top of page

Post-AI Edebiyatı

  • 8 Eki 2025
  • 7 dakikada okunur

Solmaz Erkin


İnsanî prestijin yeniden yürürlükte olduğu bir tarihsel kategori olarak Post-AI edebiyatı, “bu metni neden bir insan yazmalı” sorusunu futuristik sahnelerden, distopya coğrafyalarından ve apokaliptik geleceklerden kurtarıp yeniden şimdiki zamana kaydediyor.


04/26 | Kitap

Roald Dahl, “Otomatik Dev Gramatizör”de öykü yazmak için makine tasarlamaya karar veren Knipe’ın hikâyesini anlatır. Bir makinenin, ne denli hünerli olursa olsun ana düşünceyi üretemediği gerçeğiyle ketlenir Knipe. Bu açıdan hafıza, bir düşünceyi başlatma kapasitesi yoksunluğundan kurtuluş yöntemidir. Makinenin beyni yoktur ama pekâlâ “belleği” olabilir.  Böylece Knipe, İngilizce dilbilgisi kurallarını, geniş sözvarlığını ve kalıp olay örgülerini birleştirip “satılabilir” hikâyeler üreten bir makine tasarlar. Bu makine sayesinde sonunda insan yazarları piyasadan dışarı itmeyi ummaktadır. Ama artık gerçek gramatizörler var; üstelik ekonomik vaatleri de gerçek. Bu açıdan Dahl’da hiciv olan şey, bizim için tarihsel bir koşul haline gelmiş durumda. Knipe’ın problemi dil kurmak değil, düşünceyi ikame etmekti. Nitekim başta bir makinenin özgün düşünce üretemeyeceğini kabul etse de hemen ardından bu açığı sözdizimi, kelime haznesi ve hazır olay örgüleriyle telafi etmeye çalıştı. 1953’teki bu tahayyül artık gerçek oldu; bugünün AI yazı sistemleri Knipe’ın hayal ettiğinden çok daha güçlü, akıcı, ekonomik olarak da çok etkili. Bu anlamda mesele artık makinenin cümle kurması değil satılabilir, dolaşıma girebilir, hatta insan yazısı sanılabilir metinler üretmesi.

 

Okumanın ortamlarına dair çalışmalarıyla tanınan Naomi S. Baron da Kim Yazdı Bunu? kitabını, Dahl’un kehanet niteliği taşıyan bu öyküsüyle açıyor. Baron’un eserindeki temel soru ise yapay zekanın insan yazısını ve yazgısını nasıl tehdit ettiği. Dijital iletişim deneyleri başlangıçta yapay zekanın okumasına yoğunlaşıyordu. Kodlama ve belirli algoritmalar aracılığıyla web evreninden bellek örüntülerinin toplanması bu okumanın ilk koşuluydu. Baron bu “okuma” biçiminde tanımlanan veri toplamanın hangi aşamada yazıya dönüştüğünü tartışıyor. Tıpkı Knipe’ın edebiyatı yaratıcı düşüncenin seyri olmaktan çıkarıp onu kelime depoları ve kalıp ifadelerle bir kombinasyon şeklinde tanımlaması gibi… Yapay zeka tüm kütüphanelerin dijital arşivlerine, her türlü yazı ve belgenin izine, her türlü disiplinin otantik geçmişine erişim halinde ve bu hafıza deposuna dönüşmüş yığını, ilhama kısa devre yaptırmayı uman Knipe’ların hizmetine sunuyor. Buradaki tehdit ve avantajlar pek çok cepheden değerlendirilebilir elbette. Ama şu soru insan nosyonuna yeni tanımlar ve alternatifler ekleyecek gibi görünüyor: edebiyat tarihi bir ilham kaynağı olmaktan çıkıp veri ambarı şeklinde tanındığında düşünceye ne olur?


 

Sahiden de büyük dil modelleri bu eşiği görünüşte aşmış gibi duruyor. Yapay zeka programları artık yalnızca dilbilgisel cümleler değil, fikri varmış gibi ilerleyen metinler de üretiyor. Ama Baron bunun yazarlığın özünü gerçekten devraldıkları anlamına gelmediğinde ısrar ediyor ve durumun daha ziyade yazarlığın dış belirtilerinin ikna edici biçimde simüle edilmesinden ibaret olduğunu vurguluyor. Tabii buna karşıt pek çok somut örnek de mevcut. Yakın zaman önce Japonya’da gelenekselleşmiş bir şiir yarışmasında, alanda ciddi otorite sahibi jüri yapay zekâ ile üretilmiş şiirleri insan yazısından ayırt edemediği için yarışma sonlandırıldı. Ama Baron’un yazıyı, insanın yazıya duyduğu kökensel ihtiyacı anımsatması da hayli güçlü bir direnç alanı, bir siyaset teklifi kuruyor. Yazının “edebiyat piyasası” denen unsurdan çok daha eski, derin ve kapsayıcı olduğunu düşünmenin de yine bizzat edebiyata yansımaları var şüphesiz.

 

Baron yazıyı metnin statik varlığı olmaktan çıkarıp onu düşüncenin zamana yayılması biçiminde tanımlıyor. O haliyle yazı insanın kendi zihniyle karşılaşma biçimlerinden biridir. Başlayan, sıçrayan, atılımlar yapan, geri çekilen, silinen, imha edilen, yeniden hatırlanan, yeniden düzenlenebilen bir cevherdir. Bu bağlamda Post-AI edebiyatına duyulan ihtiyacın ilk nedenini antropolojik bir bağlama kaydetmek önemli görünüyor. Yazmayı salt çıktı üretimine indirgeyen bir çağda, yazının düşünceler halindeki oluşunu savunmak gerekir. Post-AI edebiyatı, artık hiçbir metnin safça insan eli değmiş varsayılamadığı tarihsel durumda yazılan edebiyattır. Burada asıl mesele, hem yazarın hem okurun, metnin kökeni hakkındaki masumiyeti kaybetmiş olmasıdır. Önce bilinmeyen bir metnin insan yazısı olduğu varsayılır, sonra o varsayım yerini kuşkuya bırakır, daha sonra da okur köken konusunda agnostikleşebilir. Baron’ın “kim yazdı bunu” sorusu tam da bu yeni okurluk rejiminin sorusudur. Bu yüzden Post-AI edebiyatı, makineyle yazılmış edebiyat değil de yapay zeka sonrası kuşku altında yazılan ve okunan edebiyat olarak tarif etmek gerekir.


 

Baron’ın Scientific American söyleşisinde aktardığı üzere, AI çağında tekrar merkezileşen soru “bunu kim yazdı, güvenebilir miyim?” sorusudur. Eskiden metin öncelikle anlamıyla karşılanıyordu, şimdi önce kökeni sorgulanıyor. Dolayısıyla Post-AI edebiyatı, her şeyden önce köken krizi içinde doğar. Yazar artık yalnızca anlatmaz, aynı zamanda metninin insan eliyle, insan deneyiminden, insan riskinden geçtiğini de hissettirmek zorunda kalır. Bu yeni durumda insan yazısı, yalnızca güzel ya da zeki olmakla yetinemez; aynı zamanda kendini yaşanmışlık, zorlanma, geri dönüş, pürüz, bedensellik, hatta hata üzerinden kanıtlamak zorunda kalır. Baron’ın yapay zekâ metinleri için kullanılan ve sterilliği ifade eden “beige” nitelemesini aktarması ve yazarların kişisel seslerini koruma arzularını vurgulaması bu yüzden önemli: post-AI çağında ayırt edici olan şey kusursuzluk değil, ayırt edilebilirliktir. AI, özellikle düzyazının geniş alanlarında, yeterince iyi metin üretme eşiğini geçti. Baron’ın kitabı da bunu bir fantazi değil, fiili durum olarak ele alıyor. Profesyonel yazı alanları, otomatik öneri sistemleri, GPT-3/ChatGPT örnekleri ve yazı yoğun meslekler üzerindeki etkiler bu yüzden kitapta geniş yer tutuyor. Eğer haber özeti, müşteri metni, kurumsal e-posta, standart açıklama, hatta makul kompozisyon düzeyindeki metinler kolayca üretilebiliyorsa, edebiyatın kendini onlardan negatif olarak ayırması gerekecek. Böylece “benim varlığım, otomasyonun yapabildiğinin ötesinde nerede başlıyor?” sorusu bir kaynak haline gelecek.

 

Baron sürekli verimlilik cazibesine karşı da uyarıyor. AI’nin büyük vaadi zaman kazandırmak ama Baron’a göre yazı sadece teslim edilecek bir ürün değil, düşüncenin oluştuğu yerdir. Eğer edebiyat da kendini yalnızca sonuç üzerinden savunursa, AI ile rekabette kaybeder çünkü makine hız, hacim ve varyasyon bakımından zaten üstündür. Edebiyatın insan eliyle yazılmış olarak savunulabilmesi için, onun değerinin üretilmiş metinde değil, üretim tarzında olduğunu yeniden görünür kılması gerekir. Baron iletişim deneylerine katılan gençlerin, yazdıklarının kişisel ses taşımak istemesini vurguluyor. Bir katılımcının “bunu ben yazmışım gibi gelmiyor” demesi çok belirleyici. Post-AI edebiyatı bu nedenle daha cilalı değil, daha sahiplenilmiş bir yazı olacaktır. Ses burada üslup süsü değil, metnin arkasında bir benlik, seçim, ton, çekingenlik ya da saldırganlık bulunduğunun işaretidir. Yazı bu işaretler sayesinde edebiyata dönüşme vaadini koruyabilir.


Naomi S. Baron
Naomi S. Baron

 

AI’nin en büyük gücü akıcılık ama en büyük zaafı da çoğu zaman fazla akıcı olması. Baron’ın ChatGPT sorularını bürokratik bulması çok öğretici. Post-AI edebiyatı bu bürokratik akıcılığa karşı, sürtünmeyi, düşünmenin izini, cümledeki tereddüdü ve kesintiyi yeniden değerli kılabilir. Bu bağlamda bundan sonra zor cümle yalnızca modernist bir kapris gibi değil, makinede kolayca düzleştirilemeyen bir düşünce hareketi gibi de okunabilir. Baron GPT-3’ün yaratıcı yazıda tökezlediği örnekleri ve insan değerlendiricilerin “beş duyunu kullan” eleştirisini anıyor. Buradan çıkan şey şu: AI duyusal deneyim dilini taklit edebilir ama deneyimin kendisine sahip değildir. Post-AI edebiyatı bu yüzden daha otobiyografik olmak zorunda değil fakat bedene, zamana, mekâna, tanıklığa ve yaşanmışlığa daha çok yaslanabilir zira insan izinin asıl sahası olarak saptanan unsurlar bunlar. Baron AI ile bilinçli işbirliği olasılığını reddetmiyor ama beceri kaybı, kişisel ifade kaybı ve düşünmenin dışsallaştırılması risklerine dikkat çekiyor. Buradan hareketle insan yazısının tek bir kaderi olmayacak; alanlara bölünmüş bir kaderi olacak.

 

İlk olarak rutin, biçimsellik, hız odaklı, ikame edilebilir metinler üzerinde duruyor. Bunların büyük kısmı AI destekli ya da AI öncüllü hale gelecek. Baron’ın yazı yoğun meslekler ve otomatik yardım araçları üzerine tartışmaları da bunu ima ediyor. Burada insan yazısı bütünüyle yok olmayacak ama çoğu kez gözetmen, düzeltmen, seçici editör konumuna çekilecek. Bir diğer alan ise yardımlı insan yazısı. İnsanın düşünceyi başlattığı ama makinenin hız, düzenleme, özetleme, biçimleme yardımı verdiği hibrit form. Baron bunun tümüyle gayrimeşru olmadığını, hatta pedagojik ve dilsel bazı yararları olabileceğini kabul ediyor; fakat çizginin nerede çekileceğini kullanıcıların bilinçli biçimde belirlemesi gerektiğini savunuyor. Diğer bir alan ise tanıklık yazısı ya da direnç yazısı: şiir, deneme, günlük, roman, mektup, otobiyografik metin, deneysel form. Bunların tümü AI yapamayacağı için değil, okur bu metinlerde giderek daha çok hayat izi arayacağı için önem kazanacak. İnsan yazısı burada piyasa verimliliğiyle ölçülmeyecek daha ziyade tekilliği ile savunulacak. Nitekim Baron’ın “yazmak bireyselliği korumanın hayati araçlarından biridir” demesi bu hattı doğrudan destekliyor. Yine de burada kolay bir romantizme düşmemek lazım. Baron da bütünüyle teknoloji karşıtı değil. Çeviri, dil yardımı, fikir üretimi, pedagojik destek gibi alanlarda AI’ın işlevini kabul ediyor. Zaten konuyu da makinenin kötü insanın iyi olduğu ikiliği içinde tartışmıyor. Aksine sorunu sorumluluğu kimin üstleneceği üzerinden kuruyor. Metindeki risk, karar, yargı, ton ve etik yük kime ait? Post-AI edebiyatı, tam da bu nedenle, “ben bunu yazdım” diyebilmenin estetik ve etik ağırlığını yeniden kuran edebiyattır. 


 

Bu da bizi Dahl’a geri götürür. Knipe’ın makinesi öykü piyasasını ele geçirir çünkü piyasa büyük ölçüde formül sever. Baron da bugünkü AI araçlarının bu verimlilik ve kalıp üretimi ekseninde cazip olduğunu gösteriyor. O halde post-AI edebiyatı, formülün, depoların dışına kaçan, bilgi arşivinin ütesine uzanabilen, hikâye anlatmanın bedelini üstlenen edebiyat olmak zorunda kalacaktır. Bir anlamda geleceğin edebiyatı, iyi yazılmış görünmekten çok, yazılmış olmanın insanî maliyetini taşıyan metinleri ayrıcalıklı kılabilir.

 

Eskiden yazmak varsayılan insan eylemiydi; şimdi ise seçeneklerden sadece biri. Eskiden kusur insanlığa işaret ederdi, şimdi kusursuzluk bazen makineyi ele veriyor. Eskiden özgünlük büyük ölçüde estetik bir kategoriydi; şimdi aynı zamanda ontolojik bir kategori. Bu anlamda post-AI edebiyatı, anlatılan şey kadar o anlatımda nasıl bir bilincin ve bilinçdışının çalıştığıyla ilgili hareketi de metne gömen bir edebiyat olacak.

 

Böylece yapay zekanın metin üretebildiği bir kültürel eşikten sonra, insan yazısının kendi gerekçesini yeniden kurmak zorunda kaldığı bir edebiyattan söz ediyoruz. Olay örgüsü ve düzgün düzyazının artık kıt kaynak olmaması yapay zeka sonrası roman açısından ilk büyük değişim biçiminde saptanabilir. Örneğin Baron’ın anlattığı büyük dil modeli mantığı, bir sonraki kelimeyi olasılık üzerinden tahmin etmeye dayanır; bu yüzden sistemler şiir, sone, hikâye, kompozisyon ve hatta Shakespeare taklidi gibi biçimleri üretebiliyor ama Baron bunların özellikle erken sürümlerde basit ve asgari düzeyde kaldığını, daha genel olarak da çoğu üretimin “beige” diye tarif edilen bir nötrlük içinde olduğunu ifade ediyor. Edebiyatı sterilleştiren bir şey bu, histerik patlamalardan, çatışmanın beklenmedik yükseliş ve dağılışlarından, diyalektikten, türlerarasılıktan yoksun metinler çıkıyor ortaya. İnsani koşullardan yaşanmışlığın izinden yoksun bu metinler kültürel deneyim perspektifini performe edemiyor. Bilinçteki kırılma, tereddüt, hatırlama biçimi, bir bedenin dünyayla sürtünmesi, toplumsal konumların içerden hissedilişi, sınıfsal pozisyonların beğenilere duygulara tesiri, bir hayatın zamanı nasıl taşıdığı gibi girift durumlarda yapay zeka metinlerinin hala bir “yazara” ihtiyacı var.


 

Öte yandan roman zaten uzun süredir yalnızca estetik bir form olarak değil de bu estetik kurma kapasitesini aşan bir empati ve deneyim makinesi olarak savunuluyordu. AI metinleri ise bu savunuyu sarsıyor zira biçimi taklit edebiliyorlar ama deneyimi sahiplenemiyorlar. Bu bağlamda Post-AI romanın asıl işlevlerinden biri anlatıyı piyasadan geri almak olabilir. Okunabilir olmakla yetinmeyen, insani tecrübenin makinece kopyalanamayacak yoğunluklarını öne çıkaran bir edebiyat… Romanı tanıklık formuna ya da öz kurmacaya, otobiyografik anlatılara indirgemeden şahsi ses, otantik deneyim ve yaşanmışlığın yazarlığını yeniden değerlendirmek gerekiyor. Zira tüm bu kriterler artık bir estetik kategori olmaktan çıkıp ontolojik kanıta dönüştü. İnsanî prestijin yeniden yürürlükte olduğu bir tarihsel kategori olarak Post-AI edebiyatı, “bu metni neden bir insan yazmalı” sorusunu futuristik sahnelerden, distopya coğrafyalarından ve apokaliptik geleceklerden kurtarıp yeniden şimdiki zamana kaydediyor.


 *Naomi S. Baron, Kim Yazdı Bunu? Yapay Zeka, İnsan Yazısını ve Yazgısını Nasıl Tehdit Ediyor?, çeviren: Orhan Düz, Ketebe Yay. 2026.

 


Üst
bottom of page