Okumak, anılar ve notlar

Annie Ernaux


Yıllar önce günlüğüme şunu not etmişim: Hayatımda karşılaştığım kadarıyla umutsuzluk, yaşadıklarımı anlamama yardım edebilecek hiçbir kitabın olmadığına inanmaktır. Ve böyle bir kitap yazamayacağımı düşünmektir.


11/22 | Çeviri

 


Birkaç yıl önce, ergenlik dönemimde iletişimimi kaybettiğim bir kuzenim, yaşadığım kasabadaki hastanede annemi ziyarete geldi ve bir fırsatını bulup evime uğradı. Oturma odasının girişinde sersemlemiş halde zınk diye durdu, gözleri arka duvarı tamamen kaplayan kitap raflarına dikilmişti. "Hepsini okudun mu?" diye sordu inanamayarak, neredeyse ürküntüyle. “Evet” dedim, “hemen hemen hepsi”. Özellikle de aldığım diplomalar ve benim de yazmaya başladığım kitaplarla birlikte düşünüldüğünde, biraz çaba gerektiren bir marifetmiş gibi, sessizce başını salladı. O, on dört yaşında okuldan ayrılmak zorunda kalmış, nerede iş bulursa orada çalışmıştı. Ailesinin evinde kitap yoktu. Sadece Tarzan çizgi romanının masanın üzerinde yattığını gördüğümü hatırladım.


Oturma odası daha sonra başka kitapların işgaline uğradığı halde, o zamandan beri oraya girenlerden hiç kimse bana aynı soruyu sormadı. Onlar için bir sorun değildi bu. Az çok okumaya gayret eden kişiler olarak onların bakış açısından bu eserlerin çoğunu okumamın, hele ki etrafımın kitaplarla çevrili olmasının benim için doğal karşılandığını söylemeye lüzum yok. Hatta gazetecilerden, eleştirmenlerden, öğrencilerden oluşan bu ziyaretçilerden bazılarının benim bir yazar olarak daha fazla kitabım olması gerektiğini düşünüp düşünmediğini merak ederim.


Kuzenimle yaşadığım bu sahneyi sık sık huzursuzlukla hatırlıyorum. Bu sahne şiddetli bir diğer sahneyi perdeliyor. On altı on yedi yaşlarındaydım. Babamı “hiçbir şeyle ilgilenmemekle”, yerel gazete Paris-Normandie’yi okumaktan başka bir şey yapmamakla suçlamış olmalıyım. Biricik kızının küstahlığı karşısında genelde gayet sakin ve uzlaştırıcı bir tavır takınan babam, bu sefer sertçe yanıtladı: "Kitaplar sizin için iyi iyi olmasına ama benim yaşamak için onlara ihtiyacım yok.”



Bu sözler zamanı katetti, mıh gibi kaldı içimde. Bir acı ve dayanılmaz bir gerçek gibi. Babamın ne demek istediğini çok iyi anladım. Alexander Dumas, Flaubert, Camus okumasının, bir kafe sahibi olan babamın işinde ve müşterileriyle ilişkisinde pratik bir yararı yoktu. Öte yandan, benim için tasavvur ettiği ve umduğu gelecekte, kitapların önemli bir ağırlığı olduğunu, kitapların, tiyatroyu, operayı ve kış sporlarını —daha üst seviye bir sosyal dünyayı— da içeren tanımlayıcı bir paketin —alıntılayarak söylersek “kültürel bagaj”ın— bir parçasını oluşturduğunu belli belirsiz biliyordu. Bunların hepsini anladım ama bu bana kabul edilemez geldi. Kitapların dünyasının, benim için annemle birlikte dünyadaki en değerli insana sonsuza kadar kapalı kalacağını düşünmek kesinlikle içime sinmedi. Bu sözler, 12 yaşında bir çiftçi çocuğu olarak onunla öğrenimini sürdürmekte olan benim aramda adını koyamadığım bir ayrılığı ifade edip tasdikliyordu. Sanki bana sırtını dönüyordu. Tıpkı benim onu incittiğim gibi o da beni incitiyordu. Onunla benim aramda, karşılıklı bir yaraydı okumak.


Okumak için sebepler sıraladıkça, kişisel ve aşılmaz bir çelişki gibi ısrarla aklıma geliyor babamın sözleri. Hayır, okumak yaşamak değil yine de ben hep kitaplarla yaşadım. Okumanın benim için ifade ettiği ve ifade etmeye devam ettiği her şey ile başkalarının hayatlarındaki önemsizliği, hatta tümden yokluğu arasındaki uçurumu hayretle müşahade ediyorum. Kendimi okumayan birinin yerine koymam mümkün değil, hatta hayatımın yas, ayrılık gibi karanlık dönemlerinde —ki böyle dönemlerde kelimeler yetersiz kalır— ya da tam tersine okumanın sıkıcılaştığı ve anın yoğunluğunun altında kaldığı tutku ve mutluluk dolu zamanlarda bile.



6 yaşında okumayı öğrendiğimden beri yazılı sözcükler, sözlükten tutun da gençler için uyarlanmış yazarlardan müteşekkil Bibliothèque Verte dizisine kadar, anlama alanıma giren her şey beni cezbetti, kendisi de okumaya tutkun olan annem sık sık bu diziden kitaplar verirdi bana. O zamanlar kitaplar pahalıydı, o yüzden hiç yeterince kitabım olmadı. Elimin altında yüzlerce kitap olsun diye bir kitapçıda çalışmayı hayal ediyordum. Oyun oynamanın verdiği neşenin yanı sıra okumaktan da apaçık haz alıyordum. Dahası, kitaplar, genellikle bir roman karakteri olduğumu hayal ettiğim oyunlarımın bir parçasıydı. Sırayla Jane Eyre, Oliver Twist, David Copperfield oluyor, (internete göre Berthold Auerbach tarafından yazılan) bir Alman romanındaki tuhaf “yalınayak kız”a dönüşüyor ve daha birçok karaktere bürünüyordum. Okul yolunda, o sırada okuduğum kitabın kahramanı olmayı kaç yaşında bıraktığımı hatırlamamı engelleyen şey, sadece bilinçdışı bir sansür olsa gerek. Ama cinsel uyanışımda kitapların çağrışım gücünün oynadığı rolden kesinlikle eminim; böylece, Radiguet’'nin yazdığı, vaatkâr başlığının ayartısına kapılarak gizlice ele geçirdiğim “İçimizeki Şeytan[1] ile birlikte, 12 yaşımdan itibaren bir öyküye bağlandım. Kitaplar bana ergenlik çağı erotizmini yaşamam için durumlar, hatta aktörler sağladı, böylece devam ettiğim dini kurumun okumanın genç kızlar için günaha açılan kapı olduğu yönündeki iddiasını da haklı çıkardı. (Bugün bile, cinsel açıdan, yazılı sözcükler bana hâlâ görüntülerden daha heyecan verici geliyor, The Story of O [2] metni film versiyonundan daha rahatsız edicidir.)



Gençlik yıllarımda, babamın söylediği sözler içimde isyan dalgası uyandırıyor, beni şiddetle paramparça ediyordu, çünkü okumak benim için kabul edilmiş anlatılara, yani hem öğrenim gördüğüm manastır okulunun hem de inançları, düsturları ve müesses nizama saygısıyla işçi sınıfı ortamımın genelgeçer anlatılarına alternatif arayışı haline gelmişti. Bir yandan kafam karışmış halde araştırırken, kendime şu ya da bu kitabın beni yeni düşüncelere itip itmediğini veya bana yeni düşünceler sağlayıp sağlamadığını soruyordum, kaldı ki bu düşünceler yasak oldukları ölçüde daha da çok arzu uyandırıyorlardı: Ahlaksız (Andre Gide - L’Immoraliste) ya da Başkaldıran İnsan (Albert Camus - L'Homme révolté) gibi başlıkların büyüsü; yine bir arayış, ama kayıp zaman için değil (15 yaşında kayıp zaman olmaz, Proust sonra gelecek) hayatı anlama arayışı vaat eden Mutlak Peşinde (Balzac - La Recherche de l’absolu), Özgürlük Yolları (Sartre - Les chemins de la liberté) , Var Olmanın Zorluğu (Jean Cocteau - La Diffculté d’être) gibi başlıklar. Çağdaş romanlarda beni geleceğe yansıtan yaşam biçimleri aradım ve buldum. Çünkü okumak, varoluşumun o anında, yaşamın ön taksidi rolü oynuyordu (belki de, yaşamın geç dönemine kadar, ölüme karşı bir mücadele gibi olmuştur). Bir kadın olmanın, bir kadın hayatı yaşamanın ne demek olduğunu bilme arzusu beni Simone de Beauvoir ve Virginia Woolf gibi kadın yazarlara yöneltti. Aynı şeyleri deneyimlerken yalnız olmadığımızdan emin olmak için, gizli bir günlüğe, kendimiz hakkında ve kendimiz için bir hakikat gibi, bir el kitabı gibi alıntılar yazma zamanıydı bu: yaşamanın zorluğuna ilişkin bir duyguyu ve/veya bir teselliyi paylaşan en az iki kişinin olmasının sevinci. Geriye dönüp baktığımda, cümleleri kopyalama jestini okumaya dalmış varlığımın bir tasdikiymiş gibi ve her yeni eklenen alıntıyla babamın sözlerine karşı yükselen bir protestoymuş gibi görüyorum. Mesela, onca taşınmadan kurtulan bir deftere kaydedilmiş, Suç ve Ceza’dan yapılan şu alıntı —ki bu kuşkusuz babamı dehşete düşürürdü: “Yalnızca var olmak için mi yaşayacaktı? Oysa bir düşünce uğruna, bir umut, bir hayal uğruna bile varlığını vermeye eskiden beri hazırdı. Yalnızca var olmak hiçbir zaman yetmemişti ona. Hep daha çoğunu istemişti.” [3] Ama hayatımın o aşamasında bir suçlunun iç dünyasına Dostoyevski romanı okumak dışında nasıl girebilirdim?



Hayatımın o noktasında, bilmeden, okumanın temsil ettiği çelişkinin tam kalbinde bulunuyordum: bu beni kendi insanlarımdan, onların dilinden ve hatta kendini olarınkinden başka kelimelerle ifade etmeye başlayan bu benden ayırdı. Ama aynı zamanda, özdeşleştiğim karakterler aracılığıyla beni başka zihinlere ve deneyimlerimin dışında kalan başka dünyalara da bağladı. Okumak: ayırır ve bağlar. Bu her şeyden önce somut bir ayrımdır: okumak, tüm sözlü iletişimden kopuşu, kişinin çevresiyle olan bağını koparmasını gerektirir. Aynı zamanda zihinsel bir ayrılıktır bu: okumak, ister Harry Potter’daki gibi tamamen hayali olsun, ister tam tersine, Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nden olduğu gibi sosyolojik veya tarihsel gerçekliğe atıfta bulunsun yeni bir evrene taşınmaktır. Okumak, bir an için kendimizden kopup, kurgusal bir varlığın —ya da yazarın “Ben”inin— iç alemimizi tamamen işgal etmesine, bizi onların kaderlerine götürmesine, duygularımızı harekete geçirmesine izin vermektir. Bir sesin bilincimize sızıp kendi sesimizin yerini alabileceğini kabul etmektir: “Uzun zaman, geceleri erken yattım.” [4] Aynı zamanda rahatsız edilmeyi, sarsılmayı ve sonunda dönüşmeyi kabul etmektir. Ama bu süreçte, okumak bizi başkalarına yaklaştırır, bizi suçlu Raskolnikov’un, sınıfından dönen Martin Eden’in kafasının içine, Londra sokaklarını arşınlayan Bayan Dalloway’in düşüncelerine yerleştirir. Okumak, insanların yaşama biçimine, ayrıca onların bildiklerine, maruz kaldıklarına karşı bir duyarlılığın kapısını açar. Daha çocukken Nazi toplama kamplarının varlığını öğrenmiştim ama beni düşünülemez olana karşı duyarlı kılan ve onu gerçek yapan şey, Primo Levi’nin, Robert Antelme’nin ve daha sonra Imre Kertész’in kitapları oldu. Aynı şekilde Christa Wolf'un kitabı Kindheitsmuster [A Model Childhood] Nazizmin 1930’larda nasıl yerleşip başarılı olabildiğini anlamamı sağladı. Okumak, tüm çeşitliliği ve karmaşıklığı içinde dünyayı anlama kapasitesini artırır. Fransızcada lire (okumak) ve lier (bağlanmak) kelimeleri aynı harflerden oluşur.


Okumak benliğe geri götürür. Kendini okumak için okumak.


Okumanın, geçmişte benim ve başkaları için olduğu gibi, artık tüm bilginin kaynağını teşkil etmediğinin farkındayım. Ben de herkes gibi artık sözlüklere değil internete danışıyorum, televizyonda toplumsal çatışmalar ve sorunlarla ilgili yayınlar izliyorum, sinemada film ve belgesel seyrediyorum. Bir kitapla olduğu gibi, onlardan bilgi alıyor ve gerçeklerden kaçıyorum, haz duyuyor ve duygulanıyorum. Fakat nasıl oluyor da bana kitabın yeri doldurulamazmış gibi görünüyor? Birinci sebep, kullanım kolaylığı, esnekliği. Sayfayı çevirebilir, en baştan veya herhangi bir yerinden okumaya başlayabilirsiniz. Metni hızlıca katedebilir, yavaşlayabilir, durabilir ve bir cümleyi düşünmek için başınızı kaldırabilir, haftalarca bırakabilir ve sonra tekrar elinize alabilirsiniz. Okuma, sınırlı bir süreye sıkışıp kalmaz. Mümkün en özgür kültürel eylemdir. Bir kitapla kurulan ilişki, doğası gereği çok mahrem bir ilişkidir, çoğu kez belirli bir zaman ve mekânla kesinkes kayıtlıdır, yaşamdaki anlar ve yerlerle, bir kasabayla, bir otel odasıyla, İtalya'ya giden bir trenle ilişkilenir. Okuma, kişinin varlığının tamamını görünmez bir şekilde işin içine katan bir deneyimdir: öyle ki tüm duyular, hayal gücü tarafından oyuna çağrılır. Kavranılamaz olarak kalan şeyse, kitabın—bir romanın beyazperdeye uyarlanmasında eksik olan— sesidir, bir ses ki tonu, rengi, yumuşaklığı veya şiddeti hafızada yaşar gider.


Sinemada izlediğim en rahatsız edici sahnelerden biri, bir Truffaut filmi olan Fahrenheit 451'in son sahnesidir. Bütün kitaplar yasaklanıp yakıldığından, ormanda saklanan kadın ve erkekler bir ileri bir geri yürürken, her biri bir kitabı yüksek sesle tekrarlayarak ezberler.


Fahrenheit 451, 1966


Yıllar önce günlüğüme şunu not etmişim: Hayatımda karşılaştığım kadarıyla umutsuzluk, yaşadıklarımı anlamama yardım edebilecek hiçbir kitabın olmadığına inanmaktır. Ve böyle bir kitap yazamayacağımı düşünmektir. Ben küçükken, babam beni Ayinden sonra Belediye Binasında bulunan ve sadece pazar sabahları açık olan halk kütüphanesine götürdü. Oraya ilk gidişimizdi. İçerisi heybetli, tehnaydı, zemin cilalı parkeyle kaplıydı ve bir tezgâh vardı, bir adam onu arkasından bize istediğimiz kitapların isimlerini soruyordu. Hiçbir fikrimiz yoktu. Adam benim için Mérimée’nin Colomba’sını ve babam için de Maupassant’nın Le Rosier de Madame Husson’unu seçti. Mutfak masasında, babamın okuduğunu gördüğüm tek kitaptı.


Yaklaşık 20 yaşında yazmaya başladım. Bir romanın müsveddesini editöre gönderdim, reddetmişti. Annem hayal kırıklığına uğradı, ama babam hayal kırıklığına uğramak şöyle dursun neredeyse rahatladı. Ben ilk kitabımı yayınlamadan beş yıl önce de öldü. Yazdıklarımın nihai amacının veya itici gücünün normalde okumayanlar tarafından okunması olup olmadığını merak ederim hep.



Çeviri: Murat Erşen



KAYNAK: Annie Ernaux’nun bu metni ilk olarak “Trennen, verbinden…’” başlığıyla “Neden okumalı?” sorusunu yanıtlayan 24 yazarın metinlerini içeren “Warum lesen?” (Neden okumalı?) isimli bir Almanca koleksiyon içinde yer almış, Suhrkamp Verlag ve Annie Ernaux'nun izniyle Jo Halliday tarafından İngilizceye çevrilmiştir. [İlgili bağlantı]

 

[1] Fransız romancı ve şair Raymond Radiguet’nin (1903-1923) kalem aldığı Le Diable au corps (1923) Birinci Dünya Savaşı sırasında, kendisinden yaşça büyük bir kadına tutulan genç bir adamın yaşadığı tutkulu, yasak aşkı anlatır. [Türkçesi: Büyük Aşklar / İçimizdeki Şeytan, çev. Mehmet Doğan, Everest, 2015; İçimizdeki Şeytan, çev. Alper Turan, Zeplin, 2019].

[2] Fransız yazar Anne Desclos’nun Pauline Réage takma adıyla 1954 yılında yayınlanan erotik romanı Histoire d’O 1975’te yönetmen Just Jaeckin tarafından sinemaya aktarılmıştır. [Türkçesi: O'nun Hikâyesi - Aşk Ve Sadizm, çev. Birsel Uzma, Chiviyazıları, 2002]

[3] F. Dostoyevski, Suç ve Ceza, çev. Ergin Altay, İletişim, s. 635.

[4] Kayıp Zamanın İzinde’nin (Swann’ların Tarafı) ilk cümlesi, çev. Roza Hakmen, YKY, 2022.