Sürgündeki Şair: Yannis Ritsos’un Sürgün Günlükleri Üzerine

İlker Şaguj


Şair, zor şartlar altında yaşam izleri ararken iç dökmesine, konuşmasına, bir şeyler ifade etmesine yol açacak her şeyi zihninde canlandırır; fakat yeni sözler bulamazsa da sessizliği bulduğunu anlatır bu kez.


09/22 | Minyatür/Kitap

 


Bazı şairlerin şiirleriyle halkla konuştuğu olur; çünkü halk o şairlere kulak verir, şair kendisine kulak verildiğini bilir ve hem halkta hem de şairde bu konuşmaların bir karşılığı vardır. Bu dönemin, yani halkla doğrudan konuşan ve halkın (bazılarına da olsa) şairlere kulak verdiği dönemin geride kaldığı düşünülebilir; fakat o günlerden bugünlere kalan şiirler yahut yazılar bize iki tarafın da tavrını taşımaya devam ediyor. Yannis Ritsos da Nâzım Hikmet, Pablo Neruda… gibi şiirlerinde doğrudan halkla konuşan, halkta bir karşılığı olan, aslında kendisine kulak verildiği için bir karşılık bulan şairlerden. Şairin külliyatına bakıldığında Umarsız Penelope bunun en iyi örneğidir. İnsanlar şair ve halk ilişkisini şairin şiirlerinden öğrenebilir; çünkü şair bize bunu doğrudan verir ya da sezdirir.


İlk gençliğinde yaşadığı kayıplar, o kayıplara sebep olan verem hastalığına kendisinin de yakalanması, babasının ve kız kardeşinin içine düştüğü delilik, geçirdiği mutlu çocukluğu şaire zehir eder. Bunlar yetmezmiş gibi politik duruşu sebebiyle sürgünlükleri mesken edinir. Ancak tarihteki her sürgün yeri şairin sesinin yankısıyla gürlediğinden ve o gürlekliği hiçbir doğal afet, insan yapımı hiçbir şey dağıtamadığından şairin uğultusu esen rüzgârın uğultusundan daha baskın sürmeye devam eder. Ritsos’un Yunan İç Savaşı süresince yaşadığı sıkıntıların bir kısmına Limnos ve Makronisos adalarında tuttuğu Sürgün Günlükleri’nde [*] tanıklık ediyoruz. Mutlu çocukluğunu kendisine zehir eden yaşam karşısında gösterdiği direnci yine o yaşamda nasıl bulmaya çalıştığını görüyoruz, yazdıklarında. Ağır çalışma şartlarının baskısını hissettikleri, yeterli şekilde beslenemedikleri, yapayalnız bırakıldıkları bir ortamda şairin etrafındaki her şeyde yaşama tutunacak ufacık dahi olsa bir iz aradığı anlaşılır. Bu izi taşıyan şey kendilerine rahat vermeyen bir sıçan, nasıl sevildiğine hayret edilen güneşli bir manzara, ölülerin giysileri arasında dolaşan bir salyangoz olsa bile...


Yine de yaşama dair kanlı canlı bir mazeret, canlılıktan kopup gelen bir koku, tasvirini yapabileceği herhangi bir görüntü kendisini eğlemeye az da olsa yeter. Biri asker diğeri ise sürgün günlüğü.

İşbu yazının yazarı bir şair olarak yaşamda, halkta bir karşılığı olmasının bilinciyle buna bağlanan, yaşam sevinci yahut coşkusunu bununla perçinleyen şairlere hep imrenir; çünkü bu bağlılığın, aslında bir karşılığa dayanmadığını, doğrudan yaşamaya dair olduğu gerçeğinin altında yattığını sezer. Her ne olursa olsun yaşama, canlı olana dair çarpıcı bir biçimde duyulan bu coşkuyu ne yazık ki bir şair olarak anlayamaz, içinde duyamaz. Sürgün Günlükleri’nin 27 Ekim 1948 tarihli ilk şiiri şöyle başlıyor:


Burada dikenler çok –

kahverengi dikenler, sarı dikenler

gün boyu, hatta uykuda bile.


Şair, bulundukları ortamın içlerine ne kadar işlediğine dair belirgin bir girişle başlıyor şiirlerine. Her an üzerine çökebilecek yılgınlık ortamının tasvirleri de böylece başlıyor ve şairin her şiirde aradığı o yaşam izinin hemen yanında ilerliyor. Çevresindeki her şeye olan duyarlılığı zaten iç dökme derdinde olan şairin diline dolanıyor ve canlılığın esas ortamında nasıl sürüp gittiğini fakat bulundukları ortamda nasıl donuklaştığını okura, önemsiz olup olmadığını düşünmediği ayrıntılarla aktarıyor. Doğa bu aktarımın merkezinde olduğu için tasvirler ve gözlemler şiirlerde önemli bir yer tutuyor. Ritsos, içindeki bulanıklığı seyreltmek, insanlardan kopukluğunu gidermek için kendini yer yer çağrışımlara, birtakım görüntülerin kendince bir şeyler sahnelemesine kaptırıyor:


Rüzgârlar ve yine rüzgârlar. Bir panjur

sanki ıssızlığı alkışlıyor. Gecenin kopmuş eli;

ayın kırık feneri; hiçliğin kırıntıları.


Görüldüğü üzere ıssızlığı uğultusuyla şenlendiren ve durmadan eserken devleştiği büyük boşlukta şairin kitap boyunca içine işleyen hüzün getir-götürcüsü rüzgâr, burada bir canlılığın sahnelenmesinde önemli bir rol alıyor. Rüzgârdan başka bir şeyin olmamasının getirdiği ıssızlığı, yalnızlığın temsilcisi olan tek başına bir panjur alkışlarken şair soluk bir canlılığı tasvir ediyor. Ritsos, şiirler boyunca ilerleyen bu anlatımcılığı kendi içine sıkça dönüp oralardan bir şeyler bulup çıkarmak için sürdürür. Şair, zor şartlar altında yaşam izleri ararken iç dökmesine, konuşmasına, bir şeyler ifade etmesine yol açacak her şeyi zihninde canlandırır; fakat yeni sözler bulamazsa da sessizliği bulduğunu anlatır bu kez.



Bu ıssızlık öyle tekdüzedir ki şair herhangi bir farklılık bulmak için ne kadar gözlerini çevirip dursalar da, tutunacak bir şey bulamadıklarını yazıyor, bilakis sahip olduklarını nasıl yitirdiklerini. Bir yandan ellerine geç de olsa geçen gazetelerden aldığı bilgiler üzerinden ağır şartlardaki kopukluğunu gidermeye çalışırken bir yandan yemeklerine ve eşyalarına, yataklarına musallat olan farelerle aynı yerde aynı şeyleri yapıyor olmanın rahatsızlıkla karışık avuntusu geriye kalıyor. Böylesine yalıtılmış bir ortamda şair tasvirlerinin arasına uydurma görüntüler de ekliyor; böylece hasretini duyduğu canlılığı buraya taşımak istiyor fakat tüm bunların yalnızca birer görüntü olduğu gerçeğinin burukluğunu da yaşıyor.


Çekilen onca çile durulduktan sonra o çileden arta kalanların yarattığı çökmüşlük hissiyle mücadele başlıyor, onca çileye rağmen hâlâ bir şeyler beklemeyi sürdürürken.

Siyasi mahkûmların kadın, çocuk, erkek hep bir arada bulunduğu ilk sürgün yerinde bu canlılık anlatımlarına onlar da katılırken, oradakilerden de uzakta kaldığı sürgün yeri olan Makronisos, şairin bütünüyle hayalindeki görüntülere sarıldığı bir yer olur. İnsanlardan daha da koptuğu bu ortamda Ritsos, sürekli tekrar nasıl bir araya gelineceğini düşünür, tellerle çevrili hayatlarında tat tuz kalmaz. Askerlerin bile gülmek için kimsenin bakmadığı anları kolladığını kaydeder şair. Düştükleri bu yerdeki tüm sahteliği, tüm solgun canlılığı bu şiirlerde görmek mümkün:


Bizi yaralar içinde terk ettiler.

Askerler angaryaya koşuluyor

yalınayak, kafaları tıraşlı, giysileri yırtık

dağa tırmanıp – bizi seviyorlarmış gibi

çalı çırpı toplamalarını seyrediyoruz uzaktan.


Yaşamaya zorlandıkları bu ortamda şairin gördüklerini ya da duyumsadıklarını aktarabilecek kadar aklı başında veya sağlıklı olduğunu görsek de, herkes aynı durumda değil. Zorlaşan şartlar, ağır çalışma koşulları altında şair, sakatların ve delilerin çoğaldığını da aktarıyor. Çekilen onca çile durulduktan sonra o çileden arta kalanların yarattığı çökmüşlük hissiyle mücadele başlıyor, onca çileye rağmen hâlâ bir şeyler beklemeyi sürdürürken. Ancak nafile. Ritsos, acının bile yorulduğu bir yer olarak tasvir ediyor Makronisos Toplama Kampı’nı.



İşlerin öncekine göre giderek sarpa sardığı kampta tüm bu yılgınlığa, yara bereye, sakatlığa, deliliğe, önceki ortamlarına göre daha az izini sürebildiği canlılığa rağmen şair hâlâ “dünya daha güzel olabilirdi” fikriyle kendini avutmaya, canlı kalmaya çalışsa da çevresindeki ölüler ve ölülük giderek artmakta, Ritsos’un tasvirleri de giderek kararmaktadır. Ölümün kendilerine ne kadar yakışacağını yazacak kadar kararır içi ve hayatta kalmayı, yani ölememeyi bir başarısızlık sayar. O yaşam izini sürdüğü canlılık öğelerinin birer birer yitip gittiğini görmek şairde “onların yeri neresiyse bizim de orasıdır” duygusu uyandırır; çünkü her ne kadar ilk ölenler unutulsa da bunlara yenilerinin eklenmesi şairdeki yaşam sevincini alt üst eder.

 

* Yannis Ritsos, Sürgün Günlükleri, çev. Ari Çokona, İş Bankası Kültür Yayınları, 2021.