Yerli ve Milli Bir Spor Olarak Türkiye’de Linç

Barış Aydın


… linç pratiği, memleketimizde, öteden beri insanlık dışı ve vicdana mugayir olmasıyla değil haklı öfkenin yerli yersiz coşmasından kaynaklı bir dozaj sorunu gibi telakki edilmiştir.


07/22 | Kitap

 

Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi, İstanbul, Birikim Yayınları, 2014 (3. Baskı)


Türkiye Devleti’nin kitleyi sevk ve idare tekniklerinin en dehşet vericisi olarak temayüz eden linç pratiği, memleketimizde, öteden beri insanlık dışı ve vicdana mugayir olmasıyla değil haklı öfkenin yerli yersiz coşmasından kaynaklı bir dozaj sorunu gibi telakki edilmiştir. Milli bünyedeki gayri milli ve ahlaki unsurların dozunu iyi ayarlamak kaydıyla tedhişinin, hicap duyulmaktan ziyade gerekli ve muteber olduğundan fazlasıyla emin olan devletluların müteessir olduğu tek konu bu işin adabıyla icra edilmeyişidir. Halbuki burada devletin zımnen göz yumduğu ve kimi zaman bir miktar fazlasına bile onay verdiği sınırlar içinde kalınsa, hem arzu edilen terbiye edici etki oluşacak hem de devlet otoritesine halel gelmeyecektir. Kitleyi bu anlamda denetlemek ve gemlemek ne yazık ki zordur ve bu müessir hadiseler adeta doğal afetmişçesine devletin bütün uyarılarına rağmen vuku bulmaktadır.


Memlekette sürekli diri ve cari tutulan genel teyakkuz halinin ara ara dizginlenemeyen bir öfkeye gark olduğu iddiası da mezkûr teyakkuzu siyasetlerinin mütemmim cüzü haline getirmiş mülki erkânın sıklıkla başvurduğu bir söylem kalıbıdır. Bu izahat çerçevesi, lincin büsbütün medeniyet yoksunluğunu işaret eden kan donduruculuğu karşısında, bu niteliğini perdelemeye dönük bir işlev görmesinin yanı sıra, kimi durumlarda onu, maruz görülmesi gereken nahoş bir hadise formunda normalleştirmeye de hizmet eder. Böylelikle lincin şeksiz şartsız bir kınama ve yeisin konusu olması da engellenir ve kimi zaman her ne kadar istenmese de hayatın olağan akışında zuhur edebilecek tasvip edilmeyen gündelik muzırlıklar içinde değerlendirilmesine kapı aralanır. Bu eşik bir kez aşıldı mı da şişeden çıkan cini geriye döndürmek mümkün olmaz ve bu gerçekten korkunç toplumsal cinnet hali hem sosyal hayatın hem de siyasal alanın arada ortaya çıkan, bazen taammüden kışkırtılan bir parçası hüviyetine bürünür.


Tanıl Bora da Türkiye’nin Linç Rejimi (TLR) başlıklı kısa fakat yoğun risalesinde linç sözlüğünün etimolojisinden bu feci toplumsal pratiğin nasıl olup da normal bir şeymişçesine sıradan kabul edilebildiğine ve bu doğallaştırma sürecinin hangi kamusal ve idari pratikler üzerinden yürütüldüğüne kadar hayli incelikli ve tafsilatlı bir analiz sunar. Sadece ülkemizden değil lincin temel bir yönetim konvansiyonu haline geldiği en müstesna örnek olan Nazi Almanyası’ndan da örneklerle mukayeseli bir izahat yapmaya özen gösterir Bora. Hemen sunuşta lincin sadece vuku bulanına değil niyet, girişim düzeyinde olanına dahi kahretmek ve ondan hicap duymak gerektiğinde ısrar eder ve o haliyle bile olsa linci “feci namussuz bir şey”[1] olarak damgalamak gerektiğini üzerine basa basa vurgular (TLR: 7).


Bora’ya göre biri İrlandalı, ikisi Amerikalı üç yargıç ile bir Amerikalı milis liderinin soyadından (Lynch) türetildiği düşünülen linç sözcüğünün hukukla bu irkiltici iltisakı, modern hukukun karanlık dehlizlerinde kullanılmaya devam eden zımni bir patikayı da aşikâr eder.


Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi, İstanbul, Birikim Yayınları, 2014 (3. Baskı).


Sözcüğün modern anlamıyla Amerikan İç Savaşı’nı müteakip beyaz üstünlükçü grupların Afrika kökenli Amerikalılara reva gördükleri şedit muameleyi tarif için kullanılıp yerleştiğine dikkat çeken Bora, ta o dönemde bile işinde gücünde muteber Amerikalıların iştirak ettiği kitlesel bir eylem biçimi olarak lincin belli bir meşruiyete dahi sahip olduğunu saptar. Bora’ya göre biri İrlandalı, ikisi Amerikalı üç yargıç ile bir Amerikalı milis liderinin soyadından (Lynch) türetildiği düşünülen linç sözcüğünün hukukla bu irkiltici iltisakı, modern hukukun karanlık dehlizlerinde kullanılmaya devam eden zımni bir patikayı da aşikâr eder. Bir diğer deyişle, Carl Schmitt’in egemene bahşettiği olağanüstü hal ilan ve uygulama yetkisi ile Giorgio Agamben’in modern iktidarın kimilerini keyfi biçimde ıskarta ilan edip çıplak hayata indirgediği belirsizlik mıntıkalarını da –tıpkı linç gibi– modern ­­hukuk devletlerinin tali yolları biçiminde değerlendirmek (TLR: 9), mezkûr uğursuz rabıtaya daha da sarahat kazandırır.


Buna mukabil hukuk devletinin ideal tanımının zinhar cevaz vermediği bu tali yolların bizatihi hukuk hüviyeti kazandırılarak zikredildiği bir vasatın cari hale gelmesine de olanca şiddetle karşı durmak ve linç hukuku gibi tabirlerin hassaten hukukun yokluğuna delalet ettiğini biteviye vurgulamak da elzem. Lincin her ne surette olursa olsun mazur görülmesi, doğallaştırılması, anlaşılabilir bir tepkinin ürünü addedilmesi, hukuksuzluğun hukuk olmasına, sürekli ve kalıcı bir olağanüstü hale kapıyı ardına kadar açar ve lafzen bile olsa hukuk devletinin bizzat kendisinin inkârı anlamına gelir. Sosyal medya linci, itibar suikastı, yargısız infaz gibi tanımlamaların yerli yersiz bol keseden zikredilerek popüler kültür dünyasının gözde yazıklanmaları haline gelmesi de lincin benzersiz kötülüğüne dönük hakiki bir öfkeyi perdelediği gibi toplumsal hayatı büsbütün berhava eden mahiyetini de sahih bir infialin nesnesi olmaktan çıkarmaktadır.


Anonim bir kitlenin içinde, linç mağdurunun kendisiyle herhangi bir bağı olmasa dahi kitlesel bir akıl tutulmasının tetiklemesiyle suç, günah, ar-haya, vicdan gibi mefhumları askıya alarak oradaki şiddet orjisine coşkuyla iştirak eden insanların bu korkunç vaziyeti de modern siyaset erbaplarınca soğuk siyasal mühendislik hesaplarında teknik bir detay olarak yerini alır. Cümle sosyal bilim disiplinlerinde linç türünden kitlesel şiddet olgusunun ayrılmaz refiki olarak hemen peşi sıra zikredilen güruh sözcüğü de iştirakçi kitlenin amorf ve beş benzemez niteliğini aşikâr ettiği gibi, buradaki günah keçisi uğrağına da göz kırpar. Lincin en dehşet verici tarafı hiç de öyle kara kalabalıktan müteşekkil bir it kopuk topluluğundan ibaret olmayıp bizzat işinde gücünde muteber vatandaşların bu kitlesel histerinin içinde güruhlaşmasında, barbarlaşarak insanlıktan çıkmasında kendini gösterir. Bu anlamda linç en çıplak haliyle medeniyetten nasibini almamak anlamındaki medeniyet kaybının işaretidir ve gündeliğin bir parçası olarak olağanlaşması, skandal kabilinden değerlendirilmemesi de mezkûr topluluğun müşterek bir ufku paylaşma anlamında toplum olma hususiyetinin de yitimi anlamına gelir (TLR: 11-12).


Devlet erkânının, muteber saymadığı kişilere dönük linç ya da linç girişimlerini tahrik olma hakkı çerçevesinde anlamaya çalışıp neredeyse hoşgörmesi, hatta bu güruha yarı resmi milis kuvveti muamelesi yapması, Türkiye’deki meselenin tahmin edilenden daha derin kökleri olduğunu ortaya koyar.

Nihal Atsız ve Necip Fazıl Kısakürek gibi Türkçü ya da İslamcı ön-faşist kanaat önderlerinin kullandığı, modern masallarla iğdiş edildiğini iddia ettiği kitleyi medeni cesaret adı altında milli seciyenin korunması için müteyakkız olmaya ve bünyedeki habis urları kesip atmaya çağıran şedit ve saldırgan dil de lincin popüler muhayyilede yerleşik bir kitle tepkisi olarak düşünülmesine can suyu veren bir işlev görmüştür. Sadece dünyada değil Türkiye’de de otuzlu ve kırklı yılları domine eden ırkçı milliyetçilik dönemin ruhuyla da rezonans halinde kitle kültürünün mesamelerine kazınmış ve “faşist ahlak, milli-toplumsallığın hayatiyetini, kandaş ilkel topluluğun güdü ekonomisini canlandırmakta bul[muştur].” (TLR: 12) Burada tedavüle sokulan ahlak (!) da yer yer gündeme getirilen, başvurulmasından yahut vukuundan pek hazzedilmese de kitlenin anlaşılabilir öfkesinin şık olmayan bir tezahürü olmanın ötesine geçip artık iyiden iyiye dizgin tutmaz hale gelmiştir. Bu haliyle havsala almayacak bir korkunçluk olarak kıyamet alameti sayılması gerekirken linç pratiği daha çok, devlet otoritesine muhalefet anlamında sıkıntıyla karşılanmış ve esasen bu yönüyle endişe kaynağı sayılmıştır.


Devlet erkânının, muteber saymadığı kişilere dönük linç ya da linç girişimlerini tahrik olma hakkı çerçevesinde anlamaya çalışıp neredeyse hoşgörmesi, hatta bu güruha yarı resmi milis kuvveti muamelesi yapması, Türkiye’deki meselenin tahmin edilenden daha derin kökleri olduğunu ortaya koyar. Vatandaşın canına malına göz diken başıbozuklara karşı onların da tabiatıyla karşı koyacağını beyan eden devletlu açıklamalarının bu türden tepkileri olağan ve normal hale getirmeye kapı aralamaktan çok, o kapıyı ardına kadar açtığını göz önünde bulundurmak gerekir. Memleket sathı mahallinde bu türden hoşgörülerin birikimli etkisi ise “bir kriz idaresi ve olağanüstü hal yöntemi olarak linçin” kullanışlı ve sık başvurulan bir yönetim konvansiyonu niteliği kazanmasıdır (TLR: 15).



Sabık Demokrat Parti iktidarının suç dosyasını kabartarak 27 Mayıs öncesinde memleketin manzarayı umumiyesinin fenalığını daha da cilalamak maksadıyla bile olsa Türkiye Devleti’nin linç meselesini genel hukuki kaideler dairesinde kovuşturmayı gerektiren bir suç olarak telakki ettiği tek vaka 6-7 Eylül Olayları’dır. Yine de yargılama esnasında esas sorunun kitlenin, hükümetin siyasal çıkarları için küçük çaplı bir şiddet dozuyla harekete geçirilmesi değil yapılan işin daha önceki usturuplu eylemlere nazarla devlet aklının çizdiği sınırların dışına taşması olduğu vurgusu da es geçilmez. Tek Parti döneminde cereyan eden Razgrad, Hatay ve Vagonli hadiselerinde devletin cevaz verdiği sınırların dışına çıkmadan resmi siyasete destek veren miting ve toplantılardaki kitle, o dönemde şiddet tekeli konusunda şimdiye göre daha da hassas olan Türkiye Devleti açısından örnek bir işe imza attıkları gerekçesiyle takdire şayan bulunur (TLR: 22-24). Buna mukabil aynı dönemde gerekçeleri itibarıyla haklı öfkelere dayansalar da neredeyse pogroma varacak çapta şirazeden çıkan Tan Baskını ve Trakya Olayları’nın menfi örnek kabilinden bile olsa katiyetle zikredilmemesi, devletin o dönemki yekpare toplum hülyası açısından gerekirse linç silahının kullanılmasının, makul ölçülerde olduğu sürece pek de sorun olmadığını işaret eder.


Burada temel sıkıntı esasen siyasal hedefler için kitlenin manipülasyonu değil nasıl ve hangi yolla etkin bir biçimde kullanılacağına dair know-how eksikliği nedeniyle ortaya çıkan nahoş görüntülerdir. Dönemin bürokratları da oldukça soğukkanlı birer güvenlik mühendisi edasıyla gerektiği ölçüde kitlenin galeyana getirilmesinin faydalı olacağından, fakat öncelikle mezkûr yığının böylesi bir nümayişe titizlikle hazırlanması gereğinden dem vururlar. Kıbrıs meselesi özelinde, Yunanların benzer kitlesel gösterileri uluslararası kamuoyunu lehlerine çevirmek bakımından hayli efektif kullandığını, buna mukabil buradaki nümayişlerin dünya çapında lehte bir yankı uyandırmadığı gibi içeride de ciddi bir asayiş sorununa yol açtığı eleştirisi yapılır. Bir diğer deyişle kamuoyunu etkilemek için kitlenin seferber edilmesi makul ve gerekli iken bu pratiğin icrasındaki cari tecrübe ve ehliyet noksanlığı nedeniyle istenilen etkinin ortaya çıkmaması ve hareketin de şirazeden çıkması hoş değildir (!) (TLR: 25-28).


Dönemin örneklerinde nispeten mutedil bir dille yahut utangaç bir mahcubiyetle anılan hadisenin bugünlere gelindiğinde bizzat o kurumun başkanlığını yapan zat tarafından muazzam ve başarılı bir özel harp dairesi operasyonu olarak taltif edilmesi, durumun daha da vahim bir hale geldiğinin irkiltici bir emaresidir. Zamanın ruhuyla beraber devletin kitle siyaseti ve manipülasyon tekniklerinde salt korkutma ve sindirme odaklı ikazın yerine, gerekirse kan dökmeyi de içeren bir linç seçeneğinin devreye sokulduğu gözlemlenmektedir. Daha da acayibi Adnan Menderes’in olayın savunmasını yaparken zahirdeki linçten ziyade batındaki vatanperverlik ve siyasi dehaya (!) odaklanmak gerektiği yönündeki vurgusudur (TLR: 28-30). Menderes’in bu temennisi ileriki yıllarda karşılığını bulmuş ve sabık iktidarı karalamak maksatlı bile olsa linci ciddi bir suç delili sayan bu yaklaşım, kadük kalarak “kalıcı bir kazanıma dönüşeme[diği]” gibi giderek doğal bir tepki şeklinde kodlanıp, müesses bir faşizme göz kırpan bir tür sarkaç işlevi görmüştür.


Devletin, kımıl zararlısı türünden tarif ettiği gayri milli unsurlara karşı elindeki şiddet tekelini uygun gördüğü ya da bizzat galeyana getirip örgütlediği sivil halka devretmesi yahut bu seçeneği Demokles’in kılıcı misali sürekli gündemde tutması faşizmin bütün ideolojik ve pratik müktesebatının her dem taze kalmasını beraberinde getirir. Bu sarkacın hep hazır ve nazır olduğu bir siyasal atmosferde, kitlenin sorunları kendi imkânlarıyla çözmeye yönelik şedit istidadı “nahoş” hadiselere yol açsa bile tabii bir tepkinin ürünü olarak zımnen de olsa makul görülür. Siyasal varlığını bizzat bu faşist sarkacın güya sivil tarafının temsilcisi olmaya borçlu olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) son yıllardaki linç hadiselerinde kendisini siyaseten, tavşana kaç tazıya tut minvalinde bir tavırla duyarlı kitleye itidal çağrısı yapan bir mutedillik timsali ya da bu yönüyle böylesi kitlesel hezeyanların önünde bir tür supap olarak konumlayıp pazarlaması da dikkate değerdir. Bir diğer deyişle “‘Milli öfkeyi’ seferber edip bir noktada kontrol altına almak; bir linç potansiyeli oluşturup ‘bir noktada’ veya ara ara bunu gemlemek, faşizmin sarkacıdır.” (TLR: 33)


Her türlü acının kendinden menkul bir vakar gösterisi gibi sunulup tez elden ve sürekli surette intikam diline tahvili de toplum olma hususiyetlerini dinamitleyen zehirli bir militarist lisanı, cari siyasal ve toplumsal iletişim biçimi haline getirir. Bu yastan kaçma hali ayrıca, bizzat kendi acısıyla bile sağlıklı bir ilişki tesis edemeyen mezkûr kitlede, başkalarının acılarıyla bırakın duygudaşlık kurmak, onların varlığını bile zül addeden müthiş bir sinizmi, hatta küçümsemeyi hâkim kılar.

Sürekli kaşınan milliyetçi teyakkuzun muteber bir kamu yönetimi konvansiyonu haline gelmesi, sahih anlamda politikanın tümden gündemden çekilmesi anlamına geldiği gibi, bizatihi devletin, daha da mühimi kendini ortak bir gelecek ufkuyla tanımlamak anlamında toplum olma hasletinin de inkârıdır. Yine Bora’ya dönersek “tek bağı kendi ‘biz’liğinin üzerine kapanıp aidiyet yemini törenleri yapmak haline gelen, intikam peşinde bir linç güruhuna dönüşen bir toplumun, her şeyden önce toplum olma vasfı (‘millet’ de diyenler olabilir) tahrip olur.” (TLR: 35) Her türlü acının kendinden menkul bir vakar gösterisi gibi sunulup tez elden ve sürekli surette intikam diline tahvili de toplum olma hususiyetlerini dinamitleyen zehirli bir militarist lisanı, cari siyasal ve toplumsal iletişim biçimi haline getirir. Bu yastan kaçma hali ayrıca, bizzat kendi acısıyla bile sağlıklı bir ilişki tesis edemeyen mezkûr kitlede, başkalarının acılarıyla bırakın duygudaşlık kurmak, onların varlığını bile zül addeden müthiş bir sinizmi, hatta küçümsemeyi hâkim kılar.


Türkiye’de bilhassa solcular, Aleviler, Kürtler, eşcinseller ve sair murdar sayılan toplumsal gruplara yönelik linç pratiği, kolluk kuvvetlerinin nezareti ve hatta kucaklayıcılığında belli bir rutin dahilinde icra edilmektedir artık. Linççi güruhu, öldürme boyutuna varmayan fiziksel darpları da hoşgörecek çapta müşfik bir edayla kucaklayan, resmi görevi nedeniyle aslında benzer duyguları paylaştığı kitlenin heyecanına ortak olamayan, buna mukabil lince maruz kalanları da bu mümtaz kitleyi salt varlıklarıyla bile olsa galeyana getiren tahrikçiler olarak yaftalayan bir kolluk kuvveti müdahale pratiği, bu türden olayların genelgeçer idare tekniğidir. Bir diğer deyişle Türkiye’de devletin çizdiği sınırların dışında hareket etme temayülündeki toplumsal gruplara yönelik terbiye edici bir yönetim teknolojisi olarak lincin oldukça muteber ve sıklıkla başvurulan bir metot olması, Nazi Almanyası’nın muhalifler ve bilhassa Yahudilere karşı başvurduğu linç siyasetini fazlasıyla anımsattığı gibi, Bora’ya göre bu iki yaklaşım arasında ders niteliğinde önemli paralellikler vardır.


Yer yer başvurulan bir araç olmaktan ziyade artık yersiz müzakereler ve laf ebeliğine dönüşmüş cari siyasete karşı esas meselenin erkekçe ortaya konulması olarak şiddet, Naziler için politikanın bizzat kendisini ifade ediyordu. Böylelikle milli bünyeye zararlı bütün unsurların mütecessim hali olarak Yahudilere karşı “Almanlığın kutsal öfkesi”nin zincirinden boşanması, memleketin kirden pastan arındırılmasının temel yoluna dönüşmüştü. Devlet erkânının muhtelif yazı ve konuşmalarında sıklıkla zikrettiği Yahudi nefretine ve konumları gereği Yahudileri açıktan imha çağrısı yapmaktan imtina ettiğine fazlasıyla kani geniş kitleler, durumdan vazifeyi hızla çıkarmış ve önlerinde açılan bu geniş hareket sahasını tepe tepe kullanmışlardı. Bir diğer deyişle Bora’nın Nazilerin linç siyasetiyle ilgili önemli bir araştırmaya imza atan Michael Wildt’e referansla vurguladığı gibi, Carl Schmitt’in politik egemenliği “istisna ve olağanüstü hali tayin etme gücü” biçiminde tanımlamasının farklı bir uyarlamasına dayanarak Nazi Devleti’nin Yahudilere yönelik milli öfkeyi serbest bırakması ya da gerekli olduğunda bizzat örgütlemesi, linççi güruha bir tür aşağıdan yukarı olağanüstü hal ilanı yetkisi bahşetmişti (TLR: 45-46).


Yeni rejimin şiddet yoluyla inşasında her şeyi devletten beklemeyen Alman halkının bu canı gönülden desteği karşısında devlet ricali de bazıları günlerce süren yüzlerce irili ufaklı saldırıyı münferit eylemler (einzelaktionen) olarak raporlayıp saldırganlara herhangi bir cezai işlem uygulamadığı gibi mağdurlara yönelik de koruma amaçlı gözaltı (schutzhaft) yaparak çoğu durumda onları suçlu çıkarıyordu (TLR: 47). Halkın tümüne şamil kılınan geniş çaplı paramiliter ağ, iktidarın pekiştirilmesi sonrası sorun teşkil etmeye başlamış, restorasyon döneminde demokratikleştirilen devletin şiddet tekeli yeniden sahibine verilerek linç şenliklerinin yerini ihbarcılık furyası devralmıştı. Böylelikle aşağıdan yukarı olağanüstü hal, devlet eliyle kalıcılaştırılan sürekli bir olağanüstü hal rejiminin vesilesi sayılmış, linç orjileriyle pişip yetkinlik kazanan vatandaşlar da bu meziyetlerini muhbirlik yoluyla sürdürmeye gönül indirmişlerdi[2] (TLR: 52-53).


Her ne kadar tarihsel bir uyumsuzluk olsa da Türkiye’de hükümetin yeni bir siyasal sistem inşası adına kendi kitlesini harekete geçirme biçimi ve bu süreçte izlediği güzergâh bakımından ilk bakışta bile fark edilebilen Nazilerle benzerlikler, Bora’nın isabetle ifade ettiği gibi “insanlık namına utanç” vericidir (TLR: 53). Şiddet tekelinin mutlak sahibi olmak manasında kimi yapısal farklılıklardan bahsedilebilse de bu farkın, devletlerin neoliberal dönemde eğitim ve sağlık gibi sosyal yüklerinden arınarak artık tümden jandarmalığa soyunmasından ileri geldiğini de söylemek gerekmektedir. Devletin salt güvenlik vasfıyla temayüz ettiği bu tarihsel evredeyse politik hükümranlığı elinde bulunduran erkin, makbul saymadığı toplumsal gruplara yönelik baskı ve şiddetin dozunun giderek arttığı ve hatta bu ultra güvenlikçi tarzın artık genel vasatı teşkil etmesinin sürekli bir olağanüstü hal talebi ya da tesisinin gerekçesini oluşturduğu da bir başka vakıadır. Neoliberal devletin güvenlikçi boyutuyla hızla eklemlenerek şiddeti taşeronlaştırmak ya da demokratikleştirmekte bir beis görmeyen Türkiye Devleti’nin bu yöneliminde, geçmişten tevarüs ettiği ve bir hesaplaşma, yüzleşme şöyle dursun bilakis unutma, unutturma ve hatta aklama, hoşgörme istidadında olduğu ciddi linç tecrübesinin payı kuşkusuzdur (TLR: 54-55).


Linç bahsinde dünyadan da kimi örnekler veren Bora, ciddi bir iç savaşın yarattığı çürümenin barış sonrasında bile etkilerini hissettirdiği Guatemala örneğini vererek kitleleri alabildiğine militarize etmenin bir hayli vahim sonuçları olduğunu bütün açıklığıyla gösterme gayretindedir. Bilhassa kırsalda devletin zayıf kolluk kuvvetleri ve yozlaşmış devlet kurumları karşısında eski paramiliter unsurların kitle içindeki her türden ihtilafı doğrudan linç yoluyla çözmeyi normalleştirmesini, kırsaldaki yerli nüfusun geleneksel âdetlerine bağlayan fazla Batı merkezli mitin yanlışlığına da dikkat çeken Bora, burada sorunu esasen, iç savaşın hem geleneksel kurumları hem de devlet kurumlarını paramparça etmesine bağlamak gerektiği kanaatindedir. Misal İsrail’de, Filistinli Araplara yönelik sistematik bir yıldırma, saldırma politikası güden İsrailli militan yerleşimcilerin bu tavrının da İsrail kolluk kuvvetleri tarafından anlayışla ve hatta kimi zaman sitayişle karşılandığını belirten Bora, nadiren de olsa kovuşturulmaları durumundaysa bu yerleşimcilerin, kendilerini barış ve huzurun temini için devlete refakat ettikleri iddiasıyla savunduklarını dile getirmektedir (TLR: 62-63).


Gezi de Türkiye Devleti’nin mutat linç pratiklerinin dört başı mamur bir biçimde eksiksizce icra edildiği ve ibreti alem olsun diye Ali İsmail Korkmaz cinayeti gibi korkunç işlerin cereyan ettiği bir vaka olduğu gibi ülkedeki linç istidadının hükmünü halen sürdürdüğünün de önemli bir kanıtı olarak kendini gösterir.

2008’deki ilk baskıda yer almayan ve ilkin -bu çalışmada da kullandığımız- 2014 tarihli baskıda yer verilen “‘Gezi’ Linçleri” başlıklı bölümdeyse Bora, Türkiye tarihindeki ender devrimci uğraklardan birini temsil eden heyecan verici bir toplumsal olay olarak Gezi’nin, hükümet kanadında da aynı oranda bir karşı teyakkuzu tetiklediğini vurgulayarak söze başlar. Buradaki sahih politik kalkışmanın etkilerinin fazlasıyla farkında olan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, meseleyi hızla bir asayiş sorunu olarak kodlayıp şiddetli bir devlet müdahalesiyle mukabele eder ve kendi kitlesini de adeta bir milis gücü gibi kullanmaktan çekinmez. Memleketin dört bir yanında Gezi eylemcilerine, bu kez sadece polis nezaretinde değil bizzat polislerin de iştirakiyle örgütlü ya da örgütsüz saldırılarda bulunulur ve böylelikle hep murat edilen millet-devlet bütünleşmesi tesis edilmiş olur. Bir diğer deyişle Kasımpaşalılar vb. gibi sivil milislerle bizzat sivil polislerin linç pratiklerinde müştereken iş görmesi de iki sivil (!) grubun arzulanan tevafuku olarak taltif edilir ve bu milis kitle sadece linç pratiğiyle değil sivil ya da resmi polise verdiği moral destekle de önemli bir işlev görür. Bora’nın deyişiyle “Polisin sadece ‘yasaları çiğneyen vatandaş’ gözüyle görmeyip siyaseten ve ahlaken kötü, hain, düşman gözüyle baktığı insanlara bu ideolojik damgalamanın yüklediği nefretle şiddet uyguladığı durumlar, açıkça linç karakteri arz eder.” (TLR: 75) Bu anlamda Gezi de Türkiye Devleti’nin mutat linç pratiklerinin dört başı mamur bir biçimde eksiksizce icra edildiği ve ibreti alem olsun diye Ali İsmail Korkmaz cinayeti gibi korkunç işlerin cereyan ettiği bir vaka olduğu gibi ülkedeki linç istidadının hükmünü halen sürdürdüğünün de önemli bir kanıtı olarak kendini gösterir.


Sonuç olarak Tanıl Bora bu kısa fakat doyurucu risalesinde, her türden mağduriyet için artık yerli yersiz bol keseden kullanılarak gündelik dile de pelesenk olan lincin, ne denli korkunç bir medeniyet ve haysiyet kaybına tekabül ettiğini hem teorik hem de pratik örnekler üzerinden muazzam bir vuzuhla ortaya koymuştur. O güne kadar müstakilen bir araştırmanın konusu olmanın uzağında kalan bir meselenin aslında ciddi tarihsel, siyasal ve toplumsal kökenleri olduğunu vurgulayan Bora, lincin son derece olağan bir sevk ve idare tekniği olarak sürekli devreye sokulduğu ya da hazır tutulduğu bir siyasal-toplumsal vasatın, kolaylıkla faşizme meyledebileceğine de bütün açıklığıyla dikkat çekmiştir.


 

[1] Tanıl Bora ve Levent Cantek beraber derledikleri Linç Öyküleri (İletişim Yayınları, İstanbul: 2016) kitabına yazdıkları sunuş yazısında, Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında geçen bu ifadeyi zikrederler (s. 8).

[2] Bu anlamda Türkiye’de son yıllarda özellikle Twitter üzerinden yapılan muhalif nitelikteki paylaşımların altına @EmniyetGM etiketlemesi yapmak da benzer bir muhbirlik pratiğinin burada da giderek yaygınlaştığı işaret etmektedir.