Eleştiri Üzerine Fragmanlar
- 1 saat önce
- 10 dakikada okunur
Walter Benjamin
İyi eleştirmen kendi görüşünü ayan beyan öne sürmekten kaçınır. Büyük eleştirmen, kendi görüşünü vermek yerine, eleştirel analizi üzerinden başkalarının kendi görüşünü oluşturmasını sağlar.
05/26 | Teori

Eleştirmenin Görevi[1]
Okumak bir kitaba erişim kazanmanın yüzlerce yolundan biridir. (Belli bir ölçüde) denetim aracı olarak son kertede hep temel önem arz eder, ama çoğunlukla bundan fazlası değildir. Bir kitabı çevreleyen aura'yı anlamak neyi gerektirir? Belki de unutma kabiliyetini. Bir kitaba dair bir kelimeyi ya da konuşmayı unutmak veya sayfalarına göz gezdirmek belki de bilinçdışımızın yargısına bağlıdır. Bilinçdışının, izlenimleri ve görüntüleri, ne kadar geçici olsalar da, çoğunlukla rüyalarımızda tanıdığımız kesitlere dönüştürme gücü vardır. İşte bu yüzden has eleştirmen henüz bilmediği bir kitap hakkında bile uyanık halde rüyalar görür. Hatta iyi bir yayıncıyla ortak özelliği de budur. Bu bağlantıların Berlinli bir yayıncıyla konuşmamız sırasında ortaya çıkması hiç de tesadüf değildi.
Has eleştirmenin alametifarikasının “kendi görüşü” olduğuna dair feci yanılgıya ilişkin: Birinin bir şey hakkındaki görüşünü öğrenmek, o kişinin kim olduğunu bile bilmiyorsanız çok anlamsızdır. İyi eleştirmen kendi görüşünü ayan beyan öne sürmekten kaçınır. Büyük eleştirmen, kendi görüşünü vermek yerine, eleştirel analizi üzerinden başkalarının kendi görüşünü oluşturmasını sağlar. Dahası eleştirmen figürünün bu tanımı şahsi değil, olabildiğince nesnel ve stratejik bir mesele olmalı. Bir eleştirmene dair bilmemiz gereken, onun neyi temsil ettiğidir. Hatta bunu bize kendisi söylemeli.
Zevk kavramının neden eskimiş olduğunu araştır. Bu kavram kapitalizmin ilk aşamalarında ortaya çıkmıştır. Biz şimdi son aşamalarındayız. Edebiyat tarihi sözlükçesi oluştur.
“Eleştiri Tekniği” bölümü birtakım büyük başlıkları içerecek: eleştirel alıntılama teorisi. Övgü ve yergi. Polemik teorisi.
“Eleştirmenin Görevi” bölümü bugünün büyük figürlerinin bir eleştirisini ve hiziplerin bir eleştirisini içerecek. Fizyonomik eleştiri. Stratejik eleştiri.
Diyalektik eleştiri: eserin kendi içindeki yargı ve olaylar.

Yargılamayı Reddeden İlk Eleştiri Biçimi[2]
I
Yargılamayı reddeden ilk eleştiri biçimi. İlk görev, eleştirmenin öznel bakış açısını sunmak olacak. Okuma deneyimiyle bağlantısı içinde. [Charles] Sealsfield: Divana uzanıp roman okumaktan daha güzel bir şey olamaz. Büyük fizyonomların dilsizliği. Geleneksel fizyonominin en büyük başarılarını oku. Bunun üstünde epey dur. Ama sonra öznel görüşün antitezi olarak nesnel gerçek. Yani Goethe'nin idraki: Klasik eserler aslında eleştiriye izin vermez. Bu cümleyi yorumlamaya çalışmak şart. Çeşitli girişimler: Örneğin, klasik eserler yargılarımızın temelini oluşturduğundan, yargımızın nesnesi haline gelemez. Ama bu son derece yüzeysel. Daha derin: Eski kuşakların yorumlamaları, fikirleri, takdir ve heyecanları ayrılmaz biçimde eserlerin parçaları haline gelmiş, eserlerle bütünüyle iç içe geçmiş ve onları sonraki kuşakların aynadan yansıyan imgelerine dönüştürmüştür. Ya da bu minvalde bir şeyler. Burada, araştırmanın en yüksek aşamasında, alıntılama teorisini geliştirmek hayati önem arz ediyor, zira alıntılama şu âna dek yalnızca teknik bağlamda tartışıldı. Bu en yüksek aşamada ortaya çıkan: Stratejik, polemik, akademik eleştiri ile tefsirci, yorumlamacı eleştiri birbirlerinin antitezi olur; bunlar birbirini içerip aşarak, tek mecrası yaşam, eserlerin süregiden yaşamı olan bir eleştiride kaynaşır.
II
Eleştirinin edebiyat tarihinden ayrı tutulması zorunludur, öte yandan yalnızca yeni ve tematik olana odaklanması da ölümcüldür. Eserlerin yaşamının tezahürü olarak bu eleştiri teorisinin çeviri teorinle bağlantılarını belirt.
Edebiyat Eleştirisi Programı[3]
1. Yıkıcı eleştiri iyi niyetini geri kazanmalı. Demek oluyor ki eleştirinin işlevi genel olarak bilinç düzeyine dönmeli. Eleştiri tedricen bozularak salt tükenmişliğe ve zararsızlığa düştü. Bu koşullar altında yozlaşmanın bile iyi tarafı: En azından hâlâ bir çehresi, belirgin bir fizyonomisi var.
2. Eleştiri yazarının haysiyetine seslenerek yozlaşmanın önüne geçilebilir diye temel bir yanılgı var. Mevcut koşullarda, haşaratın işlerinde hüsnüniyetle hareket ettiği çok nadirdir; ki rüşvet ne denli büyükse, kendilerini o kadar az satın alınmış hissederler.
3. Önyargısız zevk konumundan yapılan samimi eleştiri ilgi çekici değildir ve temelde dişe dokunur bir tarafı yoktur. Her eleştiri faaliyetine dair can alıcı nokta, kendine ait bir mantığı ve bütünselliği olan somut bir tasarıya (stratejik bir plana) dayanıp dayanmadığıdır.
4. Bunun eksikliği bugün neredeyse her yerde görülüyor, zira siyasal ve eleştirel stratejiler ancak büyük vakalarda kesişiyor. Yine de böyle bir kesişim nihai amaç olmalı.
5. Bu bağlamda, şu eleştirel aydınlatma işi devreye girmeli. Almanya’daki okur kitlesi son derece kendine has bir yapıdadır. Kabaca iki eşit parçaya ayrılabilir: “okur kitlesi” ve “seçkinler”. Bu ikisi neredeyse hiçbir bakımdan örtüşmez. “Okur kitlesi” edebiyatı eğlenme, şenlenme veya sosyalleşme –yüksek veya alçak manada hoş vakit geçirme– aracı olarak görür. “Seçkinler” kitapları hayat kitapları, bilgelik kaynakları, hidayet vadeden küçük cemiyetlerinin nizamnameleri olarak görür. Bugüne kadar eleştiri –pek yanlış biçimde– neredeyse sadece “okur kitlesi”nin görüş alanına giren şeylerle meşgul oldu.

6. Seçkinlerin edebiyatının izini sürmek, bu korkunç ve tehlikelere gebe aydınlatma işi Almanya’da 20. yüzyılda hizipleşmenin tarihi için bir ön çalışma olacaktır. Hizipleşmenin bu hayli kuvvetli ve hızlı gelişiminin kaynağını saptamak ilk bakışta kolay değildir. Fakat şu öngörüde bulunmak mümkündür: Şayet Komünizm galip gelmezse, Almanya barbarlığın has biçimine düşecektir. Şunu da muhakkak görmek gerek ki, bu ritüel tertibatların mantar gibi yayılması kitleyi eski kolektif bağlamlardan söküp yeni bağlamlara yerleştirme girişimiyle ilişkilidir, ki bunları hezeyan tezahürleri kılan şey tam da kollektif faaliyetten yoksun olmalarıdır.
7. Eleştiri kitap piyasasındaki üretim ilişkilerine karşı daha etkili bir tutum geliştirerek kendi gücünü güvenceye almalı. Yığınla gereksiz kitap yayımlandığı herkesin malumu. Daha da fenası, bunun sonucunda çok az iyi kitap yayımlanıyor. Ki bunların da pek azı öne çıkıyor. Şimdiye kadar eleştirmenler bir kitabı reddetmek istediklerinde, ateşi yazara doğrulttular. Bu prosedürle pek bir kazanım elde edemedikleri aşikâr. Yargıları infazla sonuçlanamıyor. Bu şekilde imha edilen her kötü yazarın yerine dokuz yenisinin pıtrak gibi ortaya çıktığını söylemeye bile gerek yok. Farklı bir yaklaşım şöyle olabilir; eleştirmen, belli sınırlar dahilinde, yayıncının (ekonomik) sorumluluğuna dair ilke üzerinde durabilir ve kötü kitapların yayıncısını kitap üretimine yönelik halihazırdaki zaten küçük sermayeyi boşa harcadığı için kınayabilir. Elbette mesele yayıncılık sektöründeki tüccarlara saldırmak değil (kötü kitaplardan para kazanan yayıncıyı eleştirmek kötü maldan para kazanan tüccarı eleştirmek gibidir), asıl sorun hamilikleriyle en tehlikeli ürünleri destekleyen, işgüzar idealistlerden medet ummaktır.
8. İyi eleştiri en fazla iki unsurdan oluşur: eleştirel yakın okuma ve alıntılama. Çok iyi eleştiri yakın okumalarla da yalnızca alıntılarla da yapılabilir. “İçerik özeti”ni tekrar etmekten veba gibi kaçınılmalı. Buna karşılık, bütünüyle alıntılardan oluşan bir eleştiri geliştirilmeli.
9. Anlaşılmamış dâhi teorisi de buraya yerleştirilmeli.
10. Bugüne kadar eleştiride hoşgörünün sebepleri.
11. Üniversiteler için prognoz. On yıl içinde üniversite kürsülerinin yarısı şarlatanlara yarısı sekteryanlara kalacak. Kürsülerin [Stefan] George ekolünce işgali bunun ilk semptomu. Belli ki (Christiane von Hofmannsthal’le bir sohbetimde öğrendiğim üzere) sağlam müktesebat ve sağlam ehliyet sahibi üniversite hocaları hâlâ var, fakat birikimlerini paylaşmaları ve aktarmaları çoktandır imkânsız hale gelmiş. “Öğrenciler hiçbir şey öğrenmiyor, ama sokakta karşıdan karşıya geçmeyi hocaları kadar iyi biliyorlar.” Bu örnek şu hakikati somutluyor: Birikimin aktarılabilirliği yalnızca zenginliğine ve sağlamlığına bağlı değildir. Bilakis, ahlaki yapısı en bariz biçimde burada tezahür eder.

12. Alman kamusu nezdinde bir ağırlığı olan on iki kişi çevresindeki işbirlikçilere karşı konuşsa ne olurdu? Kimse kimsenin oyununu bozmayacağından emin olduğundan her şey böyle.
13. Tarihsel yâdediş: Romantiklerden beri edebiyat eleştirisinin bozuluşu. Büyük nesneleri ve anahtar kelimeleri yargılayacak kolektif bir otoritenin yokluğu bunda önemli bir rol oynuyor. Her eleştirmen tayfası koşulları dahilinde kendini bir “kuşak” olarak görmüş, “gelecek nesiller”in kırtıpil velinimeti rolüne soyunmuştur. Böylece, çağdaş yazarlar ile gelecek nesiller arasında sıkışmış halde, kılını kıpırdatmaya cesaret edememiş ve kudemaperestliğe saplanıp kalmıştır. [Friedrich Theodor] Vischer son aşama.
14. Bir eleştirmen ne kadar güçlüyse, hasmının bütün kişiliğini karakterinin en ince ayrıntılarına dek o denli kapsamlı sindirir.
15. Eleştiri prosedürleri. Çokluklarının tehlikesi.
1) Yalnızca yazardan söz et – yalnızca eserden söz et.
2) Eseri yazarın diğer eserleriyle ilişkisi içinde düşün – eseri tek başına düşün.
3) Eseri edebiyat tarihinde bir bağlama yerleştir ve gelenekteki diğer eserlerle üslup veya içerik bakımından karşılaştır.
4) Eseri okurları üzerindeki etkisine göre polemik, prognostik, analitik olarak ele al.
5) Bir tezin temsili olarak eser – bir eserin temsili olarak tez.
16. Eleştirinin işlevi, özellikle bugün: “saf sanat”ın maskesini kaldırmak ve sanat için hiçbir tarafsız zeminin olmadığını göstermek. Bunun bir aracı olarak materyalist eleştiri.
17. Övgüdeki risk: Eleştirmen güvenilirliğini kaybeder. Stratejik bakıldığında, her övgü ifadesi boş bir çektir.
18. Övmenin de sanatı vardır. Ama görünürde tali olan bir şeyin önemini negatif eleştiriyle ortaya çıkarmak da bir sanattır.
19. Eleştirmen konumlanacağı yeri –ne zaman ne manada konuşacağını– okur kitlesine hissettirmeyi bilmeli.
20. Alan meselesi. Bu başlık altında eleştirmenin üslubu meselesi ele alınacak ve [Bernhard] Reich’la sohbetlerimle bağlantılandırılacak.
21. Hofmannsthal, Thomas Mann ve Wassermann’ın birbirleriyle ilgili ne düşündüklerini bilmiyoruz. Keza genç kuşağın sözcülerinin –Leonhard Frank, Alfred Doblin, Arnolt Bronnen– büyükleriyle ilgili ne düşündüklerini de bilmiyoruz. O kadar da ilginç veya elzem bir şey değil ya, icap ederse bunu kendimiz de düşünebiliriz gerçi; ama hiç olmazsa atmosferi temizlemiş olurdu. Böylece “kalemiyle geçinen” o hepten amorf kitle dile gelmiş olur, edebiyat kurumunda yokluğunu çekip hasret kaldığımız tarafgirlik ve kıyasıya tartışma ortamı hasıl olabilirdi. Buna karşılık tiyatro eleştirisi tam da bu yüzden kamu nazarında ilgi çekici bir yer kaplıyor, ama sadece bu yüzden, yoksa tiyatronun önemli olduğundan değil.

22. Bugün edebiyat eleştirisinin kaidelerini hâlâ saf estetikten türetmesini beklemek, eleştirinin temelde bu kaidelerin uygulanmasından başka bir şey olmadığını düşünmek sahte ve savunulamaz bir kuruntudur. Eleştiri, estetiğin zamanının her anlamda –özellikle de Friedrich Theodor Vischer'in uyguladığı anlamda– sonsuza dek geçtiğini ıskalamıştır.
23. “Yargılama kabiliyeti yaratıcılık kabiliyetinden daha enderdir.” (Oskar Loerke)
24. Stefan Zweig in Böttcherstrasse (Bremen; editör Ludwig Roselius ) I, 1.
25. İmajlar yoluyla eleştiri (Prochainement Ouverture [Henri Guilac]); anlatı yoluyla eleştiri (Büyülü Dağ [Thomas Mann]).
26. Eleştirel tema konuları: Almanya’da savaş romanı (Arnold Zweig, Ernst Gläser, Ludwig Renn, Erich Maria Remarque). Jakob Wassermann’ın maskesini indirmek.
27. Almanya’da vuku bulan gruplaşma yahut hizipleşme. Ekspresyonizm şemsiyesi altında çıkış yapan yazarlar ve diğerleri.
28. Savaş romanları meselesi. Sağcılar Büyük Savaş deneyimini hemen nakde çevirmeyi bildiler. Dünya görüşleri savaşla birlikte sarsılmadı. Komünistlerinki de. Orta yolcu cenahların durumu ise farklı, bilhassa büyük burjuvanınki, farklı bir şekilde, küçük burjuvanınki de. Şu soruyu ele alırken bunu akılda tutmalıyız: Savaş romanları furyası kimin menfaatine hizmet etti? Bu romanların “objektifliği” ve “belgeselciliği” ne kadar vurgulanıyorsa, hizmet ettikleri gizli tandansları o denli irdelememiz gerekir. Sözgelimi pasifist unsur çarpıcı biçimde barizdir. Ki daha yakından tahlil edilmesi gereken tam da budur.
29. Yine savaş romanı üzerine. Bu pasifizmde gizli duran şey, mevcut aşamasında kapitalist menfaatlere nasıl hizmet ettiğidir. Pasifist ideolojinin emperyalizmin bir aracı olduğunu görmek ne kadar zorsa, savaşın güya “objektif” ve “belgesel” gerçekliğiyle ilişkisini yakalamak da bir o kadar zordur. Bu ideoloji “nesnel temsil”e gizlenmiştir, adeta divanın gediklerine gizlenmiş Paskalya yumurtaları gibi. Bunu şöyle formüle edebiliriz: Pasifist ideoloji bugünkü ekonomiyle ne kadar ilişkiliyse, bu yeni romanlarda da savaşın zahiri gerçekliği savaşın fiili (yani mevcut, çağdaş) gerçekliğiyle o kadar ilişkilidir. Her iki durumda da ikisi arasında ancak görünüşte bir intibak vardır.

30. Yine savaş romanı üzerine. Bugün savaş üzerine çıkan kitapların bir kısmı hemen savaş sonrası yazılmıştır. O zaman bunlar kimsenin ilgisini çekmiyordu. O zamanın ilgi duyulan konuları bunlar değildi, daha ziyade oylumlu hatıratlar modaydı. Gelgelelim Ekspresyonizm –formel düzlemde– o zamanki yaşamın (enflasyon) ifadesiydi. Yeni savaş kitaplarının eleştirisi Ekspresyonizmden Yeni Nesnelliğe geçişin anlatısına da zımnen dahil olacaktır. Böyle bir güzergâh sayesinde görülecektir ki, Yeni Nesnellik Ekspresyonizmden kalan borcun konsolidasyonudur. Ekspresyonizm metafizik bağları sebebiyle böyle bir borç bırakmıştır. Yeni Nesnellik bu borçtan tahakkuk eden faizdir.
31. Kitap eleştirisi bir programa dayanmalı. İçkin eleştiri, uyguladığı kıstasları doğaçlama geliştiren bir eleştiri türü olarak, münferit örneklerde tatmin edici sonuçlar verebilir. Ama acilen ihtiyaç duyulan şey bir program. Estetik kategorilerin (kriterlerin) istisnasız tamamen değerini yitirdiğini anlamak, başlangıç noktası olmalı. Ne kadar orijinal olursa olsun eski estetiğin herhangi bir “reformülasyon”la diriltilmesi mümkün de değil zaten. Buna karşılık, şu anda gereken, materyalist estetiğin süzgecinden geçmiş, kitapları kendi çağlarındaki bağlamına yerleştirecek bir eleştiri. Böyle bir eleştiri yeni, dinamik, diyalektik estetiğe çıkacaktır. Eski estetik bile çağdaş dünyaya dair son derece önemli içgörüler barındırıyordu. Ama modern eleştirmen her ne kadar eseri göz önünde bulundursa da, bu eski kavramları ve şemaları mutlak terimlerle düşünüyor. Her şeyin her an mümkün olması gerektiğine sıkı sıkıya inanıyor.
32. Çağdaş eleştirinin atomlaşması. Kitabın çağı, yazarı, dönemsel eğilimleri bağlamı dışında değerlendirilmesi. Ama bu da doğaçlama içkin eleştiride bazı talihli vakalar için hipotetik çalışma zemininden ibarettir.
33. Kitap eleştirisinin film eleştirisiyle ilişkisi, olması gerekenin tam tersi. Kitap eleştirisi film eleştirisinden feyz almalı. Ama bunun yerine çoğunlukla film eleştirisi kitap eleştirisini taklit ediyor.
34. Yazarlar kendi isimlerini ve nüfuzlarını kötüye kullanıyor. Fransa’daki durumla kıyaslayınca, en meşhur yazarlarımızın kitap eleştirisinin gelişimine katkıda bulunmak için parmağını oynatmaya tenezzül etmemesi insanı düpedüz dehşete düşürüyor.
35. “Quand on soutient un mouvement révolutionnaire, ce serait en compromettre le développement que d'en dissocier les divers éléments au nom du goût." [Devrimci bir hareketi desteklerken, sırf kişisel zevk uğruna hareketin muhtelif unsurlarını ayrıştırmak gelişimine halel getirecektir.] Apollinaire ile sohbet.
36. Eleştirinin atomlaşması eleştirel portre sanatının çöküşüyle bağlantılı.
37. Düstur olarak benimsenmeli: Eserden en az bir alıntı olmadan asla eleştiri yazma.
38. Eleştiri için bir metafor: Sanat bahçesinden bitkileri al ve ona yabancı olan bilgi toprağına dik ki, görünüşündeki en ince renk ve biçim değişikliklerinin ayrıntılı bir resmini çıkarabilesin. En önemli şey narin dokunuştur, eserin köküyle birlikte toprağından sökülürken gösterilmesi gereken ihtimamdır, zira bilgi toprağını ihya eden tam da budur. Diğer her şey kendi minvalince cereyan eder, çünkü bizzat yalnızca eserin meziyetleri en yüksek anlamıyla eleştiri başlığını hak eder.
39. Zaman nasıl da değişmiş. Yüz yıl önce Börne şöyle yazmıştı: "Almanlar en çok bir kitap üstüne yazılmış kitabı sever; ... Kim onları iyiye yöneltmek istiyorsa, yazmaktan başka bir şey yapmasın; kim belli bir başarı yakalamak istiyorsa, eleştirmen olsun." Ludwig Börne, Gesammelte Schriften: Vollständige Ausgabe, editör Karl Grün, cilt 6 (Viyana, 1868), s. 3.
40. Modern eleştirinin büyük ölçüde semptomu: Bir yazarı ancak övdüğünde onunla uzlaşıyor. Hadi buna eyvallah diyelim, çünkü eleştirmenler değersiz kitapları övmeyi tercih eder. Ama önemli eserlere yapılan muamele de bundan farklı değil. Örneğin Hofmannsthal’i düşün.

Yeni Kuşağın Karakteristiği[4]
1. Bu insanlar faaliyetlerini herhangi bir teorik temele oturtmaya dair en ufak bir çaba göstermiyor. O büyük denen meselelere, siyaset veya dünyayla ilgili meselelere sağır olmakla kalmıyorlar, sanatsal meselelere dair esaslı bir düşünmeye de bigâneler.
2. Eğitimsizler. Yalnızca bilgilerinin sınırlı olması anlamında değil, her şeyden öte daralan bilgilerini sistematik bir şekilde genişletme kabiliyetinden yoksunlar. Daha önce hiçbir yazar kuşağı bilimsel çalışma tekniklerini bu denli ihmal etmemişti.
3. Bu yazarlar gamsızca bir eserden diğerine atlamalarına rağmen, eserlerinde, teknik düzey haricinde, herhangi bir gelişmeden –her şeyden öte herhangi bir tutarlılıktan– söz etmek mümkün değil. Çabaları ve istekleri yeni bir konu veya makbul bir tema bulduklarında –ki bu onlara yetiyor– kendi kendine tükeniyor sanki.
4. Popüler edebiyat hep vardı; çağına ve çağını yönlendiren fikirlere karşı (bu fikirleri hemen tüketilmeye hazır yenir yutulur, modaya uygun paketlenmiş bir formda sunmanın albenisi dışında) hiçbir yükümlülük duymayan edebiyat hep vardı. Bu tüketici edebiyatının elbette var olmaya hakkı var, en azından burjuva toplumunda ortamı ve meşruiyeti var. Ama bu salt tüketim ve haz edebiyatı, burjuva toplumunda veya başka toplumlarda, teknik ve sanatsal anlamda en ileri düzeyde olan avangardla daha önce hiç özdeş hale gelmemişti. En yeni ekolün şimdilerde bizi getirdiği vaziyet tam da bu.
5. Yeri geldiğinde ekonomik mecburiyete saygı duy: Yazarı daha düşük düzeyde eser üretmeye zorlayabilir. Yazısının incelikleri o zaman yazarın mayasını ortaya çıkaracaktır. Gazeteci edebiyatının şaşılacak bir tarafı yok, ama onun kadar kötü şey de zor bulunur, zira içeriğindeki birtakım veçheler ve özellikle üslubu ne kadar düzeltilirse düzeltilsin, aşağının da aşağısı düzeyden kurtulmasına imkân yok. Bir yazar başarıya ulaştığında, bunu teknik maharetine borçludur; başarısız olduğundaysa eksik olan maddi veya manevi temeldir. Asıl şaşırtıcı olan, yeni ekolün mensuplarının hayırlı, koruyucu çekincelere –yalnızca ahlaki olanlara değil dilsel olanlara da– büsbütün yabancı olması. Bu yazarlar sınırsız şımartılmış, kendine meftun, ilkesiz –kısaca gazeteci– benliklerini sergileme haklarından nasıl da zerre kuşku duymuyor. O ne oldum delisi zihniyet, yazdıklarına en ince ayrıntısına kadar nasıl da sirayet etmiş.
Notlar (IV)[5]
Entelektüellerin büyük çoğunluğu –özellikle sanatlarda– dermansız bir dert içinde. Fakat mevzubahis karakter, gurur ya da ulaşılmazlık sorunu değil. Gazeteciler, romancılar, okumuşlar her tür tavize hazır. Yalnızca bunun farkında değiller. Başarısızlıklarının açıklaması bu. Satın alınabilir olduklarını bilmedikleri ya da bilmek istemediklerinden, görüşlerinin, deneyimlerinin, davranış biçimlerinin piyasanın menfaatine olan kısımlarını ayıklamaları gerektiğini anlamıyorlar. Bunun yerine her konuda bütünüyle kendileri olmayı bir şeref meselesi haline getiriyorlar. Deyim yerindeyse "toptan" satılmak istediklerinden, kasabın ev hanımına ancak yekpare satmak istediği dana kadar satılamaz haldeler. Piyasa en kötü malları bile kabul eder. Ama her tedarikçiden yalnızca en iyi ürünü alır.
Çeviren: Oğuz Tecimen
Kaynak: Walter Benjamin, Selected Writings, 2. Cilt: 1. Kısım (1927-1930), 2. Kısım (1931-1934), ed. Michael W. Jennings, Howard Eiland, Gary Smith, çev. Rodney Livingstone ve diğerleri, Harvard University Press, 2005. / Walter Benjamin, Gesammelte Schriften VI, ed. Rolf Tiedemann, Hermann Schweppenhäuser, Suhrkamp, 1991. (Metinler İngilizceden çevrilmiş, Almanca asıllarıyla karşılaştırılmıştır. – ç.n.)
[1] Selected Writings, Cilt 2, Kısım 2, 548-549 (Gesammelte Schriften, VI, 171-172).
[2] Selected Writings, Cilt 2, Kısım 1, 372-373 (Gesammelte Schriften, VI, 170- 171).
[3] Selected Writings, Cilt 2, Kısım 1, 289-295 (Gesammelte Schriften, VI, 161-167).
[4] Selected Writings, Cilt 2, Kısım 1, 401-402 (Gesammelte Schriften, VI, 167-168).
[5] Selected Writings, Cilt 2, Kısım 2, 687-688 (Gesammelte Schriften, VI, 207-208).


