top of page

Yaratıcı Muhbirlik Atölyesi


(...) tüm bu örnekler edebiyat ile istihbaratın ne kolay kesişebildiğini; ömrünü sözcüklere ve anlam dünyasına vakfetmiş gibi görünen insanların (...) bürokratik paranoyaların tezgâhında dokunmuş “öteki”ler karşısındaki samimiyet ve dürüstlük taklitlerinin ne denli sahte olduğunu gösteriyor.


03/23 | Makale

 

Görsel: Ellie Foreman-Peck, The Guardian



Uwe Berger adı çoğumuz için bir şey ifade etmiyor; ama Alman edebiyatının bu “önemli” ismi, hem şair hem de bir yaratıcı yazarlık atölyesinin yürütücüsüydü. Üstelik de amacı Alman edebiyatına yeni ve özgün sesler kazandırmaktan ibaret değildi, mevcut atölyelerden -tabiri caizse- biraz daha “ulvi”ydi: Soğuk Savaşı kazanmak!


Berger, 1928’de Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi; babası Deutsche Reichbank’ta yöneticilik yapmıştı. Henüz on beş yaşındayken askere alındı, savaş sona erdiğindeyse evine dönebilen şanslılar arasındaydı. Döner dönmez şiir yazmaya başladı. İlk kitabı Teslimiyet, 1955’te yayınlandı. 16 Şubat 2014’te, yani 82 yaşında vefat ettiğindeyse yirmiden fazla kitabın üstünde adı vardı. Doğu Almanya Ulusal Edebiyat Ödülü’nün yanı sıra, iki kez Johannes R. Becher Ödülü’nü kazanmıştı. Ne var ki Berger’in bugün entelektüel radarımıza takılmasının sebebi başarıları değil, daha ziyade edebiyat sayesinde edindiği “ikinci kariyeri”.


Berger’in edebi çabaları 1970’ten sonra ona kaleminin kıvraklığını sergileyebileceği yepyeni bir alanın kapısını araladı: Stasi muhbirliği. Görünüşte resmi bir görevi yoktu; yani Inoffizielle Mitarbeiter’tan (“IM”) başka bir şey değildi. Yalnız Doğu Almanya’da “muhbir vatandaşlık”ın son derece yaygın olduğunu ve bu görevin pek çok kişi için bir yan gelir kaynağı olduğunu unutmayalım. Bunlar o kadar kalabalık bir kitleyi oluşturuyordu ki gayriresmi jurnalcilerin sayısı toplamda 620.000’i buluyordu; 1989’da her seksen dokuz vatandaştan biri muhbirdi. [1]


Uwe Berger


Berger’i bu kalabalığın büyük kısmında ayıransa uzmanlık alanının edebiyat olmasıydı. Tabii durumun Das Leben der Anderen’deki gibi olduğunu söylemek pek mümkün değil. [2] Konu muhbirliğe gelince en az şairliği kadar velut olduğu söylenebilecek Berger, dönemin pek çok yazarı hakkında sayısız rapor kaleme aldı. Onun gözünden bakınca şiirden radyo oyunlarına kadar pek çok alanda kalem oynatmış Günter Kunert’in “karşı devrimci” olduğuna hiç şüphe yoktu. Kunert’in bir öyküsü üzerine yazdığı raporda “sanatsal bir facia”dan; “izleri Goebbels’e kadar sürülebilecek” bir yönteme başvuran yazarın “emperyalist manipülasyonun çıkarlarına” hizmet ettiğinden dem vuruyordu. Rejimin açık muhalifi olduğu için tutuklanan Lutz Rathenow ise “Hitler faşizmini andıran” cümleleriyle “politik bir manipülasyon”dan başka bir amaca sahip olamazdı. Doğu Almanya İç İşleri Bakanlığı yapmış üvey babası Karl Maron’la birlikte 1951’de Batı Almanya’yı terk eden ve Türkçede de pek çok kitabı yayınlanan Monika Maron ise “karşı devrimci eğilimler gösteriyor”, “gündelik hayatında Doğu Almanya aleyhine atıp tutuyordu.” [3] Tabii raporlarında epey yaratıcı olan bu işlek kalemin menzili edebiyatla sınırlı değildi: Sinirini bozan arkadaşları ve komşuları da ara sıra payına düşeni almıştı.



Resmi olarak partiye asla üye olmayan Berger, 1965’te yazdığı bir yazıda kendisini “yalnız kurt” olarak tanımladı. Hatta o kadar yalnızdı ki, bir yerden sonra raporlarda kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmeye bile başlamıştı: “Uwe Berger şöyle dedi”, “Uwe Berger şunu reddetti.” Oltermann’ın yerinde ifadesiyle “Uwe Berger zamanla bir kurum, bir devlet organı haline geldi ve bu mantıkla hareket edince Uwe Berger’e yönelik her türden saldırı Doğu Almanya’nın meşruiyetine yönelik bir saldırıya dönüştü.” [4] Artık bir şiiri reddedildiğinde bunun editörün edebi kifayetsizliğiyle değil, devlete karşı habis amaçlarıyla ilgili olduğu çok açıktı! Berger’in burnu, karanlık amaçları olan muhalif editörlerin dış mihraklarla girdiği melun komploların yanı sıra binlerce çakıl taşı arasındaki kıymetli yerli ve milli yazarların da kokusunu almada epey mahirdi.


Berger aralarında Jürgen Polinske, Björn Vogel, Rolf-Dieter Melis, Alexander Ruika, Gerd Knauer gibi yazarların da bulunduğu “Stasi Yazma Çalışma Çevresi”nin, yani Stasi’nin yazarlık atölyesinin öncülüğünü üstlenmişti. Tabii Blake Morrison’ın işaret ettiği üzere, bu çevredeki herkes muhbir değildi, gerçekten “edebi hevesler” taşıdığı için orada yer alanlar da vardı. [5] Örneğin Polinske, toplanma amaçlarının “Doğu Almanya’nın işçi sınıfı savaşçılarının yozlaşmış burjuva zihnini daha iyi anlamalarına yardımcı olma fikri miydi?” sorusuna “Hayır” yanıtını veriyor. Tabii Polinske’nin geçmişin hayaletlerinden rasyonelleştirerek kurtulmaya çalışma ihtimalini de masada tutmak gerek.



Johannes R. Becher ve Bitterfeld Yolu


Tabii hikâyeyi doğru kavramak için Berger’in, adına konan ödülü iki kez kazandığı Johannes R. Becher’in rolünden de söz etmek gerek. Partinin “yakın geçmişteki en büyük Alman şairi” diyerek vefatından sonra, 1955’te adına ödül vermeye başladığı ve Doğu Almanya’nın sosyalist kültür inşa programında önemli bir rolü olan Becher, sanatın bir propaganda malzemesinden çok daha fazlası olduğunu düşünüyordu. Nasyonal Sosyalizm yüzünden ömrünün yirmini yılını sürgünde geçirmek zorunda kalan Becher, Nazilerin Almanya’ya yaptığı en büyük kötülüklerden birinin kitapları yakmak, fikirleri sansürlemek ve entelektüelleri halktan kopuk, fildişi kulelerde yaşayan bohemler olarak göstermek olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de kopuk bağın yeniden kurulabilmesi için elinden geleni yaptı. Becher’e göre sorun yalnızca kapitalistlerin hırslarından ileri gelmiyordu; kapitalizmin yarattığı iş bölümü, yazarlar ile işçiler arasındaki bağı sürekli kesintiye uğratıyordu. Haliyle bunun yeniden tesis edilmesi gerekiyordu.


Becher bunun için yepyeni bir fikirle çıkageldi: Literaturgesellschaft (Edebiyat toplumu). Ona göre “toplumun bir köşesinde entelektüeller, diğerinde işçiler olmamalıydı; aksine yalnızca yazan işçiler ve çalışan yazarlar” vardı. [6] Becher, yazarların bugüne kadar toplumsal koşulları yalnızca yorumladığını, önemli olanınsa onları değiştirmek olduğunu söylüyordu! Edebiyatın ama bilhassa şiirin (hatta biraz daha özelleştirirsek sonenin) gücüne inanan Becher bir bakıma haklı da çıktı. Kendisi göremese de, Parti 1959’dan 1964’e kadar süren “Bitterfeld Yolu” projesini hayata geçirdi. Doğu Almanya’daki işçi ve çiftçilerle yazarlar arasındaki buzları eritmeyi hedefleyen bu buluşma, “Kalemini kap gel yoldaş!” sloganıyla taçlanan “Proleter Yazarlar Çevresi”ne önayak oldu. Doğu Almanya tarih sahnesinden silindiğinde yüzlerce proleter-yazar vardı: Örneğin Duvar’ın çökmesinden altı ay öncesine kadar parti üyesi olan ve pek çok önemli roman yazmış Christa Wolf, editörlük ve eleştirmenlik kariyerinden önce tren fabrikasında çalışıyordu. İlk oyununu on beş yaşında kaleme alan ve 1964’te Heinrich Mann Ödülü’nü kazanan Brigitte Reimann, linyit kömürü madeninde işçiydi. Yirmiden fazla öykü ile romanın yanı sıra beş filmin senaryosunu ve Doğu Almanya edebiyatının en önemli eserlerinden biri sayılan -isyankâr bir inşaat işçisinin adım adım rejime ayak uydurma sürecini anlattığı- dokuz yüz sayfalık Spur der Steine’i kaleme alan Erik Neutsch bizzat inşaatlarda çalışmıştı.


Spur der Steine'den (1966) bir kare.


Proleter yazarların kendi inisiyatifleriyle bir araya gelme çabaları elbette Stasi’nin dikkatini çekti ve haklarında pek çok rapor tutuldu. 1970’lerin sonuna gelindiğindeyse önemli bir karar alındı: Bu başıboş yazarlar çevresinin “profesyonelleştirilerek” davaya hizmeti sağlanmalıydı. Görev önce Ulrich Grasnick’e teklif edildi, ancak Chagall’ın dostu olumsuz yanıt verdi. Bu yüzden görev 1982 yılında Berger’e önerildi; “yalnız kurt” bir saniye bile düşünmeden kabul etti.


Stasi Şiir Çevresi


Berger’in önderliğindeki grup, ayda bir kez ve iki saatliğine Adlershof’taki Kulturhaus’ta toplanıyordu. Gruba girebilmek için birinin davet etmesi gerekiyordu. Berger burada şiir dersleri veriyor, ağırlıkla genç askerlerden oluşan öğrencilerine şiirlerini okuttuktan sonra onları dizeleri ve manayı tartışmaya davet ediyordu. Toparlama vakti geldiğindeyse son sözü söylüyor ve şiir tarihinden bazı örnekler verip genç katılımcıların şiir tekniği bilgisine dair sorular soruyordu.


Bu gençlerden biri de, o esnada henüz on dokuz yaşında olan Alexander Ruika’ydı. Berger’in topyekûn şüphesinden payına düşeni almış olsa da, kabiliyeti hemen dikkatini çekmişti. Aslen Litvanyalı olan Ruika, on dört yaşındayken Sovyetler’de gördüğü bir anıt üzerine yazdığı metaforlarla dolu bir şiiri okuduktan sonra, şiirde metafor kullanımından pek de hazzetmeyen Berger’i bile etkilemişti. Usta şair atölyesinde ilk ve son kez birini eleştiri oklarından mahrum bırakıyor, edebi şefkatini gösteriyordu “Şu genç adama bakın yoldaşlar,” demişti, “bu ne yetenek!” Berger haklıydı ama şiir konusunda değil: Zira Ruika daha sonra şiir sahasında önemli bir gelişme kaydedemedi. Ama motora binmekten dövüş sporlarına kadar çok farklı ilgi alanlarına sahipti.


Das Leben der Anderen'den (2006) bir kare.


Berger’in Stasi Şiir Çevresi içinde hakkında en çok rapor tuttuğu isim de Ruika oldu. Bir yandan şairliğini överken öte yandan “kafasının karışık” olduğundan dem vuruyordu: 1983’te yazdığı bir rapora eklediği şiirlerinin ‘karmaşık’ olduğunu ve sosyalizm çatısı altındaki “iktidar”la sorunu olduğunu ileri sürmüştü. Bu raporların sebebinin aralarındaki entelektüel bir rekabet mi, yoksa kulağın boynuza duyduğu bir kıskançlık mı olduğu bilinmez ama Ruika da 30 Mart 1983’teki bir toplantıda grubun diğer üyelerine Stasi’nin etkisi altında olmayan başka bir edebi mahfile girmek istediğinden söz etmişti. [7]


Oltermann’a bakılırsa Berger’in genç yetenek hakkındaki raporları ayağını kaydırmaya çalışmaktan ziyade ona doğru bir yol sunma gayesindeydi. Yetkili merciiler, muhbirlerinin raporlarından önce Ruika’ya karşı pek olumlu duygular beslemese de, bu gence bir şans verdiler: 13 Eylül 1983’te “IM” olarak işe alınmak üzere Ruika’yla ilk görüşme yapıldı. Genç şair çeşitli testlerden geçirildikten sonra 19 Temmuz 1984 tarihinde muhbir oldu. Berger’in yaratıcı muhbirlik atölyesi işe yaramıştı. [8]



Kısa süre sonra Ruika’ya önemli bir görev tevdi edildi: Asıl mesleği çilingirlik olan ve son derece anlaşılmaz eserler verdiği için Stasi tarafından bir türlü kilidi açılamayan Gert Neumann’ı izleme görevi. [9] Ruika’nın amiri Michael Linder, 17 Aralık 1987’de yazdığı bir raporda muhbirinden aldığı bilgiye göre Neumann’ın izlendiğinden şüphelendiğini kaydetmişti. Ruika ve Linder bu işte yalnız değildi. Berger de bu anlaşılmaz adamdan zerre kadar hazzetmiyordu; onu “yarı cahil bir psikopat”, “karmaşık düşüncelere sahip”, “gösterişli saçmalıklar karalayan” biri olarak raporlamıştı. Neumann, Stasi için öyle bir bilinmezdi ki, sonunda hakkında daha sağlam istihbarat toplayabilmek için karısı ve annesini işe alacak kadar ileri gittiler. [10] Belki de Anthony Quinn’in dediği gibi, buradan Annelerin Yaşamı diye bir film bile çıkabilir. [11]


Berger, 2006’da Der Spiegel’e verdiği bir söyleşide eski öğrencilerini gözetleyip haklarında istihbarat raporları hazırladığı için pişman olduğunu dile getiriyor: “Bugünden bakınca davranışlarım için ne bir açıklama ne de bir mazeret bulabiliyorum. Hayatlarına etki ettiğim insanlardan özür diliyorum.” Ne var ki Berger’in özrü -tıpkı çoğu özür gibi- pek uzun sürmedi: 2013 yılında yayınladığı günlüklerinde bu söyleşiyi “tek taraflı olmak”la eleştiren eski muhbir, Batı Almanya istihbarat teşkilatı BND’nin de aynısını yaptığını ifade etti.



Berger bir kez daha haklı, ama yine eksik. Doğu ve Batı Almanya bu işte yalnız değil: CIA’in de yıllardır benzeri faaliyetler yürüttüğü biliniyor. [12] Hatta bu işin tarihinin ne kadar eskilere uzandığını görmek için Robert Darnton’ın müthiş eseri Poetry and the Police’i de anabiliriz. [13] Ne var ki tüm bu örnekler edebiyat ile istihbaratın ne kolay kesişebildiğini; ömrünü sözcüklere ve anlam dünyasına vakfetmiş gibi görünen insanların bazen kişisel sebepler, bazense daha büyük bir davaya hizmet arzusuyla bürokratik paranoyaların tezgâhında dokunmuş “öteki”ler karşısındaki samimiyet ve dürüstlük taklitlerinin ne denli sahte olduğunu gösteriyor.


 

[1] Philip Oltermann, The Stasi Poetry Circle: The Creative Writing Class that Tried to win the Cold War, Londra: Faber, s. 82.

[2] Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı), Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck, 2006.

[3] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 88.

[4] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 89.

[5] Blake Morrison, “Paper Spies”, The Guardian, 3 Mart 2022, [İlgili bağlantı]

[6] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 34.

[7] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 118.

[8] Ruika, belki de Berger sayesinde yeni bir kariyer edindi: Duvar yıkıldıktan sonra dedektiflik gibi gözetlemeye dayanan meslekler yapmaya devam etti; ta ki emekli olup motor tamir etmeye ve ara sıra şiir yazmaya dönene kadar. Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 228.

[9] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 186.

[10] Oltermann, The Stasi Poetry Circle, s. 187.

[11] Anthony Quinn, “East Germany’s unsettling war with words”, The Guardian, 13 Şubat 2022. [İlgili bağlantı]

[12] Burada On the Medieval Origins of the Modern State kitabıyla bilinen Joseph R. Strayer’in şüpheli kariyerini anımsatmak yeterli olabilir. Ayrıca James C. Scott ve CIA ilişkisi üzerine bir tartışma için bkz. Yağız Alp Tangün, “Devlet Gibi Sızmak: James C. Scott ve Akademide Muhbirlik Muamması”, Punctum. [İlgili bağlantı]

[13] Meraklı okur, Poetry and the Police dilimize kazandırılana kadar belki yazarın istihbarat ve edebiyat ilişkisine değinen bir başka yazısına bakabilir: Robert Darnton, “Paris’te Haberler: Erken Dönem Enformasyon Toplumu”, George Washington’ın Takma Dişleri, çev. Utku Özmakas, İstanbul: Zoom Kitap, 2022.


Comentarios


Üst
bottom of page