek ya da parlatmaktan asla bıkmaz, çünkü bir Nuer, mızrağıyla büyük gurur duyar. Mızrak bir bakıma canlıdır; zira kişinin gücünü, canlılığını ve erdemini temsil eden bir uzantısı ve dışsal bir semboldür... Benliğin bir yansımasıdır. (Evans-Pritchard 1956:233)

Güç hâlâ kinetik nesnelerle sembolize edilir, ancak bugün bu güç arabalar, tekneler, aletler, spor ekipmanları ve ev aletleri aracılığıyla ifade edilmektedir. Ayrıca evler veya gösterişli mobilyalar gibi büyük kütleye sahip nesnelere de yatırım yapılır. Ancak statü sembolleri son derece karmaşık hale gelmiştir ve artık kişi sanat (ya da nadir olan hemen her şeyi) toplayarak veya zevkli, antika ya da zamanının ilerisinde olan şeylere sahip olarak üstünlük gösterebilir.
Kadınların gücü, geleneksel olarak baştan çıkarıcılık, doğurganlık ve şefkat gibi, aynı derecede klişeleşmiş kadınsı nitelikleri simgeleyen nesneler aracılığıyla ifade edilmiştir. Elbiseler, süs eşyaları, mücevherler, kürkler, gümüş eşyalar, porselenler, ev aletleri ve kaliteli mobilyalar, bir kadının enerjiyi (genellikle erkeklerin psişik enerjisini) kontrol etme yeteneğine ve dolayısıyla kendi benliğinin önemine tanıklık eder.
Kişinin kimliğini sergileme arzusu ya da dürtüsünün, teknolojinin gelişiminde, hayatta kalma ve rahatlık arayışından daha güçlü bir itici güç olarak rol oynamış olabileceği öne sürülmüştür. Neolitik dönemin sonunda ilk metal nesnelerin ortaya çıkışı konusunu ele alan Renfrew şöyle yazar:
Dünyanın çeşitli bölgelerinde, özellikle metalurji alanındaki yeniliklere bakıldığında, bronz ve diğer metallerin kullanışlı ticari mallar olarak geliştirilmesi, bunların ilk kez sergileme amaçlı yeni ve çekici malzemeler olarak kullanılmasından çok daha geç bir dönemde ortaya çıkan bir olgudur… Çoğu durumda, erken dönem metalurjisinin öncelikle, ürünlerin sembol ve kişisel süs eşyası olarak kullanılmasını cazip kılan yeni özelliklere sahip olması nedeniyle icra edildiğini görülmektedir; bu özellikler, dikkatleri üzerine çekerek prestij kazanmaya veya mevcut prestiji artırmaya olanak tanıyordu. (Renfrew 1986:144, 146)

Nesneler hâlâ aynı kendiliği-pekiştirme (self-enhancing) amacına hizmet etmektedir. Warner (1953:120), araştırdığı New England kasabalarında yaşayan geleneksel üst sınıf ailelerin kullandığı yemek gereçlerini tarif ederken şöyle yazmaktadır: “Bu gereçler, kişinin içsel duygularını nesnel bir şekilde ifade eder: kişinin kendisiyle ilgilenmesini sağlar, kişinin kendisi hakkındaki görüşünü kuvvetlendirmeye yardımcı olur ve güvenlik duygusunu artırır.” Kendilik algımız muğlak ve güvensiz olduğu ve bu algı başkalarının tepkilerinden yansıyan imaja bağlı olduğu için, sahip olduğumuz nesneler aracılığıyla kim olduğumuz konusunda sağlam ve olumlu bir algı elde edebilmek amacıyla, başkalarının değer verdiği niteliklere sahip nesneleri sergilemeye devam edeceğiz.
Nesneler ve Benliğin Sürekliliği
Çoğu insan için ev, sadece işlevsel bir barınak değil, sahiplerinin bilincini düzenlemeye yardımcı olan ve onları alışılmış kalıplara yönlendiren, aşina olunan somut nesneler deposudur. Ev, yaşam serüvenindeki hem sürekliliği hem de değişimi temsil eden sembolik bir ekolojiye sahiptir ve bu sayede ele avuca sığmaz benliklerimize kalıcılık kazandırır, tam da Amerikalı ailelerin temsili bir örneklem grubu için ev eşyalarının taşıdığı anlamlara ilişkin bir araştırmada öğrendiğimiz üzere. (Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton, 1981)
Evi nadir sanat eserleri ve pahalı mobilyalarla dolu olan varlıklı bir avukat, sahip olduğu en özel nesnenin ne olduğu sorulduğunda, anketçiyi bodrumdaki çalışma odasına davet etmiş ve bir sandıktan eski bir trombon çıkarmıştır. Açıklamasına göre, üniversitede, hayatın henüz taze ve coşkulu olduğu zamanlarda bu enstrümanı çalarmış. Artık endişelerin ağırlığı altında ezildiğini ve ne zaman morali bozulsa çalışma odasına gidip birkaç parça çaldığını; böylece endişelerinin bir kısmının bir süreliğine ortadan kalktığını söylüyor. Dolayısıyla trombon, hem dikkati odaklamaya yardımcı olarak bilinçteki entropiyi azaltır, hem de eski anıları ve deneyimleri canlı bir şekilde geri çağırır; böylece sahibinin benliğine bir derinlik ve bütünlük hissi katar. Bu adam için pahalı sanat eserleri ve mobilya koleksiyonu, birer güç sembolü, statüsünün ve başarılarının göstergesi olarak işlev görüyordu. Ancak özel benliğinin en anlamlı sembolü trombondu; yalnızca bu alet, onu yeniden kendisiyle temasa geçirme gücüne sahipti.

Gençlerin ve yaşlıların, erkeklerin ve kadınların benlik algıları genellikle farklı nesneler aracılığıyla ifade edilir. Çalışmamızda, gençler için en önemli ev eşyasının müzik seti olduğunu ve bunu açık bir farkla televizyonun izlediğini, ardından da gitar veya trompet gibi bazı müzik aletlerinin geldiğini tespit ettik. Bunların hepsi, ister işitsel ister görsel olsunlar, düzenli bir uyarım yaratan unsurlardır, bu sayede zihnin odaklanmasına yardımcı olurlar. Müzik, ergenlik döneminde ruh halini düzenleyici bir unsur olarak özellikle önemlidir: Bu duygular bir gencin bilincini ele geçirmek üzere olduğunda, bir kaset çalmak, duygulara odaklanmasına ve onları nesnel bir bakış açısıyla değerlendirmesine yardımcı olur; müzik ve şarkı sözleri, dinleyenin şekilsiz özlemlerini yansıtır ve onlara somutluk ve meşruiyet kazandırır.
Yetişkinler için mobilya, tablolar, heykeller ve kitaplar, benliğe ilişkin başlıca anlam taşıyıcılarıdır. Bu nesneler, sahiplerinin değerlerini, beğenilerini ve başarılarını somutlaştırır. Yaşlılar için fotoğraflar, bilhassa en sık bahsedilen şeylerdir. Fotoğraflar, geçmişin simgeleri olarak işlev görür; aksi takdirde hafızanın labirentlerinde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak bir hayatın somut hatırlatıcılarıdır.
İnsanların evlerinde özel addettikleri nesneler, zaman içinde farklı yönlere işaret eder, kişinin benliğinin yaşına bağlı olarak önem kazanan farklı yönlerini ortaya çıkarırlar. Örneğin, ergenler neredeyse yalnızca o anki endişelerini yansıtan nesnelere, yani şu anda ve burada etkileşime girebilecekleri şeylere ilgi duyarlar. Şimdiki benlik ön plandadır ve onun başlıca ifade biçimi eylemdir. Ebeveynlerin ilgisi ise geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasında neredeyse eşit olarak dağılmıştır. Sahip oldukları bazı nesneler, geçmişteki yönlerini hatırlattığı için değerlidir: örneğin gençlik günlüğü, çok kullanılmış bir yürüyüş botu ya da daha önce bahsedilen avukatın trombonu gibi. Bu nesnelerin bazıları şu anda kullanılmakta olan şeylerdir ve bu nedenle benliğin gelişimindeki mevcut aşamayı yansıtırlar. Örneğin bir müzik aleti ya da kimi bitkiler. Ve bazı şeyler, sahiplerinin gelecekte başarmayı umdukları şeyleri sembolize ettikleri için önemlidir. Örneğin, yakında gerçekleşecek ve uzun zamandır beklenen bir Avrupa tatilini hatırlatan bir Fransızca gramer kitabı ya da sahibini gelecekte çevresel duyarlılığını eyleme dökmesi için teşvik eden bir çatı tipi güneş enerjisi toplayıcı montaj kiti.

Büyük ebeveynler için zamansal denge yeniden değişir; geçmişteki benliği en belirgin şekilde çağrıştıran, evin sembolik ekolojisidir. Geçmişte yapılanları ve olayları temsil eden nesnelerle ilişki kurmanın tercih edilen yolu, eylem yerine tefekkürdür. Ancak geçmişe vurgu yapmak, tamamen geçmişe dalmak anlamına gelmez; araştırmamızda, en yaşlı nesilden katılımcıların yüzde 97’si, günümüze ya da geleceğe işaret ettikleri için özel olan nesnelerden de bahsetmiştir.
Yaşamın seyri boyunca ilerlemeden kaynaklanan farklılıkların yanı sıra, bir cinsiyeti diğerinden ayıran pek çok örüntü de göze çarpmaktadır. Beklenebileceği üzere, erkekler benliklerini televizyonlar, müzik setleri, elektrikli aletler, spor ekipmanları, araçlar ve fotoğraf makineleri gibi aktif ve işlevsel nesneler aracılığıyla çok daha sık ifade etmektedir. Kadınlar ise, bakım ve koruma kaygısını yansıtan nesnelerden (ev bitkileri, tabaklar, cam eşyalar, fotoğraflar, tekstil ürünleri ve heykeller) dikkate değer ölçüde daha sık bahsederler. Günümüzde bile, erkeklerin ve kadınların kimliklerini temsil etmek için seçtikleri nesnelerde toplumsal cinsiyet klişelerinin hâlâ bu kadar yaygın olması dikkat çekicidir.
Nesneler ve İlişkiler
Kişiliğe kalıcılık kazandırmanın yanı sıra, ev eşyalarının en yaygın sembolik kullanımı, sosyal ağ içinde bireyi tanımlayan ilişkilere kalıcılık kazandırmaktır. Bu anlamda nesneler, bir kişiyi başkalarıyla bağlayan bağları temsil eder.
Bir kadın, bebeklerini emzirmek için oturduğu sandalyeye özel bir bağlılık duyar; bir erkek ise Meksika’daki balayı sırasında satın aldığı ve oturma odasının duvarında asılı duran deniz manzaralı tabloya keyifle bakar; fotoğraflar ise çocukların ve torunların büyüme sürecini belgelemektedir. Ancak özel nesnelerden varlığı hissedilenler sadece yakın aile üyeleri değildir. Evi dolduran nesneler, her türden akrabayı da akla getirir. İşte Elly Teyze’nin diktiği yorgan, büyükannemin doğduğu yatak, büyük büyükannemin ailesine ait porselen fincanlar ve daha da uzak atalarımızın adlarının yazılı olduğu İncil.
Evlerin en az dörtte birinde dostluklar da çeşitli nesnelerle anılmaktadır. Arkadaşları en sık hatırlatan nesneler ise tablolar, mobilyalar ve (plastik heykelcikler de dahil) heykeller.Evlerin beşte birinde, ev sahibinin benimsediği bir ideali yansıtan nesneler bulunur; bu amaca en uygun nesneler ise genellikle bilgelik, yaratıcılık ve cesaret gibi değerleri simgeleyen kitaplar; besleme, özen ve yaşama sevgisi gibi değerleri ifade eden bitkiler; ve müzik aletleridir. Etnik kökenler çoğunlukla tabak takımları, heykeller ve resimlerle; dini kimlik ise kitaplar ve heykellerle somutlaştırılır.

Üyeleri birbirlerine ve evlerine karşı güçlü olumlu duygular besleyen aileler, ortak bağları simgelediği için değer verilen pek çok eşyaya sahiptir. Çalışmamızdaki en “sıcak” on ailede, yedi koca eşleriyle ilgili özel nesnelerden bahsederken, “en soğuk” ailelerdeki on kocadan sadece biri eşiyle ilgili bir semboldan söz etti. Sıcak evlerde yetişkinlerin kendi ebeveynlerine, çocuklarına ve kendi çocukluklarına ait daha fazla sembolü vardır. İlişkilerin beşikten mezara kadar kesintisiz bir şekilde devam ettiği istikrarlı bir kültürde, maddi semboller aracılığıyla akrabalık ağındaki konumunu sağlamlaştırmaya lüzum olmayabilir. Ancak hareketli Amerikan toplumumuzda, bu unsurlar, kime ait olduğumuz bakımından kim olduğumuzu bize hatırlatmada önemli bir rol oynar. Röportaj yaptığımız genç bir kadın, sorularımıza küçümseyici bir tavırla yanıt verdi; “lanet olası bir materyalist” olmadığını, nesnelerin kendisi için önemi olmadığını ve yalnızca insan ilişkilerine önem verdiğini söyledi. Ancak, sonradan ne ailesi ne de arkadaşları olduğu ortaya çıktı. Genel olarak, evde anlam ifade eden eşyaların sayısı azsa, evin sahibi sosyal açıdan izole olma eğilimi gösteriyordu. Maddiyatçılığa olan bağımlılığımız, büyük ölçüde bilincin belirsizliğini nesnelerin sağlamlığına dönüştürme konusundaki çelişkili bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Beden, benlik duygumuzu tatmin edecek kadar büyük, güzel ve kalıcı değildir. Gücümüzü artırmak, güzelliğimizi pekiştirmek ve hafızamızı geleceğe taşımak için nesnelere ihtiyacımız var.
Bu işlevlere bakıldığında, iktidar nesnelerinin sadece en tehlikeli değil, aynı zamanda kıt kaynaklar ve işgücü açısından da en pahalı olanlar olduğu açıkça görülüyor. Hakimiyet ve üstünlüğü kanıtlamak için bazı şeylere ihtiyaç duyulduğunda, insani bedeller çok hızlı bir şekilde artmaya başlar. Buna karşılık, akrabalık ve bağları simgeleyen şeylerin genellikle ne kadar ucuz olduğunu görmek dikkat çekicidir. Anma, saygı ve sevginin simgeleri genellikle önemsiz bir maddi değere sahiptir ve bunlara çoğunlukla gönüllü olarak emek verilir. Dolayısıyla, bireylerin inşa etmeyi seçtikleri benlik türleri, maddi kültür ve bunu yaratmak için tahrip edilmesi gereken doğal çevre üzerinde büyük sonuçlar doğurur. Eskiden azizlerin benliklerini omuzlarına hafif bir pelerin gibi giydikleri söylenirdi. Artık bu gezegendeki her birimiz 4.000 pound TNT’ye eşdeğer bir yük taşıdığımıza göre, bu benzetmenin ne kadar anlamlı olduğunu anlayabiliyoruz.

Nesnelere olan bağımlılığı tedavi etmenin en iyi yolu, elbette bilinci disipline etmeyi öğrenmektir. İnsan zihinsel süreçleri üzerinde kontrol geliştirirse, düşüncelerini ve duygularını nesnelere dayanarak düzenli tutma ihtiyacı azalır. Gerçek anlamda zengin bir sembolik kültürün en büyük avantajı budur: İnsanlara, ruhsal entropiyi uzak tutan şiir, şarkılar, el sanatları, dualar ve ritüeller sunar. Bir Brahmin, zihnini doğru yolda tutmak için nesnelere ihtiyaç duymadığı için boş bir evde yaşamayı göze alabilir. Kültürümüzde matematikçiler, müzisyenler ve sembolleri ustaca kullanan diğer kişiler de nesnelleştirilmiş bilince bağımlılıktan kısmen kurtulmuş durumdadır. Bu içsel kontrolün nasıl sağlanabileceği konusunda daha fazla bilgi edinmek büyük bir ihtiyaçtır. Böylece nesneler, öncelikle birer yansımamız olmaktan ziyade tekrar araçlar şeklinde kullanılabilir; zira bu yansımalar, büyücünün çırağının yarattığı hizmetkarlar gibi, amansız bir gayretle efendilerini boğma tehlikesi yaratır.
Çeviren: Göksenin Salman
Referanslar
Arendt, Hannah. 1958. The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press.
Csikszentmihalyi, Mihaly. 1978. “Attention and the Wholistic Approach to Behavior.” In The Stream of Consciousness, edited by K. S. Pope and J. L. Singer, 335-358. New York: Plenum.
.—- 1982. “Towards a Psychology of Optimal Experience.” In Review of Personality and Social Psychology, vol. 2, edited by L. Wheeler. Beverly Hills, Calif.: Sage.
. — 1988. “The Ways of Genes and Memes.” Reality Club Review 1, no. 1:107-108.
Csikszentmihalyi, Mihaly, and Judith LeFevre. 1989. “Optimal Experience in Work and Leisure.” Journal of Personality and Social Psychology 56, no. 5: 815-822.
Csikszentmihalyi, Mihaly, and Eugene Rochberg-Halton. 1981. The Meaning of Things: Domestic Symbols and the Self. New York: Cambridge University Press.
Evans-Pritchard, E. E. 1940, 1956. The Nuer: A Description of the Modes of Livelihood and Political Institutions of a Nilotic People. New York: Oxford University Press.
Kubey, Robert W., and Mihaly Csikszentmihalyi. 1990. Television and the Quality of Life. Hillsdale, N.J.: Laurence Erlbaum.
Massimini, Fausto. 1989. “Psychological Evolution.” Paper presented at the Evangelical Lutheran Church of America meeting “Fear 2000 and Beyond,”St. Charles, Ill., March 30—April 2.
Renfrew, Colin. 1986. “Varna and the Emergence of Wealth in Prehistoric Europe.” In The Social Life of Things, edited by A. Appadurai, 141-168. New York: Cambridge University Press.
Warner, W. Lloyd. 1953. American Life: Dream and Reality. Chicago: The University of Chicago Press.


