Walser'in Mikrogramları: Cemal Ener ile Söyleşi

Radyo Punctum / Murat Erşen


Bununiyeokudukki'nin ikinci bölümünde Murat Erşen, Cemal Ener ile Robert Walser'in hayatı, eserleri ve mikrogramları üzerine söyleşiyor.


10/22 | Söyleşi

 



ROBERT WALSER ve MİKROGRAMLAR


“Hey şeyde küçük ve oyun düşkünü. Devasa bi zamanda yeşil bir yaprağa, küçük bir yıldıza, bir kelebek kanadına aşık olur ve gökyüzü ve sonsuzluk onlarda yansıdığı için onları buraya resmeder. Kaleminin, fırçasının ucu onu o anda varolanı vermeye teşvik eder. İlk yaklaşımında daima çok yakın, çok küçük boyutlarda kalır.”


Hugo Ball’un Paul Klee için yazdıkları



“Otururken aklıma bir öykü geldi.”


R. Walser


Nietzsche, Kierkegaard, Van Gogh gibi bazı düşünür ve sanatçılar sadece eserleriyle değil yaşamlarıyla da ilgi odağı olmuşladır. İsviçreli yazar Robert Walser de kendi döneminde tutunamayan bir yazar olması, hayatının uzun bir bölümünü Waldau ve Heriseau’daki ruh ve sinir hastalıkları kliniklerinde geçirmesi ve ölümünden sonra keşfedilen mikrogramlarıyla bir “yazar efsanesi” mertebesine ulaştığı gibi üslubuyla da edebiyat tarihinde ve kanonunda giderek önemli bir yere oturmuştur. Bugün Walser’in ismi Joyce, Proust, Kafka, Musil gibi çığır açan yazarların yanında yer alıyor belki ama önce Kafka ve Musil’in, daha sonra Canetti, Hesse, Benjamin ve Sebald’ın dikkatini çeken ve beğenisini kazanan gayet üretken bir yazar olmasına rağmen ömrü boyunca yazarak geçimini bile sağlayamamıştır. Zaten topluma ayak uydurma isteği de yeteneği de olmayan biri olan Walser özellikle 1. Dünya Savaş’ı yüzünden Almanya'daki yayıncılarla bağlarını da yitirince iyiden iyiye yalıtılmış bir hayata mahkûm olmuştur. İstediklerini elde edememekle, kendini kabul ettirme kavgasıyla, ayakta kalma ve hayata tutunma çabasıyla geçen, oradan oraya sürüklendiği yılların ardından yenilgisi ve silinmesi akıl hastanesine yatmasıyla adeta tescillenmiştir. Walser’in ilginç yaşam öyküsü ve yazma serüveninin izleri büyük bir Ben-kitabı (İchbuch) olarak tasarladığı yapıtlarında kolaylıkla görülür. 1908 tarihli romanı Der Gehülfe'nin (Yardımcı'nın) temelinde, Zürih yakınlarındaki bir mühendis ve mucit olan Carl Dubler'in “yardımcısı” olarak çalışması yatar. Yine 1905 yazının sonunda Berlin’de hizmetkârlık eğitimi veren bir kursa katılması ve aynı yılın sonbaharında birkaç ay boyunca bir şatoda hizmetkâr olarak çalışması Jacob von Gunten (1909) başlıklı romanında önemli bir rol oynar. [1] Bu bakımdan otobiyografiyle kurmacanın iç içe geçtiği, kurmaca ve gerçeklik arasında gidip gelen otofiksiyonun (özkurmaca) öncülerinden biri olarak görülür. Edebiyat dünyasının dikkatine (tekrar) mazhar olmasını ise elbette mikrogramların keşfine borçludur. Ayrıca tıpkı Heidegger ve Rousseau gibi bir “yürüyücü” olan Walser’in klinikte önce arkadaşı, sonra yayıncısı ve hamisi olan Carl Seelig de bu ilginin doğmasında önemli bir rol oynamıştır. [2] Yine onun gibi hayatının son bölümünü ruhsal bozuklukların pençesinde geçiren ve yine onun gibi mikrogramlar üretmiş, hayranlık duyduğu bir yazar olan Hölderlin ile de aralarında bir paralellik vardır sanki.


Onun yeniden doğuşuna vesile olan mikrogramların yapısı ve ölümünden sonra keşfedilmesi son derece ilginçtir. Karınca duasını andıran ve boyutları giderek küçülen (2-3 milimetreyken 1-2 mm kadar küçülen) harflerden oluşan mikrogramları yaklaşık 526 sayfaya sığar ki bu da kitap olarak neredeyse 4500 sayfaya tekabül eder. Bu yazma biçimi uzun süren yazma tutukluğuna karşı geliştirdiği sıra dışı bir oyun diye düşünüldüğünden stil neredeyse içeriğin önüne geçer. Dolmakalemle yazarken koluna kramplar girmesi ve onu aşağılayan sesler duymaya başlaması Walser’i kurşun kalemle sadece kendisinin okuyabileceği küçüklükte yazmaya sevk ederken araştırmacıların dikkatini de yazma tutukluluğunun ardındaki ruhsal çatışmalara çeker. Bu tarza yönelmesinin ardındaki sebep sadece yazarın yazı kaleminden bıkması mıdır, yoksa “yazının küçülmesi yazarın kendisinin küçülmesinin bir yansıması ya da psikozun etkisi altında hüviyetini korumak ve güçlendirmek için başvurduğu bir yol” mudur? Sebald’ın “gerçek bir iç göçün belgeleri”ni gördüğü mikrogramlar bir yandan kendini iyice okunamaz kılan ama öte yandan da sanki bulunma arzusunu duyan yazarın saklambaç oyunudur. Mektuplarına bakıldığında izleri 1902 yılına kadar takip edilebilen bu yazı stili kliniğe yatmasıyla artık tamamen “kurşun kalem bölgesi” adını verdiği bir sisteme dönüşür, yaşadığı yazma krizine çare olur zira kurşun kalemle daha hayalperest, daha sakin, daha düşünerek çalışabildiğini fark eder. Gördüğü, duyumsadığı, tecrübe ettiği her şeyi yazıya dönüştürme arzusuyla hareket eden, yazmakla var olmayı bir gören Walser handiyse beynin değil, elin buyruklarına uyar. Kendini bir yazar olarak sorgulayan, içine işleyen işe yaramazlık ve aylaklık duygusuyla baş etmeye çalışan Walser yine de varlığını sürdürebilmek için yazmaya muhtaçtır. Ta ki yazmak yerine delirmeyi tercih ettiği klinik günlerinin sonraki döneminde yazmayı tamamen bırakıncaya kadar.


Uzun mesafeler yürüyen, sürekli şehir ve oda değiştiren Walser’in yazısında da bir düşünsel aylaklık göze çarpar. Zaten yazmak ve yürümek onun için birbirinden ayrılmaz. Sokaklarda yaptığı gezintiyi, kağıt üzerinde tekrarlar, bu kez yarattığı dilin topografyasında flanörlük eder. Onun “gezinti modelini” [3] benimseyen sanatı Nietzsche’nin deyişiyle “ayakla yazma”ya benzer. Çağrışımlarla ilerleyen yazısının kalemin bir an bile atıl kalmasına tahammülü yoktur. Hatta aslında pek de romana benzemeyen sınıflandırılamaz Haydut’unda [4] şöyle yazar: “Kalem bir an için bile atıl kalmaktansa, yersiz bir şeyler söylemeyi tercih eder.” Anlatımında tutarsızlıklar, çelişkiler, zıtlıklarla dolup taşan ve bir gevezeliği andıran bu dil karnavalında önemli olan içerikteki olaylardan ziyade yazma sürecidir. Edebiyatın değerinden şüphe etse de anlamı yine orada arar. Benjamin’in ifadesiyle “her cümlenin kendisinden önceki cümleyi unutturma işlevine sahip olduğu” bu “kelime akını”nda kendini koyvermiş bir hâkimiyet gizemli ve anlaşılması zor satırlarda kendini tüm gücüyle hissettirir. Alman yazar Martin Walser bu yaratıcı enerjiyi şöyle tasvir eder: “Kafka’yla haşır neşir olunca bir disiplin, biçimsel sonuç ortaya çıkar, o labirentte dolaşılabilir. Walser ise ona açığa çıkartmak istediğiniz malzemeleri sürekli birbirine karıştırır.” Bu kendisinin yansıttığı gibi kabul edilmesini isteyen yazarın maskeli balosudur. Konundan konuya atlayan, zikzaklar çizen, anlatıcının sık sık araya girerek yerine getirilmeyecek vaatlerle sürekli kesintiye uğrattığı, düzensiz, kopuk, bağlantısız cümleler ve uydurma kelimeler seline kapılmış bu kendini yansıtmaya dayalı Ben kitabında olay olmadığından tek ve daimi olay yazma sürecinin kendisi ve yazarın benidir.




Mikrogramlar sadece içerik açısından değil görsel olarak da çarpıcıdır. Anlatım ve görsellikte oluşan bu yapı grafiksel bir bütün oluşturur. Bunları Walser’in kızkardeşinden bir ayakkabı kutusu içinde alan Seelig şifreli bir yazıyla karşı karşıya olduğunu düşünmüştür. [5] Oysa karınca yazısıyla belki de küçüklük ve anlamsızlıkta kaybolmaya çalışan Walser’de tam da küçüklük dolayısıyla hacmin işlevi önemlidir. Kağıt almaya para ayıramadığından zarfların, takvim yapraklarının boşluklarına vs. karalayan Walser bloklara ne sığacağına karar vererek şekillendirir yazmasını. [6] Böylece anlatım ve görsellikte oluşan bu yapı grafiksel bir bütün oluşturur. Metin bloklarının ve sütunların düzeni şaşırtıcı biçimde bir gazete sayfasını, bir kültür sayfasındaki metin tasarımını, ustaca düzenlenmiş minyatür bir gazeteyi andırır. Başka kimsenin okuyamadığı bu kendine ait özel gazete onun editörlüğünü yaptığı bir atölye (karalar ve temize çeker), bir mikrokozmos ya da kendine has bir “mikrokaos”tur. Öyle ki bir metin üzerinde çok daha fazla metin yan yana gelebilir, metinler grafiksel ve içeriksel olarak birbirlerini ektileyebilir. Farklı ya da aynı türde metinler, birbirinin içine girmiş sütun ve art alanlarda, yatay ve dikey olarak barınabilir. Öyleyse bir de Alberto Giacometti’nin de kibrit kutusuna sığacak boyutlarda heykeller yaptığı hatırlanırsa mikrogramlardaki güzel yazının sadece edebiyatı değil güzel sanatları da ilgilendirdiği açıktır.


Kurşun Kalem Bölgesi Walser’in yeniden doğuşuna ve efsaneleşmesine yol açmasına açmıştır ancak hastalığının mikrogramları üretmeye başlamasında etkili olduğu fikri ne kadar çekici gelse de gerçek sebep elbette bir muammadır. Walser’i “yüz bin kişi okusa, dünya daha yaşanası bir yer olurdu.” diyen Hesse haklı mıdır bilinmez ama salyangoz kabuğuna çekilmiş büyük bir yazarın gerçek ile kurmaca arasında gidip gelen bu güçlü metinlerin daha çok okur beklediği aşikâr.



Kaynakça:

Bu yazı büyük ölçüde Robert Walser hakkında şu an Türkçedeki en kapsamlı kaynak olan, Merve Karabulut’un “Robert Walser’in Mikrogram Dünyası” başlıklı kitabına dayanmaktadır. Bu konuda diğer önemli kaynak Cemal Ener’in Haydut (Can Yayınları) romanına yazdığı önsözdür. Ayrıca Kitap-lık dergisinin 141. sayısı Robert Walser’e hasredilmiştir. Ahmet Uğur Nalcıoğlu’nun Çizgi Kitabevi’nden çıkan “İsviçreli Aylak Bir Yazar Robert Walser” (2016) başlıklı kitabı ile Carl Seelig’in yukarıda künyesi verilen “Robert Walser ile Yürüyüşlerimiz” adlı metni Türkçedeki sınırlı kaynaklardan diğer ikisidir.



* Cemal Ener'in Punctum'da yayınlanan ''Yazının Kaçış Noktası: Mikrogram'lar ve Haydut Romanı'' adlı yazısını okumak için tıklayınız.


** Programı Spotify üzerinden dinlemek için tıklayınız.

 

[1] Bu romandan esinlenen Quay Kardeşler 1995 yılında “Institute Benjamenta, or This Dream People Call Human Life”’ adıyla son derece ilginç bir film çekmişlerdir.

[2] Carl Seelig, Robert Walser ile Yürüyüşlerimiz, çev. Aysın Önen, Everest, 2022.

[3] Kitaplarından birinin adı da “Gezinti”dir zaten.

[4] Mikromgramlardan çıkan tek roman olan Haydut düzensiz bloklar halinde 24 mikrogram kağıdından oluşur ve adını büyük ihtimalle yazarın hayranı olduğu Schiller’in “Haydutlar”ından almıştır.

[5] Walser’in 1924-1933 yılları arasında, yani yazma sürecinin son 9 yılını kapsayan kurşun kalemle ve küçük yazı sitiliyle kaleme aldığı birbirinden farklı 526 adet kağıttan oluşan ve Walser araştırmacısı Jochen Greven mikrogram diye adandırdığı bu metinleri 1937’de kızkardeşinden teslim alan Carl Seelig minyatür yazma biçiminden dolayı bunların ne olduğuna dair net bir fikir oluşturamaz. Walser’in vasiyeti de bunların yakılması yönünde olduğundan mikrogramları şifresi çözülemeyen gizli bir yazı, düşüncelerini saklamak için bir kaçış yolu, kaligrafik bir kamuflaj aracı olarak değerlendirir. Walser’i küçük düşürecek, zor duruma sokacak bir şeyler barındırdıklarından çekinerek bunları 1958’e kadar saklar. Sadece bu tarihte İsviçre’deki Du adlı kültür dergisinde seçilmiş bir mikrogram kağıdı yayınlamakla kifayet eder. Fakat ardından Walser üzerine doktora yapan Jochan Greven’den (onun ikinci yayıncısı) metinleri çözdüğüne dair bir mektup alır. 1972’de Greven Walser’in toplu eserlerini 13 cilt halinde yayınlar. Haydut (Rauber) daha fazla içeriğe sahip ve daha kolay çözülebildiği için XII/1. cilt olarak yayınlanır. 1980-2000 arasında Bernhard Echte ve Werner Morlang Walser’in bütün kurşun kalem dünyasını edebiyat alemine tanıtır.

[6] Örneğin Yardımcı romanının başkişisi Joseph Marti de yazmadan önce kağıdı kalemle çizerek metnin sınırlarını oluşturur. Yine Tanner Kardeşler’de, romanın başkişi Simon Tanner’in yazma biçimi kurşun kalem sistemine benzer: “Kestiği küçük kağıt parçalarına önceden düşünmeden rastgele yazıyordu.”