Bir Kozmos Filozofu: Gaston Bachelard

Zeynep Bengü


Bachelard’a göre bir dil, semantik çabadan daha çok imgeleriyle gelişir. Düşünür, edebi imgeyi bir patlayıcıya benzetir çünkü edebi imge, yapılmış, bitmiş cümleleri parçalar. Kısacası kelimeleri hareketlendirir.


10/22 | Makale

 


“Bir kitap kapanır, yeniden açılır, kitap sizi yalnızlığınızda bulmaz, kitap size yalnızlığı dayatmaz. Radyo ise tam tersine, sizi yalnızlığa sürüklediğinden emindir. […] Bu tür bir yayını bir balo salonunda dinlemek değil bahsettiğim. Bir kulübe olmasa da –ki bu harika olurdu– akşam vakti bir odada tek başına dinlenme ve sakinlik hakkınızı ve ödevinizi kullanarak dinlemek gerekir radyoyu. […] Radyo, dinleyicisine mutlak bir dinlenmeyi, sarsılmaz bir dinlenmeyi hissettirir.” [1]


Radyoyla ilgili söylediklerinden anladığımız kadarıyla, Bachelard radyoyla kişisel bir ilişki kurar. Radyo aynı zamanda verimli bir şekilde yalnız kalmamızı sağlayarak bizi kendimizle diyalog haline sokar. Bachelard için kitap okumak bir eylemdir; oysa radyo dinlemekle kendimizi de dinleriz ve istirahat ederiz. Hakiki bir dinlenme olan ve bizi en sevdiğimiz odamızda, köşemizde bulan radyo, gündüşü kurmak için en elverişli vasıtalardan biridir, der Bachelard. Radyodan gelen sesin kalitesini ve kaliteli programların ardında birçok görünmeyen emeğin olduğunu düşündüğümüzde, bu, bizi bir bakıma hayal kurmaya davet eder. Özellikle günümüzde, -nostalji askıda tutularak söylenebilir ki, çoğulluğun gereği olarak malumat dolu oyalayıcı araçlar her yerde olsa da- medya çeşitlerinin çok da önem vermediği bir şeydir bu: yani içeriği de zengin olan kaliteli sese odaklanmak. Onda bir yüzün olmaması, hayallerimizi beslemesi açısından diğer iletişim araçlarına göre radyonun daha avantajlı olmasını sağlar, zira söz aracılığıyla imgelerin deneyimine ve gündüşüne davete anında erişiriz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz zamanlarda, her ne kadar reklamların akışı hayal mekânında bariyerler oluşturuyor olsa da, radyonun halen önemini koruduğu savlanabilir. Dahası, radyoda bu haksız ritmin tersine olan bir şey de vardır. Birilerinin gündüşlerinin sizinkiyle çakışmasının mekânı olan radyo, belki de bu sebeple sosyal medyaya hâlâ direniyor.


Mütevazi bir ailenin çocuğu olan Bachelard 1884’te tüm hayatı boyunca hayallerine nüfuz edecek Bar-sur-Aube’da doğar. Lise öğreniminden sonra, haftada altmış saat Posta ve Telgraf İdaresi’ndeki idari bir işte çalıştığı dönemde, 1912’de matematik lisansını tamamlar. Birinci Dünya Savaşı’nda telgrafçı olarak görev yapar. 1914’te evlenir ve Suzanne isminde bir kızı olur. 1920’de eşini kaybeden Bachelard sonradan matematik okuyarak felsefe profesörü olacak kızını tek başına yetiştirir. İleride özellikle Husserl üzerine çalışacak Suzanne Bachelard onun Formale und transzendentale Logik adlı eserinin de çevirmenidir. Bachelard, çağdaşlarından farklı olarak, yeni yetişen bilim kadınlarının çalışmalarını önemser. 1940 yılında yazdığı Yok Felsefesi [2] (La philosophie du non) isimli kitabında genç kadın felsefeci Paulette Destouches-Février’nin çalışmalarından bahseder. Fransızca’da mesleklerin sadece eril halde kullanılmasını 1950’lerde eleştiren Bachelard [3], Simone de Beauvoir İkinci Cinsiyet’i yazdığında onun “meselenin derinine giden analizler” yaptığını söyleyerek, Beauvoir’ı över. Doğduğu şehrin lisesinde fizik ve kimya hocalığı yaptıktan sonra 1920’de felsefe lisansını tamamlar ve 1927’de Sorbonne’dan felsefe doktorasını alır. Önce Dijon Üniversitesi’nde felsefe profesörlüğü yapan Bachelard 1940-1954 yılları arasında Sorbonne’da Bilim Felsefesi ve Tarihi kürsüsünün başına geçer ve Bilim Tarihi Enstitüsü başkanı olur.


Bachelard, Fransa’nın işgal yıllarında öğrencisi filozof Jean Cavaillès’in serbest bırakılması için çaba göstermişse de başarılı olamamıştır. Dönemin Vichy hükümetine karşı kitaplarını muhalif José Corti Yayınevi’nden yayımlatır. José Corti’nin oğlunun Almanya’da kamplarda öldüğü düşünüldüğünde bu durum birçoklarına göre bir tür direniş biçimidir.


Bachelard’ın ilk döneminde epistemoloji eserleri bulunur. Düşünür bu döneminde ilk olarak “epistemolojik engel” terimini ortaya atar ve bilim üzerine sorgulamanın yeni bir yolunu açar. “Hakikat” yerine “yanlış”ı, “akıl” yerine “tahayyül”ü ele alır. Bachelard öncelikle bir bilimler filozofudur; bilimleri ve onların yanlışlarını irdelemiştir. Bilimin günümüzdeki halini bir başarılar silsilesinin sonucu olarak görmek yerine bilimde “yanlış” kavramının çok öğretici olduğunu göstermiştir. Bachelard ve çağdaşı Léon Brunschvicg bilimsel düşünceye süreksiz (discontinuiste) bir tavırla yaklaşmışlar, örneğin yeni fiziğin “atalarının” olmadığı tezini savunmuşlardır. Onlara göre, modern fizik kökten bir şekilde yeni bir temsili (représentation) karşılamaktaydı. Bu yeni fizik klasik bilim ve sağduyuyla “epistemolojik kopuş” içindeydi ve çağdaş bilimin doğayı ifade eden felsefi kategorileri yeniden tanımlamasını istiyordu. Bachelard Yok Felsefesi’nde bilimin uygulamalı bir metot olduğunu ve uygulamalarının da sürekli olmadığını dile getirir. Buna göre bilim çifte bir “hayır” geliştirir: Bir yandan “hayır” diyerek kendinden önceki bilimin bütün yanlışlarını belirginleştirir, öte yandan “hayır” diyerek gündelik bilginin yanıltıcı algılarını reddeder. Dolayısıyla “yeni bilimsel zihin” deneyim ile gündelik deneyim arasında bir “ayrılık” (divorce) öngörür. Bilim, dünya üzerine doğrudan bir bakış değil, düşünülecek, bakılacak bir alanın inşa edilmesidir.



Bachelard’a göre bilimsel zihnin yavaş oluşumunu, “yanlışın” olasılığını anlamak için “bilimsel olmayan zihne” geri dönmek ve bunları sorgulamak gerekir. Bu da Bachelard’ı edebi imgeleri incelemeye götürecektir. Diğer bir deyişle düşünür, bilimsel olmayan ama kendinde bir değer taşıyanı incelemeye yönelir.


Bachelard’da çok önemli bir yer tutan sakinlik ve dinlenme kavramları gündüşçüsü ile dünyayı birbirine bağlayan bir bağdır. Bachelard eserlerinde uzun uzun gündüşü tarifleri verirken bizi sükûnete davet eder. Dinginlik, dünyanın ve gündüşçüsünün varlığıdır. Biz de imgeleri izleyerek dünyaya katılır, burada kök salarız.


Bachelard’ın gündüşü dünyanın deneyiminin bir inkârı değil tam tersine onu deneyimlememiz için bir davet, bir yoğunlaşmadır (intensification). O halde gündüşü Bachelard için bir kaçış ya da pasif bir olgu değil, bizim dünyayla olan ilişkimizi yoğunlaştıran bir faaliyettir. Örneğin 19 Ocak 1954’te felsefenin ne demek olduğu ile ilgili olarak radyoda yaptığı kısa bir konuşmada şöyle der: “Felsefe, kendisinin düşünceden önce hayal olduğunu, berrak ve sabit düşüncelerden önce parlayan ve düşünen imgeler olduğunu çoğunlukla unutur. İnsan, bütünlüğü içinde ele alındığında sadece düşünen bir varlık değildir, öncelikle hayal eden bir varlıktır.” İmge ilk olandır. Yani felsefe sadece dilin ve düşüncenin alanında kalmakla yetinmek istememelidir. Bachelard’ın bahsettiği hayal uyanık (aktif) bir hayaldir. Burada söz konusu olan zihnini amaçsızca hayallerle doldurmak değildir. Bu uyanıkken kurulan hayal (le rêve éveillé) bize bir oksimoron gibi gelebilir ama bu anlayış bizi tahayyülün değerinin yeniden teslim edilmesine ve yaratıcılığa götürür. Bachelard şöyle der: “Uyanıkken, bilinçli hayal kuran kişinin (rêveur lucide) düşünmeyle tahayyülün bir sentezini gerçekleştirdiğini göstermek istiyoruz. O zaman, gündüşü bir vazgeçiş değildir, aktiftir. Gündüşü kuvvetleri ve düşünceleri hazırlar.”


Bachelard başka bir yoldan gider ve tahayyülün gerçek dışı olanın değil gerçek üstü olanın yetisi olduğunu söyler.

Duyu algılarının sağlam bilgi açısından güvenilmezliğini ileri süren geleneğe göre, tahayyülün her zaman gerçeğe göre daha az yaratıcı / çoğaltıcı (productrice) olduğu söylenmiş, imgenin bizi zenginleştirmediğine inanılmış hatta bizi gerçeklikten uzaklaştırdığı düşünülmüştür. Dolayısıyla tahayyüle güvenilmemiştir. Oysa Bachelard başka bir yoldan gider ve tahayyülün gerçek dışı olanın değil gerçek üstü olanın yetisi olduğunu söyler. O zaman bu sav, eskilerin söylediği gibi tahayyülün bir folle du logis [4] ya da her şeyi yıkan bir hezeyan olduğu fikriyle mesafe koyar arasına. Dolayısıyla imge de gerçeğin eksiltilmiş bir hali değildir.


Bachelard ikinci döneminde elementlerin (ateş, hava, su, toprak) tahayyülle ilgisi üzerine diğer kitaplarını yazmaya başlar. Bu türden eserlerinde edebi metinleri ve metaforları inceler. Bachelard’ın poetikasında her elementin kendine özgü olarak değindiği bir konu vardır. Düşünür doğaya bilim dışında, farklı yaklaşımları keşfettirmek ister bize; ancak bunların bilime herhangi bir katkı sağlayıp sağlamadığını belirtmez çünkü ona göre bilim, akıl yoluyla gelişmeye devam edecektir. Bachelard’ın edebi eserlere yaklaşımı bir filolog ya da edebiyat eleştirmeninki gibi değildir. Özellikle 18. ve 19. Yüzyıl edebiyatlarıyla ilgilenmiş, özellikle gerçeküstücülerin bilinçaltını ifade etmede otomatik yazı, resim gibi çeşitli yollar sunmaları sebebiyle avant-garde harekete ilgi duymuştur.



Bachelard için gündüşü veya tahayyül gerçeklikten bir kaçış değil, kendini oluşturmanın bir biçimidir. Ona göre gece görülen hayal ile gündüşü arasında fark vardır: Gece hayali bizi gerçeklikten uzaklaştırır, gündüşünde ise akıl ile tahayyül birbirleriyle uyuşur. Tahayyülün inceleneceği en iyi alanlar ona göre resim değil edebi eserler, kelimeler, cümlelerdir. Bachelard’a göre bir dil, semantik çabadan daha çok imgeleriyle gelişir. Düşünür, edebi imgeyi bir patlayıcıya benzetir çünkü edebi imge, yapılmış, bitmiş cümleleri parçalar. Kısacası kelimeleri hareketlendirir.


Gündüşü, dünyayı değiştirmesi ve onu insanın arzusunun hayalinde yaratması hasebiyle dinamiktir ve bizi iyileştiren bir özelliğe sahiptir. Bachelard’a göre tahayyülün bir elemente olan bağımlılığı aynı zamanda onun özgürlüğüdür çünkü gerçek olmasaydı tahayyül de olmazdı. Tahayyülü hem özgür hem de düzenli olan Bachelard için hayal etmek yeni bir dünyaya adım atmak demektir ama bu gerçekdışında kaybolmak anlamına gelmez. Hayal kurmak bir yolculuktur ve her şair bizi bir yolculuğa davet eder. Bu davet aracılığıyla da asıl varlığımızda bizi sarsan, gündüşünü harekete geçiren tatlı bir itiş kazanırız. Yolculuğa davetten ortaya çıkan imgeler, tahayyülü hareket ettirir ve canlılık kazanırlar. Biz bu hareketi kendimizde çoğunlukla hafiflik duygusuyla hissederiz. Bachelard güzel bir şiirin sinirlere iyi gelen bir ilaç gibi olduğunu yazar; böylesine bir şiir bize ilham verir. Bachelard’a göre biz gündüşleriyle kendimizi yaratır ya da sınırlandırırız.


Tahayyülün dünyası sanıldığı gibi gerçek dışı, ulaşılmaz, kesin olmayan bir dünya değildir. Yani bir tarafta gerçek dünya öbür tarafta da onun hayali (imgesel) ifadesi yoktur. Bachelard’a göre hayali olan “yaratıcı tahayyül” diye adlandırdığımız şeydir. Başka bir deyişle, hayali olan tahayyülün yeni imgeler üretebilen ve dışarıdaki imgelere pasif bir biçimde bağlı olmayan bir fonksiyonudur. Tahayyül bir yeti, imgesel ise onun bir ürünüdür. İmgeselin bir gerçekliği vardır. İmgesel imge değildir; nesnenin heyecan (émotion) yoluyla duyarlığımızla (sensibilité), anlatım (signification) yoluyla da zihnimizle olan ilişkisidir. Bachelard imgeselin derin köklerinin imgelerde bulunmadığını yazar. Bunlardan önce daha yakın, daha maddi bir katılıma (présence) ihtiyaç vardır. Bachelard imgesel gerçekliğin tarif edilmeden önce çağrıştırıldığını söyler. Şiir her zaman bir seslenme durumudur (vocatif). Düşünüre göre radyo da bizi hayal kurmaya bu bakımdan davet eder.


Bachelard’a göre insanın geleceğiyle uğraşan bir felsefe “edebi insanı” (l’homme littéraire) da incelemelidir çünkü edebi insan düşünme, içe dönme ve ifade ile düşünce ve hayalin bir toplamıdır.

Bachelard, elementler üzerinde yazdığı kitaplardan sonra günümüzde de hâlâ ilgi uyandıran Mekânın Poetikası [5] (La Poétique de l’espace) isimli kitabını yazar. Bu kitabı fenomenolojik bir metotla yazdığını ve daha önceki kitaplarında tahayyül üzerine olan bakış açısını değiştirdiğini söyler. Buna göre fenomenoloji şeylerin kendisine, yani fenomenlere dönmek demektir. Fenomenoloji, şeylerin ardında bir öz (essence) arayan felsefelerden kopmuştur. Bu metot şüpheye (doute généralisé) dayanır. Bu ise somut verinin, düşünen öznenin ve öteki’nin bilincinin ampirik ve psişik unsurlarını paranteze alır. Fenomenoloji her bilincin yönelimsel olduğunu keşfeder; yani bilincin kendisi nesnesine yönelen bir faaliyettir ve dünyaya açılır. Özetle, Husserl’in deyişiyle her bilinç bir şeyin bilincidir. Bachelard bu kitapla birlikte daha önce elementler üzerine yazdığı kitaplarda yaptığı gibi psikolojik süreçlerle şiir arasında bir neden-sonuç bağı kurma olasılığından vazgeçer. Bir imgenin öncüllerini aramaz çünkü fenomenolog için bu psikolojiyle dolu bir belirtidir; tam aksine imgeyi, “kendi varlığında” (en son être), psikolojize etmeden ele almak ister.


Bachelard’ın tahayyül üzerine çalışmaları insanın içsel-ben’ini anlamak üzere ele alınmıştır. Onun için bu içsel-ben, bilimsel zihne göre daha az değişim geçirir ve daha fazla kalıcıdır. İmgesel olan üzerine araştırmaları bizi rasyonel değerlerin unutmamızı istediği daha insani değerlere götürür; Bachelard’a göre insanın geleceğiyle uğraşan bir felsefe “edebi insanı” (l’homme littéraire) da incelemelidir çünkü edebi insan düşünme, içe dönme ve ifade ile düşünce ve hayalin bir toplamıdır.



Bachelard’ın Su ve Hayaller kitabına bakacak olursak bu kitaba deneme mi anlatı mı yoksa bir felsefe kitabı mı demeli, kestirmek zor. Zaten Bachelard elementler ve tahayyül üzerine yazdığı döneminde sınıflandırması zor bir filozof olarak anılıyor. Onun olağanüstü bir okuyucu olduğunu söyleyen felsefe tarihçisi Jean Hyppolite, Bachelard’ın incelediği, alıntı yaptığı yazar ve şairler arasında ayrım yapmadığını dile getirir. Sadece bilinen şairleri değil her türden kıyıda köşede kalmış şairleri de alıntılar, Bachelard ve yazarın bilinçaltını metinde, şiirde, şairleri okumasında açığa çıkarır. Bu, poetikanın ve gündüşünün daha iyi anlaşılması için onun keşfettiği bir yöntemdir. Bachelard şöyle yazar: “Şairin şiirsel evreninde bütün bir ruhudur ortaya çıkan [...] Kozmik imgelerin, ruha, sadece yalnızlıkta kalan ruha ait olduğunu göstermek istiyoruz. Zihinlerarası ilişkide düşünceler belirginleşir ve çoğalırlar.”


Su ve Hayaller, Bachelard’ın doğduğu bölgeye olan hayranlığını dile getiren şu şiirsel cümlelerle başlar: “Vadilerinin çok sayıda olmasından olsa gerek, Vallage diye adlandırılan, dereler ve nehirlerle dolu Champagne’da doğmuşum. Benim için yaşanacak en güzel yer bir vadinin oyuğunda, akan bir suyun kıyısında, söğütlerin ve sazlıkların kısa gölgesindeki bir yer olurdu ve ekim ayı geldiğinde nehrin üzerindeki sis…” [6] Ona göre derelere, su kaynaklarına ve çeşmelere karşılık vermeyen, onların hatıralarını saklamayan şiirsel bir ruh, var olabilir mi ki? İşte elementlerin poetikasına böyle dahil olunur ona göre. Kitap boyunca sekiz bölümde suyun bir tipolojisini çıkarır bize, bu arada her bir bölümün ismi de çok güzeldir: Berrak sular, durgun sular, anne suyu, ölü sular, birleşik sular, şiddetli su. Dokuzuncu bölümde sözü suya verir Bachelard. Şöyle sorar: “Şair konuştuğunda konuşan kendisi midir yoksa onun aracılığıyla konuşan dünya mıdır?”


Bachelard’ın tarif ettiği su hüzünlüdür. İlk bölümden itibaren hissedilir bu:


“Fakat suyun yüzeysel imgeleri altında gitgide derinleşen ve kuvvetlenen bir imgeler serisinin var olduğuna okurumuzu ikna edebilirsek eğer, o da kendi temaşalarında bu derinleşmeye bir sempati duymakta gecikmeyecektir. [Okur] formların tahayyülünün altında tözlerin tahayyülünün açıldığını hissedecektir. Suda, suyun tözünde, ateşin veya taşın “derinliklerinin” akla getirdiğinden çok farklı bir yakınlık türü bulacaktır. Suyun maddi tahayyülünün, tahayyülün belli bir türü olduğunu teslim etmesi gerekecektir. Maddi bir elementin içinde bir “derinlik” bulunduğu bilgisinin verdiği güce dayanarak, okur suyun da bir kader türü olduğunu, artık sadece kaçıp giden imgelerin boş bir kaderi ya da bitmeyen bir hayalin beyhude kaderi değil de varlığın tözünü durmaksızın dönüştüren temel bir kader olduğunu anlayacaktır. O andan itibaren okur, Herakleitosçu özelliklerden birine daha çok sempati duyarak, daha fazla acı duyarak anlayacaktır. Herakleitosçu devinimciliğin somut bir felsefe, tam bir felsefe olduğunu görecektir. Aynı nehirde iki kez yıkanamayız çünkü insan derinlerde akan suyun kaderine zaten sahiptir. Su gerçekten bir geçiş elementidir. Ateşle toprak arasındaki temel ontolojik başkalaşımdır. Kaderinde su olan varlık her an dengesini kaybedebilecek bir varlıktır. Geçen her dakikada ölür, tözünden bir şeyler dışarıya yayılır sürekli. Gündelik ölüm, oklarıyla göğü delen ateşin coşkulu ölümü değildir; gündelik ölüm suyun ölümüdür. Su daima akar, su her zaman yere düşer, her zaman yatay ölümünde sona erer. Sayısız örnekte göreceğiz ki maddeleştirici tahayyül için suyun ölümü toprağın ölümünden daha çok hayal uyandırır: suyun acısı ebedidir.” [7]


Bachelard okyanusun değil, derenin filozofudur. Onun elementi okyanus değil, deredir, akan sulardır. Bunu zaten kendisi de söyler. “Okyanusu ilk gördüğümde otuz yaşlarındaydım.” [8] Bachelard’ın dünyayı algılayışı, dünyayı hissedişi ırmaklardan, derelerden geçer.


Bachelard’a göre tahayyül bizi dünyadan uzaklaştırmaz, gerçekliğin zıddı da değildir. Bu da bizi imgenin banal ve geleneksel tanımından çıkarır. Bachelard için imge bir temsil (représentation) değildir; imgeyi herkes kendine göre oluşturur, kişiye özgüdür, bir yaratımdır. Şöyle der Bachelard: “… bu eserde dikkatimizi özellikle bu bitki gibi büyüyen ve maddi kuvvetlerin içsel tahayyülüne vermek istiyoruz […] güzelliği tüm eklerinden koparmak, kendini gösteren imgelerin ardında saklanan imgeleri bulmaya uğraşmak, hayal eden gücün tam köküne inmek.” [9]


Bachelard su üzerine düşünmeyi, bir gündüşünü önerdiğinde onu sadece gözlemlemez, aynı zamanda suyun dokusunu, yapısını, derinliğini, içinde hareket etmenin farklı hallerini tarif de eder ya da suyun kendi ritmiyle akışını.

Kitap boyunca Bachelard’ın madde form karşıtlığı ve biraradalığı açısından Aristotelesçi bir bakış açısına sahip olduğunu görürüz. Şöyle der: “Derinliği açısından düşünüldüğünde, bir madde tam da formlardan bağımsız olabilen ilkedir. O, sadece biçimsel bir etkinliğin noksanlığı değildir. [Bir madde], her tür deformasyona, her tür parçalara ayrılmaya rağmen kendisi olarak kalır.” [10] Aristo’nun verdiği klasikleşmiş örneği düşünürsek heykelin maddi nedeni mermer, formel nedeni ise heykel olma imkânının bulunmasıdır. Dolayısıyla imge de tek başına maddi bir şey değildir. Bachelard yine aynı sayfada, “bir maddenin düşünülmesi açık bir tahayyülü eğitir […] imgenin bir bitki gibi toprağa ve gökyüzüne, töze ve forma ihtiyacı vardır” diye ekler. Kısacası imge sadece basit, formel bir oyun değildir.


Bachelard’a göre bir yeri tanımak sadece orayı akli olarak tanımak değil o yeri içsel olarak hissetmek, bu yere, bu uzama varlığımızı derinleştiren imgelerle bakmaktır. Bachelard su üzerine düşünmeyi, bir gündüşünü önerdiğinde onu sadece gözlemlemez, aynı zamanda suyun dokusunu, yapısını, derinliğini, içinde hareket etmenin farklı hallerini tarif de eder ya da suyun kendi ritmiyle akışını. Aynı zamanda geçmiş anılarını da hatırlar. Bu bakımdan öznel ve şiirsel bir çağrışımı da vardır suyun. Yani onun için su sadece fiziki bir fenomen değildir.


“Bir gündüşünün yazılı bir eser verecek kadar uzun süre devam etmesi için, sadece geçip giden bir saatin boşluğu olmaması için maddesini bulması gerekir; maddi bir elementin ona kendi tözünü, kendi kuralını, kendine özgü şiirselliğini vermesi gerekir.” [11]


Su elementiyle ilgili yazdığı kitapta önemli olan bir başka yön de, Bachelard’ın suya bir kimyacının suda moleküller araması gibi bakmamasıdır. Düşünür suya ontolojik derinliğinde bakar, Lavoisier’nin yaptığı gibi “inceleyen” bir bakışla değil. Onu ilgilendiren bu türden bir analiz değildir. Bachelard’ın aradığı ve yaptığı kendi hikâyesini yazmaktır bir bakıma ve kitapta bahsettiği imgeler aracılığıyla dünyadaki varoluşumuzu anlatmak, ortaya koymak, keşfetmek. Bachelard suyu hayal ettiğinde onu ilgilendiren olgu bizi eğlendiren suyun karakteri veya resimselliği değildir; o, şelaleyi veya bizi farklı formlarıyla kendine hayran bırakan suyu tarif etmez. Onu gerçekten ilgilendiren husus su ortaya çıktığında (émerger) bizim de ortaya çıkışımız (émergence), yani varoluşumuzdur. Dolayısıyla, Bachelard suyun olduğu kadar öznenin de bilgisinin peşindedir. Düşünür kitabının “Birleşik Sular” bölümüne, Paul Claudel’in “hakikate sadece gözle değil, bütün benliğinle bak” dizesiyle başlar ve şöyle yazar:


“Su, özellikle güçlerin birleşme (combinaison) temalarını somutlaştırmada en uygun elementtir, […] o kadar çok tözü içine alır ki! O kadar çok özü kendine doğru çeker ki! [...] Bütün renkler, bütün tatlar, bütün kokular suya nüfuz eder. […] Zira muhtelif maddelerin birleşmesini temaşa etmeyi seven seyirci de birbirine karışmayan sıvılarla karşılaştığında her zaman hayrete düşer. Bunun nedeni ise maddeleştirici gündüşü için, bütün sıvılar su, akan her şeyin su, suyun biricik sıvı element olmasıdır. Sıvı olma durumu suyun mutlak elementsel niteliğidir. Malouin gibi temkinli bir kimyacı 18. Yüzyıl’da hâlâ şunları söyler: ‘Su en mükemmel sıvıdır, diğer sıvıların akışkanlığı ondan ileri gelir.’ [12] İşte bilim öncesi gündüşünün doğal gündüşüyle, çocuksu gündüşüyle aynı yöne doğru gittiğini gerçekten gösteren kanıtsız bir olumlama. Mesela bir çocuk gece kandilinin mucizesine nasıl olur da hayran kalmaz? Kandilin içindeki yağ yüzer! Mamafih yağ yoğundur! Hem sonra suyun yanmasına da yardımcı olmaz mı? Bütün gizemler şaşırtıcı bir şeyin etrafında toplanır ve gündüşü gelişmeye başlar başlamaz bütün yönlere yayılır.” [13]


Lyon Üniversitesi’nde felsefe hocası olan ve Fransa’da çocuklar için felsefe kitapları yayımlayan bir yayınevi için Bachelard üzerine yazmış Jean Philippe Pierron [14], France Culture radyosundaki bir söyleşisinde “su perilerinin” yerini zamanla “su mühendisleri”nin aldığını söyler. Katı pozitivist çağda suların fiziki olarak temizliğiyle, kalitesiyle, sudan faydalanmakla ilgilenilmeye başlanmıştır; yani varolanı yalnızca nicel olarak değerlendirmekle. Bilmenin (savoir) ve tekniklerin rolü modernitede budur. Rasyonalitenin tarihi bu “efsunlu olma halinden çıkmanın” (désenchantement) tarihidir. Max Weber’in Descartes için söylediği “Descartes dünyanın büyüsünü bozmuştur” sözüne Bachelard da katılır. Her şeyin ölçülebilir olana dayandırıldığı, niceliksel olarak değer taşıdığı bir dil söz konusudur artık. Artık suların ruhundan bahsedilmez. Akıldır bahsedilen, sularda görülen. Kısacası su, bundan böyle anlayan (intelligente) değil anlaşılır olan (intelligible) hale gelir.



O halde, bilimin imgelerle mücadele etmeyi seçtiği yerde Bachelard da şiirsel boyutta imgelerin bir mantığı olduğundan bahseder. Bachelard, akıl dışı olanın farkındadır ama bunu bile isteye seçer, çağırır. Akıl dışılığı tamamen yok etmeyelim, der bize sanki. Bachelard suyun düşsel gücüne döndüğünde akıl dışılığın içine savrulmuş olmaz ve şairin görevi de akıl dışılığı alt etmek değildir. Bilim yalnızca yaklaşımlardan bir yaklaşımdır ve ondan önce de –bugün bize gülünç gelse de- göz ardı edemeyeceğimiz başka yaklaşımlar vardı ve bunlar da değerliydi. Bachelard için bunlardır suyun poetikasını oluşturan.


Gündüşünün naif dinamizmini örneklemek üzere Bachelard, Oscar Wilde’dan şu anekdotu aktarır: “Bir rahip her sabah gün doğmadan bir hayli önce uyanır ve güneşin o gün de doğması için Tanrı’ya dua ederdi. Şafak söktüğündeyse Tanrı’ya duasını kabul ettiği için teşekkür ederdi. Bir gece rahip uyuyakalır ve duasını edemez. Uyandığında güneş çoktan yükselmiştir bile. Rahip bir anlık şaşkınlıktan sonra, ihmalkâr kulunun kabahatini affederek yine de güneşi doğurduğu için Tanrı’ya şükreder.” [15] Rahip, doğal işleyişe yardımcı olduğundan o kadar emindir ki, inandığından hiç şüphe duymaz. Bachelard’ın bunu alıntılamasının nedeni dinsel bir kaygı değildir. Oscar Wilde gibi aykırı bir yazarın bunu neye istinaden anlattığı bilinmez ama Bachelard açısından altı çizilmesi gereken, papazın dua etmesi değil, evrenin dinamizmine her sabah kurduğumuz gündüşleriyle katılabilmemizdir. Gündüşü önümüzde açılan güne bir geçiştir ki böylece “kozmosa dahil olma üretimimize” (production cosmologisante) devam edebilelim.


Bachelard’ın eserlerinde iki farklı yönelim, birbirine zıt ama birbiriyle yan yana duran akılcı bir gereklilik ve akıl dışına olan bir eğilim söz konusudur. Bachelard bu ayrımı göstermekten çekinmez.

Bachelard’ın şiirsellik düşüncesinde, düşünürün şiire olan yöneliminin onun epistemolojik çalışmalarıyla bir zıtlık mı oluşturduğu, yoksa bu eğilimin bu çalışmaların bir devamı mı olduğu sorulagelmiştir. Zaman dışılığını ve güncelliğini hâlâ koruyan Bachelard’ın düşüncesinde, bilimi ve şiiri incelemede birbiriyle uyuşmayan iki vokabüler söz konusudur. İki farklı dil gerekir, der Bachelard bunları anlamak için. Birinin dilini ötekine tercüme etmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Ona göre “şairlerin dili, tam da ruhların dili olarak doğrudan öğrenilmelidir.” [16] Bachelard, rasyonalite ile tahayyül arasında bir rekabet görmez ve bunları tek başlarına ele alır. Bachelard’ın eserlerinde bir sistem aramak yersizdir. Fransız şair ve denemeci Jean Lescure, Bachelard’a yaşama bir yanıt bulma amacını taşıyan bir bilge olarak bakmak gerektiğini yazar. Bachelard’ın eserlerinde iki farklı yönelim, birbirine zıt ama birbiriyle yan yana duran akılcı bir gereklilik ve akıl dışına olan bir eğilim söz konusudur. Bachelard bu ayrımı göstermekten çekinmez. Zaten ona göre, bunlardan biri diğerinden üstün değildir; epistemoloji ve poetika yan yana durmalıdır.


Bachelard’ın Paul Ginestier’ye yaptığı şu itirafla bitirelim: “Fen bilimleri eğitimi aldıktan sonra felsefeye geçiş yaptığım için kendimi tam anlamıyla mutlu hissetmiyordum ve bu mutsuzluğumun sebebini arıyordum. Bir gün Dijon’da bir öğrencim yanıma gelerek bana ‘steril evrenim’den bahsetti; bu benim için bir aydınlanma oldu: İnsan steril bir evrende mutlu olamaz. O nedenle, evrenimin yeniden hayat bulması için mikroplarla dolup taşması gerekiyordu. Evrenime tahayyülü dahil etmem ve şiiri keşfetmem gerekiyordu.” [17]

 

[1] Gaston Bachelard, Le droit de rêver, PUF, 2002. s. 221-222.

[2] Gaston Bachelard, Yok Felsefesi, çev. Alp Tümertekin, YKY, 2002.

[3] Yaklaşık son otuz yıl içinde, Fransızca’da auteure (yazar), sénatrice (senatör), magistrate (hakim), compositrice (besteci) gibi daha önce sadece eril hali bulunan kimi meslek isimlerinin bu dişil halleri de kullanılmaya başlanmıştır.

[4] Fr. Kelime anlamı “evin delisi” olan bu kelime eskiden Fransızca’da “tahayyül”ün karşılığı olarak kullanılıyordu.

[5] Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2020.

[6] Gaston Bachelard, L’eau et les rêves, Librairie José Corti, 1942. s. 15.

[7] a.g.e. s. 12-13.

[8] a.g.e. s. 15.

[9] a.g.e. s. 8.

[10] a.g.e. s. 9.

[11] a.g.e. s. 10.

[12] a.g.e. s. 110. (Bachelard’ın alıntısı: Malouin, Chimie médicale, 1755, cilt I, s. 63).

[13] a.g.e. s. 110.

[14] J.P. Pierron, Gaston Bachelard’ın Hülyası, çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2022.

[15] G. Bachelard, Le droit de rêver, PUF, 2002. s. 237.

[16] Jean Hyppolite, Figures de la pensée philosophique, t. II, PUF, 1991, s. 682.

[17] J. J. Wunenburger, La pensée rhénane de Gaston Bachelard, J. F. Mattéi, Philosopher en français, PUF, 2001 içinde, s. 173.