Borges Olarak Borges

Murat Erşen


Baudrillard’ın ünlü Borges hikâyesini en güzel simülasyon örneği olarak görmesi boşuna değildir. İmparatorluğun haritacılarının çizdiği harita öyle mükemmel hale gelir ki, sonunda imparatorluk topraklarıyla eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşür.


08/22 | Kitap

 


“Mi nombre es alguien y cualquiera.

Paso con lentitud, como quien viene de tan lejos que no espera llegar.” [1]


Leibniz’in, “mümkün”ü mantıksal olarak bilfiil var olanla bir tutan felsefi sistemleri çürütmek için sık sık kullandığı bir argüman vardır: eğer tüm mümkünler varlığa gelseydi, o zaman romanlar da zorunlu olarak gerçekleşirdi. Roman karakterleri kurgusal halden gerçek hale geçer, mekânda ve geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanda yer alırlardı. “Şunu kesin kabul etmek gerekir ki tüm mümkünler varoluşa gelmez. Aksi takdirde belli bir anda belli bir yerde var olmayacak hiçbir roman kahramanı tahayyül edemezdik” [2] Her halükârda buyruğuyla olduran sadece Tanrı’dır. Bir pseudo-tanrı olarak yazar, mümkün olanı yazmakla var edemeyeceğine göre, mümkünleri sıralamak dışında, bir başka strateji uygulayıp gerçeği mümkünleştirebilir de. Ama artık maske takmış mümkün gerçeklikle karışır. Borges’in stratejisi ise bir adım daha öteye geçip “gerçek” Borges’i kırarak “mümkün” Borges’i icat etmektir. Burada söz konusu olan, politik değil ama otobiyografik saklanmadır. En azından Borges okumalarının (bende) yarattığı —doğruluk iddiası taşımayan— duygu budur.


Baudrillard’ın ünlü Borges hikâyesini en güzel simülasyon örneği olarak görmesi boşuna değildir. İmparatorluğun haritacılarının çizdiği harita öyle mükemmel hale gelir ki, sonunda imparatorluk topraklarıyla eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşür. Borges’in kendisi için yaptığı şey tam da budur: “Yarattığım tek karakter kendimim”. Demek ki bir gerçekliğin yansıması haline gelen ya da yokluğunu gizleyen imgenin peşinde değildir hatta gerçeklikle ilişkisiz, kendi kendinin saf simülakrı olan bir imgenin de… Öyle görünür ki Borges gerçekliği değiştiren (belki de zaman zaman gizleyen) bir benlik imgesi arar. Tanrılığa değil, büyücülüğe soyunur. Kierkegaard gibi konuşursak, ne bir beni olduğunun farkında olmayan biridir, ne kendisi olmak istemeyen ne de kendisi olmak isteyen bir kişi. O iyi kötü bir benliği olduğunun farkındadır, kendisi olmak istemediği için değil gözümüzün önünde bulunmaktan rahatsız olduğu için bir ben icat etmelidir. Psikolojik stratejisi budur. Bu bakımdan külliyatının bütünü bir polisiyedir, kendisini saklayarak ifşa eden, kurduğu labirentin muhtelif yerlerine ipuçları serpiştirerek açık ettiği her seferinde ise aynalarda kırarak tekrar gizlediği bir yazarın portresidir. Binbir gece masallarına saklanan Borges’i ararken, simgesel detaylarda, imgelerde, alegorilerde kayboluruz. Yarattığı tek karakterin kendisi olmasının bir sebebi de “yaşı[m] ilerledikçe Borges olmaya boyun eğmiş” olmasıdır ya da tam tersi. Kendine yabancılaşma değil de kendini yabancılaştırma ve böylece belki de kendini meşrulaştırmaktan kurtulma çabası. Borges cenneti bir kütüphane olarak hayal etmekle kalmaz, yaşamı, tarihi ve hatta kendini de “edebiyat” ya da “dil” olarak düşünür: “Ben bu şeyler değilim ama bu olmama ile birlikteyim, yani dilin içindeyim.”


Borges’in görme yetisini kaybettikten sonra çizdiği

otoportresi [The Paris Review, 1976].


Gerçeğin yerini alan haritanın lime lime olması bir çürümeyi anımsatır. Öyle ki “hatırlama yankılardan ve parçalanmış, kırılmış anılardan oluşur, zamanın hareketi her şeyi ‘çürümüş’ halde bırakır, ‘birlikte ama kırılmış olarak’ anlamında cor-ruptus.” [3] Zamanın hareketi tarihselleştirmekten ziyade benliği şimdileştirir. Örneğin Avrupa’ya dönüşünü “La nadería de la personalidad” (“Kişiliğin Hiçliği”, Inquisiciones (1925)) başlıklı denemesinde anlatır. Zira zaman şimdidir, şimdideki mitik bir tarih-dışılıktır: “El tiempo está viviéndome” (“Zaman, yaşayan benim”).


Borges’in kendiliği, gerçeği bozarak zamandan kaçarken imkânlar dünyasının sırlarına dalar; tıpkı Gizli Mucize’de zamanı durdurarak eserini tamamlayan yazar gibi. Gerçekliği her yakalama çabası yazarın talim edilmiş savunma mekanizmasının ve gerçeğin kırılmasıyla sonuçlanır, neyin gerçek neyin düş olduğu birbirinden ayrılamaz. Tıpkı bulunması imkânsız bir kitaptan alıntı yapmak gibi. Yalanları anlaşılmasın diye arada doğru söyleyen biridir çünkü nasıl ki yalan en iyi doğruların arasında saklanıyorsa, düş de en iyi gerçeğin içine gizlenir. “Boşver, kesin olgulardan söz etmeyelim. Olguların artık önemi kalmadı. Zaten uydurma ve düşünme için basit başlangıç noktaları olmaktan öte bir şey de değiller. Her şeyden önce kişisel ve yerel olanın unutulması… Ben adımın ne olduğunu söyleyemem çünkü bana yalnızca Birisi derler” (“Yorgun bir adamın düş ülkesi”) ya da “ben oduncuyum, adım önemli değil” (“Disk”). Belirlenimin ve kesinliğin her seferinde muğlaklaştırılması (“herhalde olay böyle oldu, biraz daha karmaşık olsa bile ben böyle olmuş olduğunu hayal ediyorum” (“Avelino Arredondo”), bilinçdışı bir süreç değil, kendisini silme ya da gölgeleştirmenin ötesinde stratejik bir yaratımdır. Bu bakımdan Borges gerçekliğe sırt dönmüş bir mistik değil, gerçeklikle oyun oynayan bir illüzyonisttir. Tüm ruhunu göstermek isteyen ama çıplak kalmaktan utandığı için onu çarpıtmaktan kendini alamayan metinsel flaneur, labirentin içine saklanan bir hokkabaz, mahcubiyetini belli etmemek için gülen, “boşluğu imgelerle doldurarak kendi yüzünün imgesini çizen” bir şaman. “Evren, ne yazık ki gerçek; ben, ne yazık ki Borges’im”. Borges kendini düşler ama düşün aynada birebir yansımasını da engeller. “Öteki beni düşledi, ama kesin olarak değil” (“Öteki”) ya da “beni parçalayan bir kaplan ama kaplan benim”. Kum Kitabının son deyişinin ilk öyküsü olan “Öteki”yi “fetch” diye tanımlaması boşuna değildir: Sağ bir kişinin hayaleti. Yine “Kongre” öyküsü “sonunda dünyanın kendisiyle ve gündelik hayatın toplamıyla karıştırılacak kadar geniş ölçekte bir girişimi konu [alır].”



Bir taklit varsa eğer Borges kendini taklit eder. Ama taklit çoğaltarak gizlemedir onda: “Hazinemi kimseye göstermedim. Sahip olmanın mutluluğuna, çalınması korkusu ve gerçekten sonsuz olup olmadığı kuşkusu eklendi. Bu iki kaygı eski ürkekliğimi arttırdı. Birkaç dostum daha vardı; onları görmekten vazgeçtim. Kitabın tutsağı oldum… ” (“Kum Kitabı”) Borges dost canlısıdır ama herkesçe bilinmek istemez sanki. “Ben cesur bir insan değilim… Aynalardan korktuğum gibi fotoğraf makinelerinden de korkuyorum.”


Korku, şüphe, güvensizlik, oyunculuk, deha, sebebi ne olursa olsun Borges kaybolmamızı ister. Hikâyelerini okuyup unutmamız, sonra tekrar unutmak üzere tekrar okumamız bundandır muhtemelen. “Unutulmaz” hikâyelerini kendini unutturarak, gizleyerek böyle yazmıştır.



Kum kitabı hikâyesi şöyle biter:


“Bir yaprağı gizlemek için en iyi yerin orman olduğunu bir yerde okuduğumu anımsadım. Emekli olmadan önce, dokuz yüz bin kitabı içeren Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nde çalışıyordum; giriş kapısının sağında sarmal bir merdivenin, dergi ve haritaların saklandığı bodrum katına indiğini biliyorum. Kum Kitabı’nı nemli raflardan birinde unutmak için, görevlilerin bir dikkatsizliğinden yararlandım. Koyduğum yüksekliğe ve kapıdan uzaklığına bakmamaya çalıştım.” [4]


Kitapların arasına sakladığı şey, Borges’in kendisidir.

 

[1] “Benim adım biri ya da hiç kimse. / Yavaşça yürürüm, varmayı ummayan çok uzaklardan gelen biri gibi.”

[2] Leibniz, Textes inédits, ed. Grua, PUF, 1948, s. 308.

[3] Kate Jenckes, Reading Borges after Benjamin, State University of New York Press, 2007, s. 19; 4; 18.

[4] Kum Kitabı’ndan alıntılar, İletişim, çev. Yıldız Ersoy Canpolat: “Öteki”, “Kongre”, “Disk”, “Yorgun Bir Adamın Düş Ülkesi”, “Kum Kitabı”.