Hatırlama Humması: Arşiv Hastalığı
- 21 Tem
- 8 dakikada okunur
Saliha Türker
Cinsiyetlendirilmiş bir arşiv gerçekliğin kodlarına da elbette kaçınılmaz olarak kendi epistemolojik konumlarını dayatacaktır. Bu sebeple Derrida Arşiv Hastalığı boyunca Sigmund Freud’a ve psikanalize döner çünkü Derrida’ya göre psikanaliz, bizzat psişik arşivin, belleğin ve bastırmanın teorisidir.
07/26 | Kitap

Jacques Derrida’nın Arşiv Hastalığı, arşivi tarihin nasıl inşa edildiği, hatırlandığı ve unutulduğu üzerine kurulu politik ve psikolojik bir yapı olarak ele alır. Derrida’ya göre arşivleme süreci, bilgilerin seçilmesi ve muhafaza edilmesiyle iktidarın en güçlü araçlarından biri haline gelir. İnsanın kökene dönme ve her şeyi eksiksiz saklama arzusu ile bu süreci dondurup yok etme türünde patolojik eğilim arasındaki gerilimden doğan arşiv hastalığı, belleğin korunması ile yok olması arasındaki çatışmalı alanı temsil eder. Dolayısıyla arşiv, neyin hatırlanıp neyin unutulacağına karar vererek geleceğin nasıl kurulacağını belirleyen etik bir sorumluluk sahasıdır; bu bağlamda arşivler, mahrem ile kamusalın, teknolojik belleğin ve tarihsel iktidarın sürekli yeniden yazıldığı dinamik ve anarşivik süreçlerdir.
Derrida eserin hemen başında, arşiv kavramının kökeni ile işleyişi arasındaki yapısal kopukluğa ve bu kavramı tanımlama çabamızın neden sürekli bir yetersizlik hissine mahkûm olduğuna dair derin bir paradoksu işaret eder. "Arşiv" sözcüğünün kökeninde yer alan arkhè (başlangıç, otorite, köken) kavramına odaklanarak, arşivin, bilginin hem doğduğu hem de yitip gittiği bir sınır olduğunu savunur. Arşiv, Derrida’nın tarifiyle, içine aldığı bilgiyi hafızasında barındırma iddiası taşır; ancak bu barındırma eylemi, aslında bilgiyi kökeninden, diğer bir deyişle, canlı, akışkan ve bağlamsal halinden koparıp onu dondurmak anlamına gelir. Arşivleme eylemi, bir şeyi geleceğe aktarmak adına yapıldığı için aslında onu hatırlatma iddiasındadır; fakat bir nesneyi arşive hapsettiğimiz anda, onun canlılığını elinden alır ve onu erişilebilir ama ölü bir veri haline getiririz. Dolayısıyla arşivlemek, bir bakıma bilginin kendi bağlamı içindeki canlılığını unutmasını sağlamaktır. Arşivin, kendisini barındıran bellekten uzakta durması, verinin orijinal anlam dünyasından koparılıp nesneleştirilmesine işaret eder; arşiv, tarihi korumak isterken aslında onu kendi müdahalesiyle dönüştürür ve gerçeğinden uzaklaştırır. Bu yüzden arşiv kavramını tesis etmek veya ona dair tutarlı bir yorum getirmek oldukça zordur. Biz "arşiv" sözcüğünü kullanarak onu tanımlamaya çalıştıkça, o zaten kendi doğası gereği hem korumayı hem de silmeyi barındıran, hem otoriteyi hem de kaybı içinde tutan kaygan bir zemine dönüşür. Arşiv, kendi içerisinde bir boşluk taşır; ona yüklediğimiz her şeyi saklama arzusu ile aslında neyin dışarıda bırakıldığının belirsizliği, bu kavramı tanımlamaya yönelik her türlü çabayı sonuçsuz bırakır. Bu da Derrida için arşivi kendi anlamını sürekli kendi içinde erozyona uğratan, tesis edilmesi imkansız ve yorumlanması güç bir dilsel ve politik fenomen olarak incelemeye değer kılar.

Arşiv" kelimesinin etimolojik kökenindeki arkheîon (yöneticilerin konutu), arşivin başlangıçta kamusal bir idari alanla, yani iktidar sahiplerinin eviyle eş anlamlı olduğunu gösterir. Derrida böylece, arşivin, bilgi, yasa ve iktidarla doğrudan iç içe geçtiği bir iktidar merkezi olması üzerinde durur. Arşivin, yönetenlerin (arkhonların) evinde yer alması, bilginin özel ile kamusal arasındaki muğlak sınırda korunduğunu ve bu verinin meşruiyetinin doğrudan iktidarın fiziksel varlığına dayandığını kanıtlar. Arkhonların rolü bu noktada kritik bir dönüşüm geçirmiştir. Onlar bir zamanlar belgelerin basit bekçileriyken, şimdi yasanın yorumcuları olmuşlardır. Derrida, bu tarihsel veriden hareketle arşivin hermeneutik bir otorite alanı olduğunu vurgular. Arkhon, belgeye erişimi yönetirken aynı zamanda ona bir anlam atfetme ya da yasayı konuşturma yetkisini de elinde tutar. Bu durum, arşivin içerdiği bilginin onu yorumlayan otoritenin bakış açısıyla şekillenen, sürekli yeniden üretilen bir yapı olduğunu gösterir. Bu sayede arşiv bugünün ve geleceğin yasasını inşa etme işlevini üstlenir. Üstelik bunu da zamanda belirli biçimlerde konumlanarak gerçekleştirir. Arşiv, yasanın kaynağına yani başlangıcına ya da arkhê’sine tekrar tekrar geri dönerek bugünü meşrulaştırır. Dolayısıyla arşiv, yasanın cisimleştiği ve sürekli olarak tekrarlandığı yerdir; arkhonların koruyuculuğu ve yorumu sayesinde arşiv, ölü bir belge yığını olmaktan çıkarak, toplumsal düzenin ve siyasi iktidarın sürekli canlı kalan bir parçası haline gelir. Ama bu canlılık aynı zamanda arkhon’a da adeta mutlak bir canlılık verir, onu şimdiki zamanda mutlaklaştırır.
İşte Derrida, burada bir süreç halinde birbirini doğurup türeten çelişkileri takip eder. Arşivin yer ile kurduğu ontolojik ilişkiyi ve bu yerin toplumsal statüsünü yapıbozuma uğratır. Arşivin bir "mesken" veya "ikametgâh" olarak tanımlanması, onun aidiyet ve otorite üreten bir konum ve fiziksel alan olduğunu vurgular. Arşiv, bir hükümdarın veya kurumun evinde muhafaza edildiğinde, bilginin mahrem ve kişisel olanla, yani özel alanla bir tür kamusallığı birleştirdiği bir ara yer oluşur. Yine de Derrida arşivin kamusallaşmasının otomatik olarak bir şeffaflaşma anlamına gelmediğini söyler. Arşivin kamusal bir yere ya da devletin resmi kayıt alanına taşınması, belgenin artık herkesçe bilinebilir olduğu anlamına gelmez. Aksine, arşivin kamusallaşması, otoritenin kendi gizliliklerini veya seçilmiş bilgilerini meşru bir düzen içerisine yerleştirmesi demektir. Kurumsal geçiş, bilginin üzerindeki sırrı kaldırmak yerine, o sırrı resmi bir statüyle koruma altına alır. Dolayısıyla Derrida, arşivin ikametgâh değiştirmesini, özelden kamusala geçişini, bilginin demokratikleşmesi veya aydınlanması gibi okumamamız gerektiğini savunur. Arşiv, kamusal alana girdiğinde de kendi ev mantığını, yani bir şeyleri saklama, belirli bir otoriteyle yönetme ve yorumu tekelinde tutma prensibini beraberinde getirir. Arşivin kamusallaşması, gizliliğin, kurumun kendi yasalarıyla yeniden tanımlanması ve meşrulaştırılmasıdır.

Arşivin işlevi heterojen olanı yani farklı, dağınık, bölük pörçük olanı homojen hale getirmektir. Arkhonsal güç, arşivdeki tüm unsurları birbirine bağlayarak onları ideal bir biçimleme içerisinde eşzamanlı kılar. Bu anlamda arşiv, tarihe veya bilgiye dair parçaları alıp, onları tek bir sistemin parçasıymış gibi birbirine mühürler. Derrida'nın "birlikte-imzalama" olarak adlandırdığı bu edim, kanıtın ya da yazılı belge niteliğinde herhangi bir unsurun anlamını, yerini ve hiyerarşisini belirleyen iktidarın, parçalar üzerine attığı ortak imzadır. Bu sürecin temelinde, arşivin içinde mutlak bir ayrıştırmanın yasak olması yatar çünkü arşivin varlık sebebi, her şeyi bir araya getirmek ve sınıflandırmaktır; eğer bir şey sistemin dışına kaçarsa veya sınıflandırılamaz bir esrar olarak kalırsa, bu durum arkhonsal gücün parçalanması veya düzenin işlemez hale gelmesi anlamına gelir. Arşiv, her şeyi birbirine bağlayan, her şeyi bir sistemin içine hapsetmeye çalışan mutlak bir toparlama çabasıdır. Derrida da bu tezden hareketle, arşivin iktidar mekanizmasını her şeyi bir sistemin içine dahil etme arzusu dolayımıyla okur. Arşivdeki teminat, güvenliğin ötesinde, her parçanın sistemin genel birliğine hizmet etmesini sağlayan politik bir “birlikte-imzalama"dır (consignatio). Arşiv, parçaların kendi özerkliğini veya sisteme sığmayan yanlarını yok eder; hepsini merkezi bir iktidarın yorumuyla, birlik halindeki bir idealin kapsamına alır.
Burada imza, sadece bir ismin yazılması değil, bir otoritenin ve bir sistemin kurucu edimi olarak tanımlanır. Bu ilişkide imza farklı tarzda katmanlarda işler. Kurucu otoritenin mührü olarak imza; arşivin içine giren her verinin, arkhonsal güç tarafından onaylandığını gösterir. Bir belge arşive girdiği an, oradaki merkezi mantığa göre imzalanmış olur; yani artık o belge, kendi başına bağımsız bir anlamdan ziyade, kurumun genel sistemine ait bir parçaya dönüşür. İmza, belgenin orijinal bağlamını silip onu kurumun malı haline getiren bir mühürdür. Bir diğeri, birleştirici bir sistem olarak imzadır; dağınık ve heterojen olan parçaları tek bir eşzamanlılıkta toplama edimidir. Derrida için con-signatio, çok sayıda farklı işaretin veya belgenin, tek bir iktidar tasarımı altında, sanki birbirini tamamlıyormuş gibi bir araya getirilmesidir. Burada imza, parçaları tek bir bütün (ideal konfigürasyon) olarak imzalayan iradeyi temsil eder; arşivdeki her şey, bu merkezi imzanın altında bir hiyerarşiye girer. Yine bir başkası ise temsil ve sorumluluk olarak imzadır. Bu da arşivin geleceğe yönelik taahhüdünü belirler. Arkhon, arşivi imzalarken aslında yasayı koruyacağına ve bildireceğine dair bir söz verir. Bu imza, geçmişin bilgisini bugünün yasası haline getiren ve geleceği bu yasa üzerinden kurgulayan bir "birlikte-imzalama" edimidir. İmza burada, bilginin mahremiyetini ve onun kamu adına nasıl yorumlanacağını belirleyen, hem yasal hem de hermeneutik bir sorumluluk üstlenme halidir. Böylece imza, arşivin tarafsız bir belge deposu olduğu illüzyonunu yıkar; arşivin her köşesinde, onu düzenleyen, sınıflandıran ve ona belirli bir anlam dayatan merkezi bir "imza" ya da diğer tanımıyla bir iktidar iradesi olduğunu gösterir. İmza, arşivin içine bir sır veya dışarıda kalan bir parça sızmasına izin vermeyen, her şeyi tek bir otorite altında toplayan o kurucu ve düzenleyici güçtür.

Derrida arşiv’i bir dizi sistem kurucu kavramın uzantısı olarak okurken: un-arşiv ya da patri-arşiv gibi terimler de kullanır. Patri-arşiv kavramı bağlamında da Sonia Combe’nin Archives Interdites (Yasaklı Arşivler) çalışmasına referansta bulunur. Bu eserinde arşive dair hemen tüm temel soruları formüle eden Combe, çağdaş tarih, hafıza politikaları ve özellikle Doğu Avrupa komünist rejimleri ile Fransa'nın karanlık dönemleri (Vichy rejimi vb.) üzerine çalışmalarıyla tanınan Fransız bir tarihçi ve arşiv uzmanıdır. Bu kitabında da “Çağdaş Tarih Karşısında Fransız Korkuları”nı incelemiştir. Fransa’daki devlet arşivlerine erişim kısıtlamalarını, idari gizlilik kültürünü ve devletin resmi tarih yazımını nasıl kontrol ettiğini değerlendirir. Arşivlerin sadece geçmişi saklayan masum kurumlar olmadığını, aksine devletin saklama ve gizleme refleksleriyle toplumsal hafızayı manipüle ettiğini savunur. Derrida da Combe’den hareketle arşivin politik doğası ile tarih yazımındaki cinsiyetçi ve egemen akıl arasındaki ilişkiyi deşifre eder. Arşivin psikanalitik bir kavram gibi "bastırma" ve "geri-püskürtme" mekanizmalarına sahip olduğunu da bu bağlamda vurgular. Devlet, kendi iktidarını sarsacak veya resmi ideolojiye uymayacak belgeleri ve hakikatleri sistemin dışına iter, yani geri püskürtür. Tarihçi ile devlet arasındaki ilişki, bu gizli iktidar mücadelesi üzerinden şekillenir. Derrida, Sonia Combe’un Fransa’daki ünlü tarihçilerin çoğunluğunun erkek olmasının saf bir tesadüf olamayacağına dair eleştirisini de aktarır. Burada kullanılan "patriarşiv" kavramı arşivin kurucu ve koruyucu aklının erkek egemen bir karakter taşıdığını gösterir. Tarihi yazan, arşivi denetleyen, arkhon konumunda oturup neyin saklanıp neyin unutulacağına karar veren otorite geleneksel olarak erkek iktidar merkezidir. Dolayısıyla bilgi üretimi ve arşivleme süreçleri tarafsız değil, cinsiyetçi ve politik yapılardır. Cinsiyetlendirilmiş bir arşiv gerçekliğin kodlarına da elbette kaçınılmaz olarak kendi epistemolojik konumlarını dayatacaktır. Bu sebeple Derrida Arşiv Hastalığı boyunca Sigmund Freud’a ve psikanalize döner çünkü Derrida’ya göre psikanaliz, bizzat psişik arşivin, belleğin ve bastırmanın (refoulement) teorisidir. Freud’a dönüş, arşivin sadece dışsal, kütüphanemsi bir belge toplama faaliyeti olmadığını, insan zihninin ve tarihin kuruluş mekanizmasıyla birebir örtüştüğünü göstermek için önemlidir.
Bu incelemenin başlangıçtan önceki başlangıcını şöyle anlatır Derrida:
”Size bu girizgahın başında şüphesiz başlığımda gizemli kalma ihtimali olan baskı/izlenim sözcüğü üzerine, bir ilk açıklamayı borçluyum. Bunu sonradan (après coup) fark ettim: Elisabeth Rudinesco benden telefonda tam olarak bu konferansın programının baskısı için geçici bir başlık talep ettiğinde burada söylemekte olduklarımın ilk sözcüğünü, neredeyse bir yıl önce bilgisayarıma geçirdiğim (imprimer) ve kaydettiğim o ilk sözcüğü anımsadım. Ve o anda doğaçlama olarak verdiğim yanıt kendi kendisini kabul ettiren baskı/izlenim [impression] sözcüğü oldu.” (s. 35)

Freud, zihni sürekli üzerine yazılan, silinen ama asla kaybolmayan bir palimpsest gibi görür. Zihin, dış dünyadan aldığı uyarıları doğrudan kaydetmez de onları kendine göre dönüştürür, bastırır ve bir "iz" (trace) bırakarak saklar. Derrida’daki “izlenim" kavramı, arşivin temelindeki bu psişik kayda işaret eder; arşiv, zihnin ve kültürün hafızaya kazıdığı bu kurucu izlerin bir yansımasıdır. Impression kelimesinin "baskı" boyutu ise hem psikanalitik anlamdaki bastırmayı yani hatırlamak istemediğimiz, üstünü örttüğümüz travmaların veya hakikatlerin bilinçdışına itilmesini hem de politik anlamdaki tazyiki/baskıyı ifade eder. Arşiv, toplumun veya iktidarın yüzleşmek istemediği şeyleri bastırdığı, görmezden geldiği, imha ettiği ya da dışarıda bıraktığı bir alandır. Arşiv hastalığı tam da bu baskının yaratığı huzursuzluktan, yani unutma korkusu ile bastırma dürtüsü arasındaki çatışmadan doğar. Derrida, Freud’un imzasını kendi arşivi üzerine bırakmasını incelerken, psikanalizin kurucusunun bile kendi kurumlarını, vaka tarihlerini ve psikanalitik hareketin hafızasını nasıl arşivlediğini, bu süreçte neleri bastırdığını ve tarihi nasıl yeniden yazdığını deşifre eder. Freud’a dönüş, arşivi salt idari bir mesele olmaktan çıkarır ve onun psişik ve politik bir travma alanı olduğunu kanıtlar.
Arşiv, her şeyi koruma, zapt etme ve ölümsüzleştirme iddiasıyla kurulur; ancak Derrida, arşivin tam kalbinde bir "ölüm itkisi" olduğunu söyler. Yine de yaşam ve ölümün birbirine içkin diyalektiğinin gerilimine yaslanarak arşivin en mahrem, en korunaklı alanlarının dahi iktidarın, tarihin ya da kamusal gözün erişimine açılma tehlikesine işaret eder. İnsan, sonsuzluk arzusunun yanısıra pekala kendi hayatının en mahrem izlerinin birer arşiv malzemesi haline getirilmesine karşı çıkarak onları ateşe vermek, yani gizliliğini ve mahremiyetini mutlak bir yok oluşla korumak da isteyebilir. Bu, tarihin, arşivin ve hafızanın kayıt tutma stratejisine karşı sergilenen bir direniş olabilir mi? Hiçbir iz bırakmamak, arşivin her şeyi ifşa eden ve denetleyen sistemine karşı kazanılan nihai zafer, bir tür sessizlik ve anonimlik hakkıdır. Bu yüzden seminerini şöyle bitirir Derrida:
“Sonsuza dek gizli tutmak istediği şeyi bile bilme, bildirme ve arşivleme arzusuyla yanıp tutuştuğu sırada, sırra dair koşulsuz hakkından neleri koruyabildiğini kendimize soracağız. Kendini gizli tutan ya da onun gizli tutma, yalan söyleme veya yalan yere yemin etme niyetinin de ötesinde gizli tuttuğu şeyi. Kendimize daima bu arşiv hastalığı içerisinde ateşe verebileceklerinin ne olduğunu soracağız. Bu arşiv hastalığını acımayla paylaşırken gizli tutkularından, mektuplaşmalarından ya da “hayatından” neleri ateşe verebileceğini kendimize soracağız. Onsuz yakmak, durup dinlenmeden ve bilmeden. Olası yanıtı olmayan bir biçimde, hayaletimsi ya da değil, bir basının berisinde ya da ötesinde, geri-püskürtmenin diğer ucunda, aslını ya da ikinci nüshasını, bir ad olmadan, hiçbir belirti olmadan, ve tek bir kül bile olmadan.” (s.123)
*Jacques Derrida, Arşiv Hastalığı, çeviren: Can Batukan, Ketebe Yay., 2026.


