Punctum’un Pundu I: "Severance" Dizisi ve Günümüz Çalışma Koşullarında Bölünmüş Benlik

Süreyyya Evren


Maaşlı çalışanların talebi ve ütopyası gibi olan şey, mutlak ayrım, işverenin krallığına, tam hâkimiyetine zemin hazırlayan bir distopik korku ortamına dönüşüyor.


07/22 | Makale

 

Boş bir oda, ortada uzun bir toplantı masası. Masanın üzerinde uyanan, sanki bir iş toplantısından yeni çıkmış gibi görünen bir kadın. Ve onunla tuhaf tuhaf konuşan bir ses. Ses masanın üzerindeki minik, retro görünümlü bir aletten geliyor. Odanın kapısı kilitli. Tuhaf sesin sorduğu tuhaf soruları yanıtlamayı başta reddeden kadın, şantaja boyun eğiyor ve ne kadar manasız göründüklerine bakmaksızın soruları yanıtlamaya başlıyor. Böylece giriyoruz Severance [Ayrım] dizisinin âlemine. Korkutucu ve garip işlerin döndüğü, işleyişi, yapısı ve amacı tam anlaşılamayan, kültleşmiş bir şirket kültürünün tam ortasında gönüllü olarak bulunan çalışanlar.


“Gönüllü” sözcüğünün vurgulanması gerekir. Tam olarak neyi gönüllü olarak kabul etmiş çalışanlardan bahsettiğimizi ise dizi biraz ilerledikçe anlayacağız.


2020’nin başlarından bugüne, pandeminin küresel heybetiyle çöktüğü heyheyli günlerinde de, geri çekilmiş göründüğü ‘düşük-profil-günleri’nde de, kriz ikliminin ortasında da, normalleşme planlarının yapıldığı sonrasında da iş/çalışma koşulları küresel kamusal tartışmanın tam göbeğinde yer aldı. Hayat devam edecek, öyleyse çalışma devam edecek, ama nasıl bir çalışma?


Evden, dijital ortamlar üzerinden yapılabilen iş oranının o denli yükselmiş olduğunu dünya aslında bilmiyordu; veya, bunu kabul etmeye hazır olduğunu bilmiyordu. İspanyol gribinin dünyayı kavurduğu zamanlardan farklı zamanlardaydık; her şey değilse de pek çok şey bedensizce (çevrimiçi) yürüyor, dünya bu şekilde (tüm bedenler hareket etmezken) de epey dönüyordu.


Özellikle bu dijital çalışmaya izin veren işkollarında, ortaya çıkan meselelerden biri ‘‘nasıl bir iş yeri ortamı?’’ sorusu oldu. Çalışanlar çalıştıkları mekânın dirliğini düzenini daha fazla dert eder oldular. İşverenler çalışma ortamlarını daha yaşanılır kılma baskısı hissetti. Çalışanlar artan dijital imkânların bulundukları kentlerden başka kentlerdeki iş fırsatlarını kovalayabilecekleri anlamına geldiğini fark etti. Aynı zamanda çalışanlar başka yerlere taşınabileceklerini, istifa edebileceklerini, daha iyi-hayat-bazlı bir geçinme stratejisi inşa edebileceklerini, nasıl yaşadıklarını, ânı nasıl geçirdiklerini daha fazla önemseyebileceklerini, sonuç kadar süreci de öne alabileceklerini keşfettiler. Bunlar kamusal tartışmanın kulağa hep iyi gelen yanları, biliyorum. Kulağa kötü gelen yanları da oldu, dijital denetimin sınır tanımazlığı, sözgelimi…


18 Şubat 2022’de gösterime giren Severance (yön. Ben Stiller ile Aoife McArdle) tümüyle günümüz iş hayatı ve koşulları üzerine, bilimkurguvari, distopik tat bırakan, psikolojik gerilim havasında bir tür ofis komedisi.

Bir başka yaygın ve tehlike sinyalleri veren tema da, ev-iş ayrımının silikleşmesinin iş hayatının özel hayatı işgaline doğru gittiği teorisi ve buna karşı alınan/alınması gereken suni önlemler meselesi oldu. Severance, işte günümüzün tartışmalarını tam buradan yakalıyor. Pandemi sürecinde ve sonrasında giderek artan biçimde özel hayatın iş hayatından keskin ayrımlara sahip olması gerektiği öne sürüldü ve bununla ilgili en yaygın bilinen hassasiyetler iş saatleri dışında erişilebilir olmamak ya da bu saatler dışında e-postaları, WhatsApp mesajlarını vd.’lerini yanıtlama mecburiyetinin olmaması, kısacası, işyerinin bütünüyle mekânsal olarak tanımlanmadığı yeni hayatta, zamansal sınırlarla işin bittiği yeri net çizmenin hayatiliği üzerinde yoğunlaştı.


Futbolcular maç sırasında seyircilerin ve kameraların önünde yaka paça kavga ettikten sonra dışarıda hoşsohbet kesildiklerinde “sahada olan sahada kalır” derler ya, biraz onun gibi. İş’te olan iş’te kalır/kalsın, dendi. İş ile özel hayat arasındaki sınırların netleşmesini savunmak çalışan haklarını korumanın temel ve uygar bir nişanesi sayıldı. ‘İş’, yayılmacı bir karınca türü gibi tarif ediliyordu bu teorilerde, sınır tanımayan, diğer türleri yok eden, sürekli alanını genişletmek isteyen, doymak bilmez bir canavar. Önüne kutsal kılıçla sınır çizgisi çekilmesi gereken çok başlı bir ejderha.


Ve tam bu tartışmaların üzerine Severance geldi. Merkezinde Lumon Industries adlı bir şirketin olduğu bu dizide, şirket gönüllü çalışanlarının beyinlerine tıbbi bir operasyonla birer çip yerleştirerek iş ve özel hayatın bellek seviyesinde ayrılmasını sağlıyor/şart koşuyor. Yani işyerinin asansöründen yukarı çıkmaya başlarken, ansızın özel hayatınla ilgili her şeyi unutuyorsun; dışarıda kim olduğunu, kimi sevdiğini, ne düşündüğünü, nelerden hoşlandığını, neleri okuduğunu – her şeyi. Gün başlıyor, bilgisayarının başına geçip sana verilen (manasını pek kestiremediğin) tuhaf görevi uyumlu bir şekilde yerine getiriyorsun; paydos saati gelip de mesaiden çıkıp işyerini terk ettiğinde, daha doğrusu tam terk ederken, asansörde, beynindeki çip aktive oluyor ve iş belleğin kapanıyor, özel hayat belleğin geri dönüyor. Özel hayatında işyerinde başından geçen hiçbir şeyi anımsamıyorsun; işte her ne olduysa işte kalıyor. Bu da tabii bölünmüş iki hayat yaşaman anlamına geliyor. Dışarıdaki hayatına asıl hayatın diyebilirdik ama ayrılan benliklerden birine “asıl” demek giderek zorlaşıyor: dışarıdasın, normal bir insan gibisin, bir şirketle gönüllü bir sözleşme imzalamışsın, buna göre sabahları şirketin kapısına gidiyorsun, içeri giriyorsun ve orada belleğin kapanıyor, bayılmışsın gibi, tekrar kendine geldiğinde aynı asansörden aşağı iniyorsun, akşam olmuş, eve dönme zamanı. Günün olayları zihninde yok. Eve iş getirmen söz konusu bile değil. Sabah işe gidiyor, adeta uyuyor, bayılıyor, bilinç yitimine uğruyor, ve sonra akşam olduğunda sanki bir saniye sonraymış gibi işten eve geri dönüyorsun.



Diziyi izlerken ilk başta ayrımın salt mekânsal olduğunu zannediyoruz, yani işyeri mekânına girince gerçekleştiğini; ama zamanla kontrol edilebildiğini ve mekândan bağışık olduğunu da öğreneceğiz. 18 Şubat 2022’de gösterime giren Severance (yön. Ben Stiller ile Aoife McArdle) tümüyle günümüz iş hayatı ve koşulları üzerine, bilimkurguvari, distopik tat bırakan, psikolojik gerilim havasında bir tür ofis komedisi. İngilizcede Severance hem ayrım hem ayırmak demek, ama iş dünyasında işten çıkarmak, ilişiğini kesmek anlamlarına da geliyor; severance pay’in Türkçe karşılığı kıdem tazminatı, sözgelimi. Bu ikilik, bütün diziye hâkim. Beyne bir şey yerleştirme teması da, tabii, pandeminin popüler alt konularından aşı ve komplo teorileri üzerinden okunabilir. Gönüllü aşı olunmasına ilişkin komplocu isyan beynine çipi gönüllü yerleştiren ‘ayrışmış çalışanlar’ın (severed)[1] durumuna da heyecanla yaklaşacaktır.


Severance’taki bütün mesele ‘ayrım’ fikrinin keskinleştirildiğinde nerelere varabileceğine dair bir alıştırma olması. Çalışanın ütopyası gibi gözüken işin bütünüyle işte kalması ideali, evin de evde kalmasıyla birleştiğinde bilginin iktidarı açısından çalışanın geriye düştüğü ve işverenin insafında çocuklaştığı bir baskı rejimine dönüşüyor dizide. Özel hayatını hiçbir şekilde anımsamayan çalışanlar, özel hayatının ve işinin gayet farkında olan yöneticiler tarafından çocuksulaştırılıyor, basit ödüllerle manipüle ediliyor, tahakküme uğruyorlar. Çalışanlar, ancak yeniden bilgi ve ortaklaşma (kolektif hareket etme, bir tür çocuklaştırılmışlar sendikası/çetesi kurma) ile çıkış arayabilecekler ve büyümeye kalkabileceklerdir. İçerideki, sadece işyerinde var olan, dışarısını anımsamayan, dış dünyada ‘aslında’ kim olduğunu bilmeyen benlik, işyerinde her tür sömürüye en fazla açık benliğe dönüşüyor.


Maaşlı çalışanların talebi ve ütopyası gibi olan şey, mutlak ayrım, işverenin krallığına, tam hâkimiyetine zemin hazırlayan bir distopik korku ortamına dönüşüyor.

Lumon Industries ile yapılan sözleşme işyerindeyken sadece işyerini bellekte tutmak üzerine kurulu olduğundan, belleği ve benliği ayrışmış çalışanlar masalarında çerçeveli olarak ofis arkadaşlarıyla birlikte şirket gözetiminde çektirdikleri fotoğraflarını bulunduruyorlar, evden getirdikleri aile fotoğraflarını değil. Ofisteyken dışarıya gönderme yapan hiçbir şey yok (sokağı görmeni istemeyen, sadece dükkânlara odaklanmanı isteyen Kapalıçarşı’yı, eski kuşak AVM’leri akla getirircesine) – Lumon Industries’de iş tamamen kendine göndermeli. Bu arada yapılan işin tam ne olduğunu da kimse bilmiyor; çalışanlar ne ile ne için uğraştıklarını tam anlamıyorlar ama basit ödevleri yerine getirmeye odaklanabiliyorlar.


İşyerindeki benliklere bir süre sonra “innie” [içgil[2]] deniyor, dışarıdaki benliklere de “outie” [dışgil]. İçgil [işyerindeki] benlik ile dışgil [özel hayattaki] benliğin haberleşmesi, birbirlerine mesaj göndermeleri, iletişim halinde olmaları (şirket yasalarınca ve gönüllü imzalanan sözleşme gereği) yasak. Maksat zaten, ayırmak.


Maaşlı çalışanların talebi ve ütopyası gibi olan şey, mutlak ayrım, işverenin krallığına, tam hâkimiyetine zemin hazırlayan bir distopik korku ortamına dönüşüyor. İzleyici, içgil benliklerin o şirket ortamından kurtulmasını ister bir şekilde hop oturup hop kalkıyor – ve tam başarıya ulaşacaklarken dışgil benlikleri tarafından baskının tam ortasına geri gönderilebiliyorlar.



Yine pandemi döneminde, dünyanın büyük bir bölümünde, tüm çalışanların kısmen prekariteye dahil olduğu bir süreç yaşadık. Prekarya normalde de iş/ev ayrımının silikliği üzerine kuruludur; o bulanıklık ve geçişlilik üzerinde ve içinde işleyen çalışma sistemlerine dayanır. Prekaryada dışgil/içgil benlik bölünmesi yoktur; çalışan, her an her yerde kendisidir. Öte yandan, Lumon Industries çalışanlarında da gördüğümüz gibi, bölünmeyi çalışanın kendisi talep etmiş, gönüllü olmuş, kendine göre bir artı/eksi hesabı yaptığında ayrımı yeğlenesi bulmuştur. O, dışgil benliğin özgürlüğünü arttırmak için içgil benliğin tutsaklığını derinleştirmek denebilecek bir dengeye oynar. Günümüzdeki mesai saatleri dışında erişilebilirliğin engellenmesi gibi sınır çizme çabaları dışgil benlik tarafından içgil benlik koşullarının –gönüllü imzalanan sözleşmeye karşın– dışgil yaşama taşırılması olarak görülür ve kınanır. Yani aslında mesai saatleri dışında erişilebilir olmak istemeyen herhangi bir günümüz dışgil benliği, Severance’da, Lumon Industries’deki zorlayıcı distopik ortamın tutsaklığına isyan ederek kendini yaralamaya, hatta intihara kalkan ve içgil benliğini tehdit etmek için ona “bana bak, ayağını denk al, sen aslında yoksun, işini yap; ve o kullandığın beden de benim, sakın dokunmaya cüret etme” tarzı bir video-mesaj gönderen Helly Riggs karakterinin [Britt Lower] dışgil benliğine benzer.


Preker bir çalışanın Lumon Industries ile iş yaptığını varsayalım. Herhangi bir içgil benlik oluşturma gereksinimi duymadan Lumon Industries yasalarına geçici olarak uyacak, kendini bilinçli olarak dönüştürecek, bu anlamda kendisi kalacak ve sonra da bilinçli olarak Lumon Industries yasalarının ortamından çıkacaktır. Bu, elbette, aslında bir tür benlik yorgunluğu doğurur ve preker hayatının zor yanlarından biridir; her an her yerde kendisi olarak kalma lüksüne ve özgürlüğüne sahiptir ancak bunun için sürekli dönüşebilen, esnek bir kendilik yönetimi gerekir. İçgil/dışgil bölünmesi ise bu anlamda benliğin omuzlarına çok daha az yük yükler, dışgil benlik hep aynı benliktir, hiç değişmek mecburiyeti yaşamaz, kurban ettiği, feda ettiği içgil benliği de hep aynı benliktir. Esnekliğin diken üstündeliğinden kurtulmuştur. Bu benlik istikrarı konforu kendi bedeliyle gelir (feda edilen kangrenli uzuv metaforundaki gibi) ama işte, Severance, mutlak çözümlerin distopikliği açısından çalışma koşullarını yeniden tartışabileceğimiz elverişli bir popüler kültür zemini sunuyor; özellikle de kangreni, uzva, sonradan kurtulmuş olacak halini tasavvur eden bedenin gönüllü olarak monte ettiği durumlar açısından.


Irina Palm, yön. Sam Garbarski, 2007.


Basit çözümü olmayan bu denklem, özellikle Severance’da ayrıma uğramışlar ofisinde, masalara konulan ‘ekipdaşlarla hatıra fotoğrafı’ üzerinden Irina Palm (yön. Sam Garbarski, 2007) filmini akla getiriyor. Irina Palm filminde, Marianne Faitful’un oynadığı dul babaanne (Maggie), ölümcül hastalığa yakalanan torununu özel bir tedavi ile kurtarabilmek için tüm çareler tükenince bir tür yarı zamanlı seks işçiliğine başlar. 60 yaşındaki bu kadın başta daha genç rakipleriyle yarışmakta güçlük çekecek gibidir, ancak küçük bir odada, bir delikten içeriye sokulan penisleri elle boşaltmaya dayanan işini o kadar iyi yapar ki bir süre sonra namı herkesten fazla yürür. Film, o güne dek sadece rahmetli kocasıyla beraber olmuş, başka hiçbir erkeğe tam dokunmamış mazbut Maggie’nin mecburen giriştiği bu meslekteki yeni işyerine, yani oturup penislerin deliklere girmesini elde krem ve peçete ile bekledikleri küçük odaya (cubicle?) yerleşmesini, orayı benimsemesini, işine kendi benliğini katmasını anlatmak için penislerin belirmesini beklerken oturduğu masaya çerçeveli aile fotoğraf albümünü yerleştirmesi sahnesine yer verir[3]. Film, masadaki çerçeveli fotoğrafı, Maggie’nin dışgil benliğini bu ‘düşük’ işte dahi dışarıda bırakmayıp içeriye dahil etmesinin, içgil benliğini ayırmamasının, genç rakiplerini geçip kısa zamanda ünlenmesini ve istediği parayı (çünkü iş prim sistemi içerir) üstüne bir de işini iyi yapma gururuyla kazanmasını sağladığını ima etmek için kullanır adeta.

 

[1] İngilizce ‘severed’ ifadesi Türkçede ‘yarılmış’, ‘ayrılmış’ veya ‘bölünmüş’ diye de karşılanabilir.

[2] Türkçeye çeşitli şekillerde çevrilebilir elbet “innie” ve “outie” sözcükleri; sonuçta ‘içerideki’ ve ‘dışarıdaki’ benlikler için kullanılan sevimlilik, tanışlık ve biraz da çocuklaştırma içeren takma adlar; iççik/dışçık, içsel/dışsal, içerlek/dışarlak, vb olasılıklar çeşitlendirilebilir karşılarken.

[3] Filmin bir de kitabı olduğunu bilmiyordum, izledikten yıllar sonra Yekta Kopan’ın Oksijen’de yayımlanan (“Ahlak Nedir Ahlaksızlık Nedir?”, 17 Eylül 2021) bir yazısıyla bunu fark edince, çoktan tükenmiş bu kitabı Nadir Kitap üzerinden edindim [Philippe Blasband, Irina Poignet, çev. Mesut Tufan, Sel Yayınları, 2012]. Karşılaştırmalı okuyunca bu detayı (çerçeveli fotoğraf) kitapta bulamadım, ancak filmin senaristi de kitabın yazarıyla aynı kişi olduğuna göre, yolda eklenmiş bu tamamlayıcı öğenin kitabın ana yapısıyla uyumlu olduğunu da söyleyebilirim.