Proust Okuru Benjamin

Cem İleri


Okumanın Benjamin’e özgü biçiminde, okuma, yazma ve yeniden yazma birbirine karışır. “Sanat Yapıtı”nda, aura kuramında, teknolojiye ve araçlara yaklaşımında, kente bakışında bu bağlantı kendisini dipten hissettirir.


11/22 | Makale

 


“Sınırsız zaman değildir Proust’un bize açtığı ebediyet, çizgileri kesişen sarmal zamandır. Asıl ilgilendiği, zamanın en gerçek –yani mekâna bağlı– geçiş biçimidir,” diyordu, Benjamin. Belki de tam burada ortaya çıkmıştı Pasajlar projesi; zamanın mekâna bağlı geçiş biçiminin çılgınca bir kaydını tutma düşü. Sontag şöyle açıklar bağlantıyı: “Benjamin, geçmişinden hatırlamak için seçtiği her şeyin geleceğin bir habercisi olduğunu düşünür, çünkü belleğin işi (onun deyişiyle insanın kendisini sondan başa doğru okuması) zamanı çöküşe uğratır. Anılarının kronolojik bir sıralaması yoktur. Benjamin otobiyografi adını reddeder çünkü zaman önemsizdir. (Berlin Günlüğü’nde, “Otobiyografinin işi zamanladır, art ardalıkla ve yaşamı sürekli bir akış haline getiren şeylerledir,” diye yazar, “Oysa ben burada mekândan, anlardan ve süreksizliklerden bahsediyorum.”) Proust çevirmeni olarak Benjamin À la recherche des espaces perdus adı verilebilecek bir başyapıtın bazı bölümlerini yazmıştır.” Bernd Witte de, Walter Benjamin adlı kitabında, Berlin’de Çocukluk’un parçalarından “Gesellschaft”ın (Toplum/Davet), Kayıp Zamanın İzinde’nin giriş motifinin yeni bir yorumu olduğunu dile getirir. “Bu anılar, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinden esinlenerek yazılmıştır.”


Zaman hakkındaki roman, aslında tamamen mekânlara odaklanmıştır. Proust’ta kayıp zaman, kayıp mekânla birlikte var olmaktadır. Bir yer aracılığıyla gelmeyen hiçbir anı yoktur. Anımsama anları hep belirli bir mekân duygusuyla birlikte ortaya çıkar. Anı, sıkı sıkıya mekânla bağlantılıdır, dolayısıyla da, kayıp zaman bulunduğunda, mekân da tüm gerçekliğiyle ortaya çıkıverir. Proust, mekâna bağlı zaman deneyimiyle, bu farklı zaman ve mekânları bir araya getirir. Études sur le temps humain adlı kapsamlı çalışmasında zaman ve mekân ilişkisini ele aldıktan sonra Proust’un yapıtındaki mekânsallığa yoğunlaşan Georges Poulet’nin L’espace proustien’de gözlemlediği gibi, Proust’un mekânsallığının merkezinde deneyimin süreksizliği yer almaktadır. Dolayısıyla, bu deneyimin fitilini ateşleyen mekânlar da süreksizlik içindedir. Proust, belleğinin çabasıyla bu mekânlar arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Proust’un mekânları çoğalır, birbirlerinin içine girer, yer değiştirir, biçim değiştirir. Anılar ve mekânlar adeta birbirlerine yapışık gibidir. Romanın daha ilk sahnesinde, odanın betimi ile mekânsallık ortaya çıkar. Odanın kapalı mekânı, tüm dünyayı içine alacak boyutlara ulaşır.


Benjamin, çocukluğuna yönelik metinlerden başlayarak, geçmişinin izlerinin peşinde sürüklenen bir adamın izlerinin peşinde sürüklenmektedir. Yaptığı iş, kendi üzerinden bir Proust okuması gerçekleştirmektir. Çocukluk, bir kez daha, yeniden üretilmektedir. Böylece, Benjamin’in tüm kavramsal, imgelemsel, düşünsel malzemesini bir Proust okuması için devreye soktuğunu söyleyebiliriz. Burada temel, çıkış metni ile üst-metin, eleştirel metin arasında çok tuhaf bir ilişki gerçekleşmektedir. Benjamin, sanki Proust’un eşsiz deneyimini, bir kez daha, bu kez başa dönerek onu yeniden okumak için devreye sokmaktadır. Benjamin’in yapıtı, bu bakış açısından, hiçbir zaman tüketilemeyecek bir çoğaltma işlemine dayanır. Zamanla mekân arasına sıkışıp kalmış anlatıcının deneyimini, bu gerçekten acı içinde gerçekleşmiş ve tıpkı kayıp zaman gibi, yakalanması, ancak insan hayatında belki de yalnızca bir kez karşısına çıkabilecek birtakım rastlantılara bağlı olan deneyimi, yeniden üretmek zorundadır. Ama elindeki araçlarla, Proust’un ve anlatıcısı Marcel’in kullandığı araçlarla, bilinçle, erdenlikle bunu gerçekleştirebilmesinin olanaksızlığını fark ettiği anda, yeni birtakım araçların devreye girmesi gerektiğini de düşünmeye başlar. Metni okumak, yeniden, yeniden okumak, Benjamin gibi sapkın bir okuru bile asla tatmin etmeyecek, metnin içine girmenin başka yollarını araştırmaya yöneltecektir. Proust’un deneyiminin karşılıklarının neler olabileceğini düşünmeye de böyle başlar.



Benjamin, Proust’un zamanla kurduğu ilişkiyi mekân üzerinden yeniden deneylemek gibi güç bir deneye girişir. Proust’un zaman, doğrusallık, hatıra, süre, an, anımsama, unutuş, istemdışı bellek gibi kavramlardan oluşan sözdağarcığını mekânsallaştırır. Proust’un zamansallıkla ilgili geniş deneyimini, kurduğu yazınsal bağlamı, zamandan türettiği dilbilgisini, yaşamdan felsefeye uzanan düşünmeyi, yeniden, bu kez zamanın yerine mekânı koyarak gerçekleştirir. Proust’un tüm jestlerini, figürlerini, üsluplarını kendisine mal eder. Sonuçlarının yazının biçimi, dünyayı yazıya dökme girişimi, estetik ve eleştirel yaklaşım üzerinde görülebileceği tam bir ters çevirme, yer değiştirmedir yaptığı. Proust imgesini var eden tüm ilişkilendirmeler Benjamin’de öncelikle mekânsal düzlemde ele alınır. Benjamin yapıtını mekânsallık ilkesinden hareketle kurar; tüm Proustvari kavramları, ilişkilerindeki karmaşıklığı ve zenginliği koruyarak mekânsallık düzleminde yeniden üretir; zamandan mekâna bu geçiş, Benjamin’in düşünsel ve yazınsal arayışının tüm noktalarına uyarlanacaktır.


Benjamin sanki tüm yapıtı boyunca bir tür Proust okuması gerçekleştirmiştir, farklı farklı konulara odaklansa da, bunların ardında çok farklı bir Proust okuması (da) varmış izlenimine kapılırız. Birbirlerinden ilk bakışta tamamen farklı konular, izlekler içinden bu okuma sürmektedir. Bir tür gizli, örtük okumadır bu. Okumanın Benjamin’e özgü biçiminde, okuma, yazma ve yeniden yazma birbirine karışır. “Sanat Yapıtı”nda, aura kuramında, teknolojiye ve araçlara yaklaşımında, kente bakışında bu bağlantı kendisini dipten hissettirir. “Kayıp Mekânın İzinde”, Kayıp Zamanın İzinde’nin bir tür yeniden-üretimidir.


Barthes, Proust’u, yazma arzusunun sahneye koyucusu olarak görür. Kitabın biricik anlatısının, yazmak isteyen bir öznenin anlatısı olduğunu söyler. Kayıp Zamanın İzinde, yazmayı istemenin romanıdır. Proust tuhaf bir deneye girişir; neredeyse bir laboratuvar çalışması olarak öngördüğü projesine, ancak tüm araç-gereçleri elinin altında hazır olduktan sonra başlar. “Çalışma” büyülü sözcüklerin başında gelmektedir. Sık sık engellerle karşılaşan, zorlu bir savaşım olarak yazı çalışması, deneyler, açıklamalar, açıklamaların açıklamaları, usavurmaların usavurulması şeklinde devam eden bir dizi deneyi içermektedir. Yapıt bu deneylerin bir raporu gibidir. Bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde’yi, edebi yetenekten yoksun birinin yazma projesi olarak görmek hiç de zor değildir. Dahası, ideal Proust okurunun ilk yapması gereken de, iyi kötü bir edebiyat yapıtından farklı bir metin okumakta olduğunun bilincinde olmaktır. Proust bir benzerlikler, bağlantılar yazarıdır. Taklit, karşılaştırma, kopya, yakınlaştırma, yan yana getirme; alışkanlıklar, yinelemeler oluşturma üzerinden kurar anlatısını. Barthes, Marcelci olmayan giremez, diyordu. Marcelciliğin temel koşulu şudur: saplantılı benzerlik düşkünlüğü, her yerde ve her şeyde benzerlikler bulma isteği. Proust’un iki ânı, iki odayı, iki oturma biçimini birbiriyle karşılaştırması, istemdışı belleğin körelmemesini sağlamak için yaptığı gündelik bir egzersizdir.



Romanın en ünlü pasajlarından biri, Proust’un “çalışma”ya yüklediği anlamı ortaya koyarken bir yandan da tekniği apaçık gösterir. Anımsamanın zaman içinde nasıl dönüşebildiğini, anımsanan bir mekânın, nasıl, yazı yazma işinin metaforu haline gelebildiğini açıklayan sahne, Proust’un romana, sanatı hakkında düşünmesine olanak verecek şekilde yerleştirdiği, yaşamlarını farklı sanat dallarına adamış (romanda sürekli yeniden belirdikleri için de “hazırlanmış” kişiler olarak tanımladığı Vinteuil, Elstir gibi) benzerlerinden Bergotte’un ölümünü anlatır. Yıllardır evinden çıkmayan, kimseyle görüşmeyen, yazı yazmayan yazar, adeta kendisini son bir yüzleşmeye davet eden resmi görmek için evinden çıkmaya karar vermiştir.


“Ölümü şu koşullarda olmuştu: Hafif denebilecek bir üremi krizi nedeniyle dinlenmesi söylenmişti. Ama bir eleştiri yazısında, Vermeer’in, çok sevdiği ve çok iyi bildiğini zannettiği (Hollandalı ressamlar sergisi için Lahey Müzesi’nden ödünç alınmış olan) Delft Manzarası adlı tablosunda, (kendisinin hatırlamadığı) küçük, sarı bir duvar parçasının, tek başına incelendiğinde, değerli bir Çin sanatı örneği gibi, kendi başına yeterli bir güzelliğe sahip olduğunu okuyunca, Bergotte birkaç patates yedi, sokağa çıktı ve sergiye gitti. Daha çıkması gereken ilk basamaklarda, başı dönmeye başladı. Birçok tablonun önünden geçti ve Venedik’te bir palazzo’nun veya deniz kıyısında basit bir evin esintileri ve güneşiyle boy ölçüşemeyecek olan bu sahte sanatın kuruluğunu, anlamsızlığını hissetti. Nihayet Vermeer tablosunun önüne geldi; resmi daha göz alıcı, bildiği her şeyden çok daha farklı hatırlıyordu, ama eleştirmenin makalesi sayesinde, daha önce fark etmemiş olduğu küçük mavi figürleri, kumun pembeliğini ve son olarak da, minik sarı duvar parçasının müthiş dokusunu gördü. Başdönmesi artıyor, Bergotte, yakalamak istediği sarı kelebeğe bakan bir çocuk gibi, gözlerini o değerli duvar parçacığından ayırmıyordu. ‘Ben de böyle yazmalıydım,’ diye düşünüyordu. ‘Son kitaplarım çok kuru; üst üste kat kat renk sürmem, bu küçük sarı duvar parçası gibi, cümlelerime kendi başlarına bir değer kazandırmam gerekirdi.’ Bu arada başdönmesinin ciddiyeti dikkatinden kaçmıyordu. Karşısında ilahi bir terazi görüyordu; bir kefesinde kendi hayatı, öteki kefede ustaca sarıya boyanmış küçük duvar parçası durmaktaydı.”


Proust bu kristal sahnede tüm yapıtı avcumuzun içine bırakıverir. Bergotte, belleğinin gücüne güvenerek, adeta meydan okumak üzere karşısına dikildiği resmin, anımsadığından çok farklı olduğunu görür. Resme ilişkin anısı kusurlu, şüpheli ve güvenilmezdir. İstemli belleği yazarı yüzüstü bırakarak sahneyi terk etmiş, geriye yalnızca benzerlikler oluşturma refleksi kalmıştır. Proust, Bergotte üzerinden, kendi yazı serüveniyle son bir hesaplaşmaya girişir. Bergotte yaşamı boyunca, tıpkı bir ressam gibi yazmayı arzulamıştır. Kendi kendine tekrarlar: küçük sarı duvar parçası ve sundurması, küçük sarı duvar parçası. Kendi yapıtını önceleyen, asla ulaşamayacağı bir mükemmelliği birkaç fırça darbesiyle elde etmiş resim, yazarın iyiden iyiye zayıflamış kalbine son bir darbe indirir. Bergotte birdenbire bir kanepenin üzerine yığılıverir, son bir krizle yere düşer ve ölür.



Proust kendi ölümünü öngörmüştür. 1921 yılının Mayıs ayında, Jeu de Paume’da açılan “Hollanda Resmi” sergisiyle ilgili makaleleri okuyan Proust, kendisini yıllardır yapıtını tamamlamaya adamış olduğu halde, sergiyi görme isteğine engel olamaz. Sağlığını tehlikeye atarak sergiye gider. Bir yıl sonraki ölümüne kadar bir daha evinden çıkmayacaktır.


Benjamin, Proust’un istemli belleğini, dikkatliliğin çağrısına uyan bir bellek biçimi olarak tanımlar. Bu sınırlı, yetersiz, süreksiz, zihnin emrindeki anımsama biçimi, ancak doğal olduğu ölçüde kendisini sunabilir. Proust, bu geçici belleğin, bir fotoğraf albümünün sayfalarını çevirmekten daha fazla zahmete mal olmayan bir tür göz aldanması olduğunu söyler. Oysa istemdışı bellek, kayıp zamanı yakalamanın biricik yoludur.


“Bir zamanlar yürümeyi nasıl öğrendiğimin rüyasını görebilirim. Ama bunun bana hiçbir faydası yok. Şimdi yürüyebiliyorum, ama yürümeyi öğrenemem artık.” “Okuma Kutusu” adlı metninde ortaya çıkan, geçmişin yakalanmasının bu olanaksızlığı, Benjamin’i başka yollar aramaya yöneltecektir. Yürümeyi yeniden öğrenmek de bunlardan biridir. Yürümeyi öğrenen, bir süre sonra doğal olarak kaybolmayı da öğrenir. Benjamin’in Moskova’daki nihai amacını dile getiren cümle: “ve nihayet kayboldum!”dur. Kaybolma sanatı, böylelikle yapıtının temel stratejilerinden birine dönüşür. Önünde uzanıp duran boş kâğıdın, okuma fişlerinin, binlerce alıntının, sözlük maddelerinin, okunmuş, okunacak kitaplar listesinin, sokakların, kentlerin içinde kaybolma sanatı. Proust’un kayıp zamanı, nasıl anımsamayla değil de ancak istemsiz bellek aracılığıyla ortaya çıkarılabilirse, Benjamin’in kayıp mekânı da, istemsiz bir şekilde, kendiliğinden gerçekleşen bir kaybolmanın içinde gizlidir. Kaybolma, dikkatin dağılmasını değil, en yüksek noktaya ulaşmasını gerektirir. Kaybolduğunu düşünmek, sanki kaybolmuşmuş gibi yapmak, kaybolmanın tam tersini getirir. Bu, geçmişteki bir ânı ısrarla anımsamaya çalışan zihnin, anının çekirdeğini bir türlü kıramamasına denktir. Hiçbir zaman, bilinçli bir şekilde kaybolmayız. Hiç bilmediğimiz bir kentte kaybolmak diye bir şey yoktur. Orası, kayboluşun gerektirdiği sınırlardan bağımsız bir yerdir. Kayboluş, ancak, bir sınır düşüncesinin varlığı ile mümkün olabilir. Kaybolma, mekânı fark etmenin biricik yoludur. Demek ki Proust’un unutuş’u Benjamin’de karşılığını kayboluş’ta bulur. Kenti yeniden bulabilmek için kaybolması gerektiğini bilir, Benjamin. Anımsama, her seferinde auranın yeniden ortaya çıkışıyla birlikte gelecektir.



Proust nasıl yekpare bir zamanı yeniden yakalamayı başardıysa, Benjamin de, denizcilerin düşsel kentine benzer anakronik, eşzamanlı, birbirlerine pasajlarla bağlanan yekpare mekâna kavuşmayı bekler. “Bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister. Bunu başarana cadde isimleri kuru dalların çıtırtısı gibi seslenmeli, şehir merkezindeki dar sokaklar ona günün hangi saati olduğunu dağ başındaki bir gölcüğün kesinliğiyle yansıtmalıdır. Ben bu sanatı geç öğrendim; öğrenince de, ilk bıraktığı izleri defterlerimin arasındaki kurutma kâğıtlarında beliren labirentler olan rüyayı gerçeğe çevirdi bu sanat.” Zamandan mekâna geçiş uzun ve zahmetli bir yolculuktur. Tek bir istemsiz kayboluş anıyla yakalanması kolay değildir. Benjamin, tüm yapıtı boyunca bu anın sürekliliğini sağlamaya çalışır.


“Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini, Bergson’un düşüncesi doğrultusunda, deneyimi bugünün toplumsal koşulları çerçevesinde yapay yoldan üretmeye yönelik bir deneme saymak olasıdır. Çünkü bu deneyimin doğal yolla oluşması, giderek daha az hesaba katılabilecek bir olasılıktır,” diyordu Benjamin. Tüm çalışmasının, özelde de Pasajlar projesinin bu uğurda gerçekleştirilmiş denemeler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.




* Yukarıdaki yazı Cem İleri'nin Everest Yayınları'ndan çıkan Okurun Belleği (2016) adlı kitabından alıntılanmıştır.