Gündelik ve Gündeliklik
- 13 saat önce
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 13 dakika önce
Henri Lefebvre
Gündelik hayat, modernliğin oluşturduğu bir yüzeyle örtülüdür. Haberlerdeki hikâyeler ile sanat, moda ve etkinliklerin debdebeli yapmacıklıkları, gündelik olanın sıradanlığını ortadan kaldırmadan onu örtbas eder.
06/26 | Kitap

Gündelik hayat, toplumun (bazı istisnalarla)
mevcut normlardan ufak sapmalar sergilemekten
öteye geçemeyen tüm üyelerine
kısıtlayıcı bir etki olarak kendini dayatır.
Gündelik Hayatın Eleştirisi
Modern çağ olarak adlandırılan dönemi başlatan bir dizi devrimden önce, barınma, giyim tarzları, yeme ve içme alışkanlıkları, kısacası yaşam muazzam bir çeşitlilik sergiliyordu. Yaşam, herhangi bir sisteme bağlı olmadan, bölgeye ve ülkeye, nüfusun düzeylerine ve sınıflarına, mevcut doğal kaynaklara, mevsime, iklime, mesleğe, yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösteriyordu. Bu çeşitlilik hiçbir zaman olduğu gibi kabul edilmemiş ya da onun farkına varılmamıştır; bu çeşitlilik, günümüzde ancak ona müdahale ederek ve onu yok ederek ortaya çıkan rasyonel bir yorumlamaya karşı direnmiştir. Günümüzde dünya çapında bir tekdüzelik eğilimi gözlemliyoruz. Akılcılık hâkimdir; irrasyonellik ona eşlik eder, ama ona çeşitlilik sağlamaz; kendi tarzlarında akılcı göstergeler onlara sahip olanların prestijini ve hiyerarşideki konumlarını yansıtmak amacıyla nesnelere bağlanmıştır.
Formlar, İşlevler ve Yapılar
Peki, ne oldu? Eskiden biçimler, işlevler ve yapılar vardı ve her zaman da olmuştur. Hem şeyler hem de kurumlar, hem “nesneler” hem de “özne”ler, duyulara erişilebilir ve tanınabilir biçimler sunuyordu. İnsanlar, ister tek başlarına ister gruplar halinde, çeşitli işlevler yerine getiriyorlardı; bunlardan bazıları fizyolojik (yemek yemek, içmek, uyumak), diğerleri ise sosyal (çalışmak, seyahat etmek) mahiyetteydi. Bazıları doğal, bazıları ise insan elinden çıkma olan yapılar, bu işlevlerin kamusal ya da özel olarak yerine getirilmesine imkân sağlıyordu, ancak burada kökten bir fark vardı: bu biçimler, işlevler ve yapılar oldukları haliyle bilinmiyorlardı, isimlendirilmemişti. Hem birbirleriyle bağlantılı hem de birbirinden ayrı bu unsurlar, ayrımsız bir bütünün parçasıydılar. Kartezyen sonrası analitik düşünce, bu somut “bütünlükleri” sık sık sorgulamıştır: nesnel ya da toplumsal gerçekliğin her analizi, analize direnen bir kalıntıya rastlamıştır ve insan düşüncesiyle indirgenemez gibi görünen bu tür gerçekliklerin toplamı, sonsuz bir analiz konusu, ilahi düşüncenin rezervi haline gelmiştir. Bu nedenle, en küçük aletten en büyük sanat eserlerine ve bilimsel çalışmalara kadar her karmaşık “bütün”, onları en geniş kapsamıyla anlama, ilahilik ve insanlığa, güç ve bilgeliğe, iyilik ve kötülüğe, mutluluk ve ıstıraba, ebedi ve geçici olana bağlayan sembolik bir değere sahipti. Geniş yelpazedeki bu değerlerin kendileri de, tarihsel koşullara, sosyal sınıflara, hükümdarlara ve rehberlere göre değişkenlik arz ediyordu. Her nesne (bir koltuk kadar bir giysi parçası, bir mutfak eşyası kadar bir ev de) bu şekilde belirli bir “üsluba” bağlıydı ve dolayısıyla bir eser olarak, biçiminin ayrılmaz parçaları olan daha geniş işlevleri ve yapıları bir yandan gizlerken aynı zamanda onları içinde barındırıyordu.

Durumu değiştiren ne oldu? Önce işlevsel unsur bağımsız hale getirildi, rasyonelleştirildi, ardından endüstriyel olarak üretildi ve nihayetinde zorlama ve ikna yoluyla, yani reklamlar ve güçlü ekonomik ve siyasi lobi grupları aracılığıyla dayatıldı. Biçim, işlev ve yapı arasındaki ilişki ortadan kalkmamıştır. Aksine, bu ilişki açıkça ifade edilen, bu şekilde üretilen, giderek daha görünür ve anlaşılır hale gelen, bu üç kavramın şeffaflığı içinde duyurulan ve sergilenen bir ilişki haline gelmiştir. Modern bir nesne, ne olduğunu, işlevini ve yerini açıkça ortaya koyar. Bu durum, nesnenin anlamlılığının göstergelerini, memnuniyet, mutluluk, kalite ve zenginlik göstergelerini abartmasına ya da yeniden üretmesine engel olmaz. Modern bir koltuktan kahve değirmenine ve otomobile kadar, biçim-işlev-yapı üçlüsü hem bariz hem de anlaşılırdır.
Bu parametreler çerçevesinde, çok sayıda sistem veya alt sistem inşa olunur; her biri kendine özgü bir şekilde, az çok kalıcı nesnelerden oluşan tutarlı bir küme oluşturur. Örneğin, mimarlık alanında, çeşitli yerel, bölgesel ve ulusal mimari üslupların yerini, sözde rasyonel geometrik biçimlerde yapı ve işlevlerden oluşan evrenselleştirici bir sistem olan “mimari şehircilik” almıştır. Aynı durum endüstriyel olarak üretilen gıdalar için de geçerlidir: Bu sistemde ürünler, buzdolabı, dondurucu, elektrikli fırın vb. gibi çeşitli işlevlere özgü ev aletleri etrafında gruplandırılır. Ve elbette, otomobilin etrafında inşa edilmiş bu her şeyi kapsayan sistem, tüm toplumu kendi egemenliğine feda etmeye hazır görünür. Oysa bu sistemler ve alt sistemler bozulmaya ya da çökmeye meyillidir. Acaba araba ile seyahat etmenin günleri de sayılı mı?
Durum ne olursa olsun, konut, moda ve gıda, birbirlerinden kopuk, özerk alt sistemler türetme eğiliminde olmuşlardır ve hâlâ da öyledir. Her biri, modern öncesi dönemin eski yaşam biçimleri denli büyük bir çeşitlilik sergiliyor gibi görünmektedir. Ama bu çeşitlilik yalnızca görünüştedir. Yalnızca ayarlanmış, düzenlenmiş bir durum söz konusudur. Bu unsurların birbirleriyle birleşmesini mümkün kılan baskın güçler anlaşıldığında, bunları bir araya getiren yapay mekanizma ortaya çıkar ve çeşitliliklerinin anlamsızlığı tahammül edilemez hale gelir. Sistem çöker.

Bu tür tüm sistemlerin ortak noktası, onlara hâkim genel işlevselcilik yasasıdır. Dolayısıyla gündelik olan [yani hayat], birbirinden ayrı gibi görünen sistemleri birbirine bağlayan ve birleştiren bir dizi işlev şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımlamaya göre, gündelik olan bir üründür; üretimin tüketimi doğurduğu ve tüketimin üreticiler tarafından manipüle edildiği bir çağda, en genel ürün budur: bunu yapanlar “işçiler” değil, (entelektüel, araçsal, bilimsel) üretim araçlarının yöneticileri ve sahipleridir. Dolayısıyla gündelik olan, hem en evrensel hem de en benzersiz, hem en toplumsal hem de en bireyselleşmiş, hem en bariz hem de en iyi gizlenen durumdur. Formların okunabilirliği için öngörülen, işlevler aracılığıyla belirlenen ve yapılara kazınmış bir koşul olarak gündelik hayat, kontrollü tüketimcilik üzerine kurulu bürokratik toplumun üzerine inşa edildiği temeli oluşturur.
Ortak bir Adlandırıcı
O halde gündelik olan, bir kavramdır. Bu kavramın bir zamanlar gündeme gelebilmesi için, onun ifade ettiği gerçekliğin baskın hale gelmesi ve kıtlıkla ilgili eski takıntıların: “bugün bize günlük ekmeğimizi ver…” türünden seslenişlerin, ortadan kalkması gerekiyordu. Yakın zamana kadar eşya, mobilyalar ve binalar tek tek inşa ediliyor ve her biri, kabul görmüş ahlaki ve toplumsal referanslarla, sembollerle ilişkili biçimde varlığını sürdürüyordu. Yirminci yüzyıldan itibaren, aralarında en güçlü ve en eski figür halindeki (ister ebedi ister zamansal, ister ilahi ister insani) Baba figürü de dahil olmak üzere, tüm bu referanslar çökmektedir. Bu olağanüstü ve hâlâ pek iyi anlaşılamamış olgular dizisini nasıl kavrayabiliriz? Ahlak, tarih, doğa, din, şehirler ve mekân bağlamlarında referansın çöküşü; hatta klasik mekânsal anlamıyla perspektifin çöküşü ya da müzikteki tonalitenin çöküşü... Bolluk, rasyonel, programlanmış bir bolluk ve planlı eskitme, birinci dünyada kıtlığın yerini alıyor; üçüncü dünyanın ve nihayetinde doğanın kendisi yıkıcı bir sömürgeleştirilmenin pençesinde... Göstergelerin yaygınlığı, her yerde savaş ve şiddet, birbirini izleyen, ancak ya akamete uğrayan ya da kendilerine karşı dönen devrimler...
Yerleşik ve konsolide edilmiş haliyle gündelik olan, sağduyunun hayatta kalan tek referansı ve dayanak noktası olmaya devam ediyor. Öte yandan, “entelektüeller” kendi referans sistemlerini başka yerlerde ararlar: dil ve söylemde ya da bazen bir siyasi partide. Buradaki amaç, modern dünyayı, o lanet bilmeceyi gündelik olanın ışığında çözmektir.

Demek ki “gündeliklik” kavramı bir sistemi ifade etmez; daha ziyade yargı, sözleşme, eğitim, vergi ve polis sistemleri dahil olmak üzere mevcut sistemlerin ortak adlandırıcısını belirtir. Sıradanlık mı? Neden sıradanlığın incelenmesi de sıradan olsun ki? Gerçeküstü olan, olağanüstü olan, şaşırtıcı olan, hatta büyülü olan da gerçekliğin bir parçası değil mi? Neden gündeliklik kavramı, sıradanlığın içindeki sıradışılığı ortaya çıkarmasın?
Tekrar ve Değişim
Bu şekilde ifade edildiğinde, "gündelik" kavramı geçmişi aydınlatır. Gündelik yaşam her zaman var olmuştur; bizimkinden çok farklı şekillerde de olsa. Gündelik olanın doğası her zaman tekrara dayalı olmuştur ve üstü takıntı ve korkuyla örtülmüştür. Gündelik olanı incelerken, en zor sorunlardan biri olan tekrarlama sorunuyla yüz yüze geliriz. Gündelik olan, iki tekrarlama biçiminin kesiştiği noktada yer alır: doğada baskın olan döngüsel tekrarlama ve “rasyonel” olarak bilinen süreçlerde baskın, doğrusal tekrarlama. Gündelik olan, bir yandan döngüleri, geceleri ve gündüzleri, mevsimleri ve hasatları, faaliyeti ve dinlenmeyi, açlığı ve doyumu, arzuyu ve onun gerçekleşmesini, yaşamı ve ölümü ifade ederken, diğer yandan da emek ve tüketimde söz konusu tekrarlanan jestleri ifade eder.
Modern yaşamda, tekrarlayan jestler bu döngüleri gizleme ve bastırma eğilimindedir. Gündelik olan tekdüzeliğini dayatır. Bu, onun kapsadığı değişkenliklerin değişmez sabitidir. Günler birbirini takip eder ve birbirine benzer; oysa her şey değişir ve işte gündelikliğin özündeki çelişki de budur. Ancak bu değişim önceden belirlenmiştir: eskime süreci planlanmıştır. Üretim, yeniden üretimi önceler; üretim, monotonluk izleniminin üzerine hız izlenimini bindirecek şekilde bir değişim yaratır. Bazıları zamanın hızlanmasına karşı çıkarken, diğerleri durgunluğa karşı çıkar. Her iki grup da haklıdır.

Genel ve Çeşitlenmiş Edilginlik
İnsan faaliyetlerinin ortak adlandırıcısı, insani işlevlerin gerçekleştiği mekân ve ortam olan gündelik [yaşam], aynı zamanda sosyal yaşamın başlıca alanları olan iş, aile, özel hayat ve boş zamanın ortak yönü olarak da incelenebilir. Bu alanlar, biçim olarak birbirinden farklı olsalar da, pratikte ortak noktalarını keşfetmemizi sağlayan bir yapıya tabidirler: örgütlü edilginlik. Bu, boş zaman etkinliklerinde izleyicinin görüntüler ve manzaralar karşısında sergilediği edilginliği; iş yerinde işçinin hiçbir şekilde dahil olmadığı kararlar karşısında sergilediği edilginliği; özel yaşamda ise mevcut seçeneklerin yönlendirilmesi ve tüketicinin ihtiyaçlarının reklamlar ve pazar araştırmalarıyla yaratılması nedeniyle tüketimin dayatılmasını ifade eder. Üstelik bu yaygın edilginlik eşitsiz bir şekilde dağılmıştır. Günlük hayata mahkûm edilen kadınlar, işçi sınıfı, teknokrat olmayan çalışanlar ve gençler üzerinde, kısacası halkın çoğunluğu üzerinde – daha ağır bir yük oluşturur; ancak hiçbir zaman aynı şekilde, aynı anda ya da topyekûn binmez sırta.
Modernite
Gündelik hayat, modernliğin oluşturduğu bir yüzeyle örtülüdür. Haberlerdeki hikâyeler ile sanat, moda ve etkinliklerin debdebeli yapmacıklıkları, gündelik olanın sıradanlığını ortadan kaldırmadan onu örtbas eder. Görüntüler/imajlar, sinema ve televizyon, bazen gündelik hayata kendi gösterisini sunarak, bazen de şiddet, ölüm, felaket gibi açıkça gündelik olmaktan uzak unsurların ya da kralların ve yıldızların hayatlarının, yani gündelikliğe meydan okuduğuna inanmamız için yönlendirildiğimiz kişilerin, gösterisini sunarak gündelik olanı başka yöne çeker. Modernite ve gündeliklik, eleştirel bir analizin ortaya çıkarmaya çalışabileceği derin bir yapı oluşturur.

Gündelik olanın bu tür bir eleştirel analizin kendisi de birbiriyle çelişen çeşitli şekillerde dile getirilmiştir. Kimileri gündelik olana sabırsızlıkla yaklaşır; “hayatı değiştirmek” isterler, hem de bunu bir an önce yapmak isterler, her şeyi isterler ve hemen isterler! Kimileri ise yaşanmış deneyimin ne önemli ne de ilginç olduğunu ve onu anlamaya çalışmak yerine, bilim, teknoloji, ekonomik büyüme vb. için yer açmak amacıyla onun önemsizleştirilmesi/asgariye indirilmesini, bir kenara bırakılması gerektiğini düşünür.
İlk gruba gelirsek, gündelik olanı dönüştürmenin belirli koşulları gerektirdiğini söyleyebiliriz. Festival ortamındaki şiddet ya da barış yoluyla gündelik olandan kopma uzun süreli olamaz. Hayatı değiştirmek için, toplum, mekân, mimari ve hatta şehir bile değişmelidir. İkinci görüşün taraftarlarına ise şunu söyleyebiliriz: “yaşanmış deneyimi” bu şekilde alçaltmak korkunç bir şeydir; sofu hümanizmin yetersizliğini kabul etmek, insanları böceklerle özdeşleştirmeye cevaz vermez. Elimizdeki muazzam teknik imkânlar ve bizi bekleyen korkunç tehlikeler göz önüne alındığında, bu durumda hümanizmi ancak “süperhümanizme” geçme riskini göze alarak terk etmiş oluruz.
Çeviren: Ayşe Sina


