Yüz
- Giorgio Agamben
- 1 gün önce
- 8 dakikada okunur
Giorgio Agamben
Bana boşluklarını teşhir ederek arsızca bakabilirler, sanki ardında bu boşluğu tanıyan ve onu nüfuz edilemez bir gizlenme yeri olarak kullanan uçurumsu bir başka göz varmışçasına; ya da hayasızca, hiç çekinmeden, bakışlarımızın boşluğunda aşkın ve sözün geçmesine müsaade ederek.
01/26 | Eleştiri

Tüm canlı varlıklar açıktadır, kendilerini açığa vurur ve görünüşlerinde ışıldarlar. Ama sadece insan bu açıklığı kendine mal etmek [temellük etmek], kendi görünüşünü, kendi aşikar varlığını ele geçirmek ister. Dil, doğayı yüze dönüştüren bu mal ediştir [temellüktür][1]. Böylece görünüş insan için bir problem, hakikat için bir mücadele yeri haline gelir. Yüz, insanın çaresi olmayan sergilenme[2] hali ve içinde saklandığı ve saklı kaldığı açıklığın ta kendisidir. Ve yüz ortaklığın (communauté) tek yeri, mümkün yegane sitedir. Zira her tekil bireyde politikaya açılan şey, durmadan içine düştükleri ve ucuna gelmelerinin (dışında bir yol bulmalarının) gerektiği, hakikatin traji-komedisidir.
Yüzün sergilediği ve ifşa ettiği şey, ne anlama sahip şu ya da bu önermede ifade edilebilecek bir şeydir ne de ebediyen aktarılamaz kalmaya yazgılı bir sırdır. Yüzün açımlanması[3] bizzat dilin açımlanmasıdır. Fakat bu açımlanmanın hiçbir gerçek muhtevası yoktur, varlığın şu ya da bu haline, insanın ya da dünyanın şu ya da bu yanına dair hakikati söylemez. O sadece açıklıktır, o sadecenakledilebilirliktir (communucabilité). Yüzün ışığında yürümek bu açıklık olmayı belirtir, ve ona katlanmayı, dayanmayı. Böylece yüz her şeyden önce açımlamanın tutkusudur, dilin tutkusudur. Doğa, dil tarafından açımlanmış hissettiği an bir yüz edinir. Ve doğanın söz tarafından sergileniyor ve ele veriliyor olması, bir sırra sahip olmanın imkansızlığında kendini örtmesi, yüzünde ya iffet veya huzursuzluk yahut arsızlık veya utanma/tevazu olarak ortaya çıkar.

Yüz (visage), çehre (face) ile örtüşmez. Bir şeyin sergilenme düzeyine ulaştığı ve kendi sergilenen varlığını el geçirmeye çalıştığı her yerde; görünen bir varlığın görünüşe batttığı ve onun dışında br yol bulmasının gerektiği her yerde bir çehre vardır. (Böylece, sanat cansız bir varlığa, ölü doğaya bile bir yüz verebilir; ve böylece engizisyoncuların Şabat sırasında İblis’in kıçını öpmekle suçladığı cadılar orada bile bir yüz olduğu cevabını veriyorlardı. Ve bugün, insanların kör istenciyle çöle dönüşmüş olan tüm yeryüzünün tek bir yüz haline gelmiş olması mümkündür.)
Birinin gözlerine bakarım: Ya onları indirir -utanma/tevazudur bu, yani bakışın ardındaki boşluğun utanması/tevazusu- ya da o da gözlerini bana diker. Bana boşluklarını teşhir ederek arsızca bakabilirler, sanki ardında bu boşluğu tanıyan ve onu nüfuz edilemez bir gizlenme yeri olarak kullanan uçurumsu bir başka göz varmışçasına; ya da hayasızca, hiç çekinmeden, bakışlarımızın boşluğunda aşkın ve sözün geçmesine müsaade ederek.

Sergileme siyasetin yeridir. Eğer hayvan siyaseti, belki, yoksa, bunun tek sebebi durmadan açıkta yaşayan hayvanların kendi sergilemelerini temellük etmeye çalışmamasıdır ve bunu çok dert etmeden basitçe onun içinde yaşaması, o açıklıkta kalmasıdır. İşte bu yüzden hayvanlar aynalarla, imge olarak imgeyle ilgilenmezler. Buna karşı insan kendini tanımak istediğinden -bizzat görünüşünü temellük eder-imgeleri şeylerden ayırır, onlara bir ad verir. Böylece, açığı bir dünyaya, acımasız siyasi mücadelelenin savaş alanına dönüştürür. Konusu hakikat olan bu mücadele Tarih adı verilir.
Pornografik fotoğraflarda, resmedilen şahıslar, gayet hesaplı bir kurnazlıkla, bakışa sergilendiklerinin farkında olduklarını git gide daha çok açığa vurarak objektife bakar oldular. Bu beklenmedik jest, bu tarz görüntülerin tüketiminde örtük olarak bulunan, onlara bakan kişinin kendisi görülmeden aktörleri hazırlıksız yakalaması şeklindeki illüzyona şiddetle ters düşer: Aktörler bile isteye bakışına meydan okuyarak dikizciyi gözlerini onlara dikmeye mecbur bırakır. Tam bu anda, insan yüzünün tözsel olmayan doğası aniden gün yüzüne çıkar. Oyuncuların kameraya bakıyor olmaları, taklit etmekte (-mış gibi yapmakta) olduklarını gösterdikleri anlamına gelir; ve buna rağmen, paradoksal olarak, bu sahteciliği açığa vurdukları ölçüde daha da sahici görünürüler. Aynı yöntem bugün reklam tarafından da benimsenmiştir. Eğer görüntü kendi yarattığı aldatmacayı açıkça afişe ederse daha ikna edici görünür. Her iki durumda da, bakan kişi istemeden, hiç tartışmasız, yüzün özüne, hakikatin bizzat yapısına temas eden bir şeyle karşıya karşıya gelir.
Görünüşün trajikomikliği diye yüzün yalnızca sakladığı ölçüde ortaya çıkarmasına ve ortaya çıkardığı ölçüde de saklamasına diyoruz. Öyle ki insanı açımlaması gereken görünüş (apparence), ona ihanet eden (onu ele veren) ve orada artık kendini tanıyamadığı bir benzeyiş (semblant, ing. resemblance). Elbette, yüz hakikatin yerinden başka bir şey olmadığından, doğrudan doğruya bir simulasyonun/taklidin ve indirgenemez uygunsuzluğun da (impropriété) da yeridir. Bu, görünüşün, örtüsünü kaldırdığı şeyi, gerçekte olmadığı bir halde ortaya çıkartmak suretiyle gizlediği anlamına gelmez. Tam tersine, insanın gerçekte olduğu, bu gizlemeden ve görünüşteki bu endişeden başka bir şey değildir. Çünkü insan ne bir öz, doğa ya da kendine özgü bir yazgıdır ne de bunlara sahip olmak zorundadır[4], onun koşulu en boş, en esassız olandır: Hakikat. Ondan saklı kalan, görünüşün ardındaki bir şey değil, bizzat görünme/belirme olgusudur, yüzden başka bir şey olmamaktır. Görünüşün kendisini görünüşe geri götürmek, görünüşün kendisinin görünmesine/belirmesine neden olmak siyasetin görevidir.

Hakikat, yüz, sergileme bugün gezegen çapında bir iç savaşın konularıdır; bu savaşın muharebe alanı bütün toplumsal yaşam, hücum birlikleri medyalar ve kurbanları da yeryüzünün tüm halklarıdır. Politikacılar, medya kuruluşları ve reklam endüstrisi, yüzün ve onun başlattığı ortaklığın tözsel/esas olmayan karakterini anlamıştır ve o yüzden onu her pahasına denetim altında tutulması gereken sefil bir sırra dönüştürmeye çalışırlar. Devletlerin iktidarı bugün artık şiddetin meşru kullanım tekeline dayanmaz (bu tekeli kendi istekleriyle daima Birleşmiş Milletler ya da terörist örgütler gibi diğer güçlerle paylaşırlar) ama her şeyden önce görünüşün (doxa’nın, kanının) kontrolüne dayanır. Siyasetin özerk bir alanda teşekkülü (ya da siyasetin kendini özerk bir alan olarak kurması), insani iletişimin kendi kendinden ayrıldığı bir gösteri dünyasında yüzün ayrılmasıyla ele ele gider. Böylece sergileme, görüntüler ve medyalar yoluyla tek merkezde toplanan ve yeni bir bürokratik sınıfın kıskançlıkla idaresine göz kulak olduğu bir değere dönüşür.
Eğer insanlar birbirlerine daima ve sadece bir şey iletecek olsalardı, doğrusunu söylemek gerekirse asla siyaset olmazdı, onun yerine değiş tokuş ve çatışma, işaretler ve cevaplar olurdu; ama madem insanlar kesinlikle birbirlerine arı bir nakledilebilirliği/iletişebilirliği (yani dili) aktarmak [yani birbirleriyle iletişim kurmak] zorundalar, öyleyse siyaset, insan yüzünün olduğu gibi meydana çıktığı, iletişimsel boşluk olarak belirir. Siyasetçiler ve medya kuruluşları işte bu boş mekânın denetimini sağlamaya çalışırlar, ki böylece bu mekânı, kavranamaz karakterini güvenceye alan bir alanda yalıtılmış olarak tutup bizzat nakledilebilirliğin/iletilebilirliğin kendini göstermesine mani olsunlar. Bunun anlamı şudur: Marksist analiz, kapitalizmin (ya da bugün dünya tarihine hâkim sürece başka hangi ad verilecekse işte onun) sadece üretim faaliyetini istimlak etmeye dönük olmakla kalmayıp aynı zamanda ve özellikle bizzat dilin, insanın bizatihi iletişimsel doğasının yabancılaşmasına da yöneldiğini hesaba katarak tamamlanmalıdır.
Her insan yüzü, en güzel ve en soylu olanı bile, arı iletilebilirlik olması itibarıyla daima bir uçurumun üstünde asılı kalmıştır. En narin ve zarif yüzlerin bazen, onlara pusu kuran biçimsiz ve dipsiz zeminin görünmesine izin vererek, birden bozulmuş gibi görünmesinin sebebi işte budur. Ama bu şekilsiz zemin, açıklık ve iletilebilirlik birer şeymişçesine kendi varsayımları olarak kuruldukları ölçüde, açıklığın, iletilebilirliğin ta kendisinden başka bir şey değildir. Zarar görmeden kalan tek şey, kendi iletilebilirliğinin uçurumunu üstlenen ve onu korkuya ve memnuniyete kapılmadan sergilemeyi başaran bu yüzdür.

Böylece her yüz bir ifadede kasılır, bir karakterde gerginleşir/katılaşır ve bu şekilde git gide daha öte kendine gömülür. Yüz sadece iletilebilirlik olduğundan, ifade edeceği hiçbir şey olmadığını anlayıp sessizce kendine, kendine has dilsiz kimliğine çekildiği anda buruşur [bir yüz buruşturmaya dönüşür], işte karakter denen şey budur. Karakter insanın dilde kurucu suskunluğudur. Fakat burada anlaşılması gereken şey sadece bir gizli-kalmamadır, arı bir görünürlüktür: Yalnızca bir çehre. Yüz ise çehreyi aşan bir şey değildir: Çehrenin bütün çıplaklığında sergilenmesidir, karakter üzerindeki zaferidir - sözdür.
Madem insan sadece bir yüzdür ve öyle olmak zorundadır, onun için her şey kendine has olan (temiz, uygun) ve has olmayan (kirli, uygunsuz), doğru ve yanlış, hakiki ve sahte, mümkün ve gerçek diye ayrışmalıdır. İnsanı açımlayan her görünüş onun için has olmayan ve suni hale gelir ve onu hakikati kendine mal etme göreviyle karşı kaşıya bırakır. Ama hakikatin kendisi sahip olabileceğimiz bir şey değildir; görünüşten ve has olmamadan başka bir nesnesi de yoktur. Hakikat, onları temellük edilmesinden, sergilenmesinden başka bir şey değildir. Buna karşın modern totaliter siyaset bütüncül kendini temellük etme, öz-sahiplik iradesidir; bunda da ya has olmayan (ileri sanayi demokrasilerinde olduğu gibi) bastırılamaz sahtecilik/tahrifat yapma ve tüketme isteği sayesinde kendi hakimiyetini her yere genişletir ya da (totliter diye adlandırdığımız devletlerde olduğu gibi) has/temiz olan kendinden bütün has/temiz olmayanı dışlama iddiası güder. Her iki durumda da, yüzün bu iki grotesk sahtesinde de, hakikaten insani olan tek olanak yitip gider: yani olduğu haliyle has olmayanı kendine mal etme, yüzde kendine has has olmayışını yüzde sergileme , kendi ışığının gölgesinde yürüme olanağı.
İnsan yüzü bizzat kendi yapısında has olan ve olmayan, iletişim ve iletilebilirlik, gücül ve onu kuran fiili ikililiğini üretir. Faal anlatımsal hatlarını, özelliklerini ortaya çıkaran edilgin bir zemin tarafından biçimlendirilir.

“Tıpkı Yıldızın, elementlerini ve elementlerin tek bir yolda birleşmesini üst üste koyulmuş iki üçgende yansıtması gibi yüzün organları da iki düzeye ayrılır. Gerçekte, yüzün yaşam noktaları onu etrafındaki dünyayla -ister alıcı ister etkin olsun- ilişkiye sokan noktalardır. Alıcı noktalar zemin düzeyini, adeta yüzü yaratan yapının taşlarını oluşturur. Alın ve yanaklar. Kulaklar yanaklara, burun alna aittir. Kulaklar ve burun saf alıcı organlardır. Tüm yüzün hakim noktası olarak alnın merkezi ile yanakların kenarortay noktalarının biçimlendirdiği bu temel ilk üçgenin üzerinde, anlatımsal oyunu ilk üçgenin katı maskesine can vermek olan organlardan oluşan ikinci bir üçgen uzanır: Gözler ve ağız.”[5] Reklamda ve pornografide (tüketim toplumu) ilk planda yer alan gözler ve ağızıdır; totaliter /bürokratik) devletlerde hakim olansa edilgin zemindir (ofislerindeki tiranların anlatımsal olmayan imgeleri). Ama iki düzen arsındaki karşılıklı tek oyun, yüzün yaşamıdır.
Latincede iki biçim, Hint-Avrupa dilinde “bir” demek olan kökten gelir: Benzerliği ifade eden similisve “aynı zamanda” demek olan simul. Böylece similitudo (benzerlik)’in yanında bir de simultas vardır, beraber olma (“hasımlık, düşmanlık” da yine buradan gelir) ve similaire (benzemek)’in yanında bir de simulare (“kopya etmek”, “taklid etmek” ve yine buradan gelen “-mış gibi yapmak” ve “gibi göstermek” (simuler)) vardır.
Yüz, hakikati gizleyen ve maskeleyen şey anlamında simulakr değildir: Yüz simultas’tır, onu oluşturan birçok çehrenin birlikte-olması ama bu çehrelerden hiçbiri diğerlerinden daha doğru olmaksızın. Yüzün hakikatini kavramak benzerliği ni değil, çehrelerin eşzamanlılığını, onları bir arada tutan ve birleştiren tedirgin gücü idrak etmektir. Böylece, Tanrı’nın yüzü insan yüzlerinin simultasıdır, Dante’nin cennetin “parlak ışığında” gördüğü “bizim suretimiz”dir [bizim resmimizi çizmektedir][6].

Benim yüzüm benim dışarımdır. Tüm hususiyetlerime, has olana, ortak olana, içsel olana ve dışsal olana nazaran bir kayıtsızlık/farksızlık noktasıdır. Yüzde, tüm hususiyetlerimle var olurum (kumral, uzun, solgun, gururlu, heyecanlı…) ama bunlardan hiçbiri beni kimliklendirmez/tanımlamaz ya da bana özsel olarak ait değildir. Yüz, tüm tarzlarıyla tüm niteliklere göre temellükten, has/mülk kılmaktan, özdeşlemeden, kimlikten arınmanın eşiğidir, bu eşikte tüm haller, tüm vasıflar salt iletilebilir hale gelir. Ve yalnızca bir yüz bulduğum yerde, bir dışarı gelir başıma gelir, bir dışsallıkla karşılaşırım.
Sadece yüzünüz olun. Eşiğe doğru gidin. Hususiyetlerinizin ve kabiliyelerinizin öznesi/tabaası olmayın. onların altında kalmayın ama onlarla birlikte, onlarda, onların ötesine yürüyün. Eşiğe doğru, vecd halinde.
(1995)
[1] Appropriation için bkz. propre: has, temiz, uygun; propriété: has olma, özgülük, hususiyet, özellik, nitelik; mülkiyet, iyelik, sahiplik; s’approprier: kendine mal etme, temellük etme, sahiplenme, benimseme.
[2] Kullanılan kelime exposé: yani dışa-koyulmuş.
[3] Burada kullanılan kelime “révélation”, yani dini dilde “vahiy”.
[4] Ayrıca bkz. Giorgio Agamben, Açıklık, çev. Meryem Mine Çilingiroğlu, YKY, 2012 (2. bas.), s. 35.: “insan kesin bir modelle yaratılmadığı için (indiscreta opus imaginis), onun kendine has bir yüzü de yoktur (nec propriam faciem: age) ve yüzünü kendi iradesiyle hayvani ya da ilahi yönde şekillendirmelidir (tui ipsius quasi arbitrarius honorariusque plastes et fictor, in quam malueris tute formam effingas. Poteris in inferiora quae sunt bruta degenerare; poteris in superiora quae sunt divina ex tui animi sententia regenerari: Pico della Miranda, 102-04).”
[5] Franz Rosenzweig, “Der Stern der Erlösung”, 1921; “Kefaret Yıldızı”: “İnsanın Yüzü” bölümü
İng. The Star of Redemption, çev. William W. Hallo (New York: Holt, Rinehart and Winston, 1970), pp. 422-23.)Fr. L'Étoile de la Rédemption, Seuil, 2003, pp. 586-587.
[6] Dante, İlahi Komedya, Cennet XXXIII. Kanto, 109-130, (Oğlak, çev. Rekin Teksoy, 2011, (12. bas.), s. 804-805. “Bunun nedeni baktığım parlak ışığın birden çok görünüş içermesi değil…. Sana yansıyan bir ışık gibi tasarlandığı izlenimi veren, bir süre gözlerimle izlediğim şu daire kendi içinde kendi rengiyle bizim resmimizi çizmekte sanki;…”
Çeviren ve Notlandıran: Murat Erşen







