Kentin Konuşma Rejimi Olarak Felsefe
- 10 saat önce
- 7 dakikada okunur
Özgür Toker
Vernant’ın tarzı, Yunan’ı çağdaş dünya topluluklarına benzeten okumaları zayıflatır. Felsefe tarihi içinde en aşina bulunan kolektife, yabancılığını ve dolayısıyla biricikliğini iade eder.
04/26 | Kitap

Mucize daima kendi tarihselliğinin ve hafızasının silinişiyle belirir. Belki yüzyıllara yayılmış bir hareket, tek bir anda kristalleşir ve bu somut bedeni tekil bir anlatı olarak koyar. Bu anlatı tarihi kurar ve muhafaza eder ama tarih aynı zamanda bizzat bu anlatının terk edilmesidir. Böylece anlatının ardı kazılır, bu söylem biçimine duyulan ihtiyaç rasyonel bir zemine kaydedilir. Nihayetinde de başka başka eksenlerde genişleyen bir zaman ve artık statik halde kalamayan bir mekân belirir. Bu zaman ve mekânın dinamikliğinin yeni anlatısında artık eski diskuru dönemin iktidar yapılarına bağlayan kalıntılar tespit edilir. Mutlak kudretini kurmayı ve ebedileştirmeyi uman geçmiş söylem de böylece bastırılmış köklere ışık tutma misyonu edinir. Jean-Pierre Vernant Yunan Düşüncesinin Kökenleri’nde bu gelgit hareketini Yunan mucizesi odağında inceliyor.
Düşünce tarihi kavramların tarihi olmanın ötesine uzanıp kurumların, mekânların, iktidar biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin tarihine yöneldiğinde Yunan rasyonalitesinin doğum yeri de zihin olmaktan çıkıyor. Bu ağın ve elbette doğumun asıl mekânı ise kenttir. Zira aklı soyut bir yeti olarak dolaşımda tutan daima bir kamusal düzendi ve bu düzendeki siyasal eşitlik veya asimetrilerin konuşma rejimine yansımasıydı. Vernant mitosun gerileyip rasyonel bilgi türlerinin doğduğu dönemi kavramak için Miken dünyasına yönelir. Yunan düşüncesi öncesindeki iktidar biçimini göstererek ilksel söylemi dağıtır. Miken saray düzeninde merkezde kral, yani anaks bulunur. Saray yalnızca siyasi bir merkez değildir, ekonomik dağıtımın, dinsel otoritenin, askerî örgütlenmenin ve yazılı kayıt sisteminin de merkezidir. Güç sarayda toplanır. Yazı ise kamusal tartışmadan ziyade idarenin aracıdır. Bu dünyada düşünce, henüz polis’in çoğul ve tartışmacı ortamına kavuşmamıştır. Hakikat henüz kamusal münazara içinde şekillenmez. Diskur hiyerarşik otoritenin çevresinde biçimlenir. Krallık düzeni, kozmik düzenle yani mitosların belirlediği evrenle siyasi düzen arasında süreklilik kurar. Kralın merkezdeki yeri, evrenin merkezî ve hiyerarşik tasavvuruyla paralel düşünülür. Bu yüzden Vernant, felsefenin doğuşunu yalnızca mitten logosa geçiş halinde tarif etmektense, saraydan meydana geçişin aşamalarını vurgular.
“Kendime şunu sordum: Batıdaki rasyonel düşüncenin kökeni nedir? Bu düşünce Yunan dünyasında nasıl doğmuştur? İsa’dan önce 6. Yüzyılın başında, Küçük Asya’daki Yunan sömürgesi Miletos’ta, Yunan Felsefesi ve bilimin başlangıcına damga vuran bu yeni akıl yürütme biçimini niteleyen üç temel özellik gözüme çarpmıştı.” (s.10)

Vernant için bu hattın başını teşkil eden İyonyalı doğa filozoflarıdır. Kosmosun oluşumu ve doğa fenomenlerini dindışı karakterde açıklamaya girişmişlerdir ki bu, yerleşik ritüellerin ve kutsal anlatının ötesine geçen bir düşünme şeklini yaygınlaştırır. Bir diğeri ise kozmik düzen fikrinin merkeze aldığı egemen tanrı düşüncesinden evrene içkin yasaya geçiş ve bu nomos’a göre tüm elementlerin eşitlikçi biraradalığıdır. Bu iki temel, düşüncenin geometrik bir karakter kazanmasına vesile olur. Böylece uğurlu ya da uğursuz dünya varsayımını ötelenir ve simetrik ya da tersine çevrilebilir örüntü ve ilişkilerden mürekkep bir fiziksel dünya tasavvuru oluşturur.
Miken saray sisteminin çözülmesiyle birlikte Yunan dünyasında merkezi krallığın temsil ettiği kutsal-siyasal bütünlük dağılır. Vernant’ın egemenlik krizi diye düşünebileceğimiz analizinde önemli olan şey, kralın ortadan kalkmasıyla iktidarın artık farklı aristokrat gruplar, savaşçılar, soylar ve yurttaş toplulukları arasında yeniden paylaşılmaya başlamasıdır. Bu çözülme düşünsel bir sonuç doğurur: İktidar artık tek bir kişinin bedeninde ve sarayında yoğunlaşmadığı için tartışılabilir, bölüşülebilir, sınırlandırılabilir hale gelir. Böylece insan düzeni, yani yasa, adalet, yönetim, ölçü, denge ve eşitlik gibi meseleler düşüncenin nesnesi olur. Öyleyse Miken topluluğunun merkezinin kamusal alanın arketipi olarak agoraya kaymasına odaklanıldığında “Yunan mucizesi” yanılsaması da rasyonal açıklamasına kavuşur. Bu bağlamda felsefe, doğa üzerine düşünmekle başlamış gibi görünse bile, bu doğa düşüncesinin arkasında siyasal bir yeniden örgütlenme vardır. İnsanlar önce kendi aralarındaki düzeni tartışmaya başlamış, ardından evreni de benzer bir düzen, denge ve yasa fikriyle düşünmeye yönelmiştir.
Vernant, agora’nın Yunan aklının sahnesi halinde tasarlanışının somut örneklerini inceler. Sözün dolaşıma girdiği, iddiaların karşı karşıya geldiği, kararların tartışıldığı, yurttaşların birbirini ikna etmeye çalıştığı kamusal mekândır agora. Sarayda söz buyruğa bağlıyken, agora’da söz muhataba, karşı çıkışa ve gerekçelendirmeye açılır ki bu işleyiş düşüncenin biçimini değiştirir. Bir iddia artık yalnızca gelenek, soy, kutsallık veya kralın otoritesiyle geçerli sayılmaz, savunulması gerekir. Bu dili yeniden yapılandırır ve söz böylece kanıt, itiraz, karşı-kanıt ve ikna ilişkisine girer. Vernant’ın kitabının merkezindeki dönüşüm budur: Logos, önce kamusal söz olarak doğar. Felsefi akıl, siyasal tartışmanın dilinden beslenir. Bu yüzden Vernant’da “logos” ile “polis” birbirinden ayrılamaz. Yunan düşüncesinde rasyonalite, yalnızca doğayı açıklayan teorik bir güç olmakla sınırlanmaz, kamusal alanda ortak dünyayı düzenlemeye çalışan bir söz biçimi haline getirilir.

Polis’te artık yönetim biçimi olmakla sınırlandırılamayan bu yeni zihinsel evrende yurttaşlar kendilerini ortak bir merkezin çevresinde konumlanmış unsurlar olarak düşünmeye başlar. Bu merkez, krala ait görülmez, herkesin ortak alanıdır. Yunanca meson, tercümesiyle: orta, ortak yer, kamusal merkez fikri adeta bir kaynak haline gelir. İktidar, servet, söz, şeref ve yasa artık “ortaya” konur; diğer bir deyişle tartışmaya, paylaşmaya, ölçmeye açılır. Böylece bu mekânsal dönüşüm düşünsel bir dönüşüm üretir. Evren de artık krallık modeline kayıtlı olmaktan çıkıp merkezî denge, karşıt güçlerin ölçülü ilişkisi, simetri ve düzen fikriyle kavranmaya başlar. Bu anlamda Vernant, politik uzam ile kozmolojik uzam arasında yapısal bir akrabalık kurar.
Sahiden de klasik felsefe tarihi çoğu zaman “Thales suyu arkhe saydı, Anaksimandros apeiron’u öne sürdü, Herakleitos oluşu, Parmenides varlığı, Platon ideaları, Aristoteles tözü düşündü,” gibi ifadelerle işler. Böyle bir anlatı, filozofları birbirine eklenen doktrin halkaları gibi sıralar. Vernant’ın müdahalesi bu dizilişi bozmuştur. Yunan düşüncesini bir örgütlenmenin sonucu olarak kavrayarak aslında bir okuma yöntemi geliştirmiştir. Artık bir filozofun sözleri ya da eseri, hangi toplumsal dünyanın bu türden bir sözün olanağının koşulu olduğuna dönük bir araştırmayı talep ediyor ve felsefe tarihini fikirlerin soyağacı olmaktan çıkarıp onu kurumların, mekânların, çatışmaların, yasaların, ritüellerin ve iktidar biçimlerinin tarihiyle birlikte okumaya açıyor. Bu da aklın doğumunu tek bir ana indirgemeyen süreklilik ve dönüşler halinde bir zamansallığı açığa çıkarıyor. Bu sayede aklın hangi toplumsal kullanım içinde akıl olduğu, logosun hangi kamusal pratiklerden çıktığı, kanıt, tartışma, itiraz ve gerekçelendirmenin hangi siyasal mekânda değer kazandığı türünden sorular değerli hale geliyor.

Vernant’ın kavramın kullanım sahasının tarihine yönelmesiyle birlikte logos’un soyut akıl niteliği gerileyip kamusal söz şeklinde tanımlanması öne çıkar. Bu da sözün başkalarının önünde söylenmesi, karşı çıkışa açık olması, gerekçelendirilmesi, ikna etmeye çalışması anlamına gelir. Bu bakımdan felsefi argüman ile politik tartışma arasında yapısal bir akrabalık vardır. Miken sarayında söz dikeydir: buyruk, kayıt, kutsal otorite, idari emir. Polis’te ise söz yataylaşır. Yurttaşlar arasında dolaşır, agora’da ortaya konur, tartışmaya açılır; bu değişim felsefe tarihini okuma biçimini de değiştirir. Sözgelimi Anaksimandros’un evren tasavvurunu yalnızca “ilk bilimsel kozmoloji” diye okumak Vernant açısından bir eksiktir. Onu aynı zamanda bir siyasal deneyimin evrene taşınması olarak okumak gerekir. Kentte güçler birbirini sınırlıyor, yurttaşlar ortak merkezin çevresinde konumlanıyor, hiçbir unsur mutlak egemenlik iddiasında bulunamıyorsa, kozmolojide de karşıt unsurların birbirine sınır koyduğu, düzenli ve dengeli bir evren düşünülür. Bu bağlamda arkhe kavramını da daha geniş bir düzleme yerleştirir Vernant çünkü arkhe aynı zamanda yönetme, başlatma, hükmetme, ilke olma anlamlarıyla siyasal bir kelime dizisine de yakındır. Dolayısıyla ilk Yunan filozofları “evrenin maddesi nedir?” diye sormaktan fazlasını yaparlar. Onlar, egemenliğin mitolojik figürlerden, soy zincirlerinden, tanrısal krallıklardan ayrıldığı bir dünyada, düzenin hangi ilkeye göre kurulduğunu yeniden düşünürler. Bu, felsefe tarihini teknik kavram açıklamasından ibaret olmaktan çıkarır. Artık kavramın yalnızca sözlük anlamı değil, ait olduğu toplumsal-siyasal semantik alan önem kazanır. Böylece felsefe tarihçisi, bir kavramın geçmişini hukukta, siyasette, şiirde, ritüelde, kent mekânında ve iktidar ilişkilerinde de arar.
Vernant’ın etkilediği en önemli okuma biçimlerinden biri de mit-logos karşıtlığının yeniden düşünülmesidir. Eski pozitivist felsefe tarihi mitin irrasyonel, felsefenin ise rasyonel olarak değerlendirilmesine eğilimlidir. Bu eğilime uygun olarak mit anlatıdır, logos açıklamadır ya da mit çocukluk, felsefe olgunluktur. Vernant ise bu çizgiyi daha karmaşık hale getirir. Ona göre felsefe miti basitçe yok etmez. Mitin sorduğu soruları başka bir düzlemde yeniden formüle eder. Kozmogonilerde evren tanrısal soy zincirleri, mücadeleler ve egemenlik devirleriyle açıklanırken, erken doğa filozoflarında aynı düzen problemi ilke, unsur, denge ve yasa kavramlarıyla yeniden kurulur. Vernant’ın tarihsel alana yerleştirdiği bu okunurluk ile artık mit ile logos arasında mutlak bir karanlık aydınlık karşıtlığı yoktur. Daha çok, sembolik malzemenin yeniden düzenlenmesi söz konusudur. Mitolojik düşünce felsefi kavramsallaştırmanın içinde başka biçimler alır. Felsefe böylece “mitten kurtuluş” gibi varsayımsal bir uğrak yerine mitik soruların rasyonel biçimde yeniden tertiplendiği bir okuma alanına dönüşür. Elbette bu türden bir okumanın yegane etkisi felsefeye dönük değildir. Bu tarihsel antropolojik okuma, filozofu yalnız ve içe dönük bir deha figürü olarak düşünmeyi de zorlaştırır. Erken Yunan dünyasında bilge, yasa koyucu, hakem, öğüt verici, ölçü öneren, kriz çözen, kamusal söz söyleyen kişidir. Bu nedenle Solon, Thales, Pittacus gibi erken bilge figürleri kent düzeniyle ilişkili kişiler olarak düşünülmelidir. Onların bilgeliği, sadece varlık ya da doğa üzerine spekülasyonla sınırlandırılamaz. Her birinin sözü aynı zamanda ölçü, sınır, adalet, aşırılık, servet, yurttaşlık ve yasa üzerine bir düşünmedir. Böyle bir okuma, felsefe tarihindeki filozof imgesini değiştirir. Filozof artık mağarasında yalnız başına evrenin ilkesini bulan biri gibi hayal edilemez. Filozof, konuşmanın, çatışmanın, yasalaştırmanın, ikna etmenin ve ortak dünya kurmanın içinde ortaya çıkan bir figürdür.

Vernant’ın en güçlü sezgilerinden biri ise mekânsaldır. Saray ile agora, yalnızca iki mimari yer şeklinde tahayyül edilmez, bunlar iki ayrı düşünme biçimidir. Sarayda merkez kraldır. Güç yukarıdan aşağıya iner. Bilgi, kayıt ve idareyle ilişkilidir. Söz, emir ve otoriteye bağlıdır. Agora’da ise merkez “ortaya” açılır. Söz herkesin önüne konur. Karar, tartışmayla alınır. İddia, karşı iddiayla sınanır. Bu yüzden felsefe tarihinin mekânları önemlidir: saray, tapınak, agora, mahkeme, meclis, okul, bahçe, stoa, akademia. Her mekân başka bir düşünme tarzı üretir. Bu bakımdan Platon’un Akademia’sı, Aristoteles’in Lykeion’u, Stoacıların Stoa Poikile’si yalnızca kurum adı değildir. Düşüncenin mekânsal rejimleridir. Vernant’ın yöntemi bunu erken polis bağlamında gösterir ama etkisi bütün antik felsefe tarihine yayılır.
Vernant’ın okuma biçimi, felsefi kavramları toplumsal yapıların soyutlanmış biçimleri olarak düşünmeye imkân verir. Mesela isonomia yalnızca siyasal eşitlik ilkesine indirgenerek tanımlanamaz; evrenin düzenli, dengeli, karşılıklı sınırlanmış güçlerden oluştuğu fikrine de model sağlar. Elbette Vernant felsefenin siyasetten ibarettir olduğunu idda etmez. Daha incelikli bir şey söyler: bir toplum kendi ilişkilerini hangi biçimde örgütlüyorsa, dünyayı düşünürken de çoğu zaman benzer biçimsel şemaları kullanır. Eşitlik, merkez, sınır, ölçü, karşılıklılık, adalet gibi kategoriler hem kent düzeninde hem kozmolojide iş görür. Böylece felsefe tarihi, kavramları biçimsel işlevleriyle de okumaya başlar. Bir kavram nerede düzen kuruyor? Hangi karşıtlıkları dengeliyor? Hangi iktidar modelini dışlıyor? Hangi toplumsal deneyimi evrene taşıyor? Bu türden sorularla felsefe tarihinin merkezi hakikatten hakikatin koşullarına kayar.
Böylece artık filozofun iddiasının doğru veya yanlış olarak tartışılabileceği zeminin nasıl kurulduğu tartışılmaktadır. Felsefe hakikat iddialarının üretildiği bir rejim olarak ele alınır. Kim konuşabilir? Söz kime yönelir? Hangi iddia kanıt ister? Hangi söz otorite sayılır? Hangi söz kamusal denetime açılır? Bu sorular, Vernant özelinde, Antik Yunan’ı felsefe tarihine tüm özgüllüğü ve yabancılığını muhafaza ederek yerleştirir. Bu bağlamda Vernant, Foucaultcu anlamda doğrudan bir hakikat rejimleri tarihçisi değildir ama onun yöntemi, felsefeyi hakikat iddialarının toplumsal koşulları içinde okumaya elverişli hale getirir. Bu Batı felsefesi tarihinin kendini anlatma biçiminin değişimine işaret eder. Zira Vernant bu anlatıyı hem korur hem bozar. Korur çünkü gerçekten de Yunan polis dünyasında yeni bir rasyonalite biçiminin doğduğunu düşünür. Bozar çünkü bu rasyonaliteyi tarih dışı, evrensel, kendiliğinden, mutlak bir insan aklı olarak sunmaz. Onu belirli kurumların, belirli çatışmaların, belirli siyasal biçimlerin ürünü olarak tarihselleştirir. Bu yüzden Vernant'cı felsefe tarihi, Batı aklının başlangıcını anlatırken heroik bir üslup geliştirmez. Daha mesafelidir. Aklın evrensel iddialar taşıyabildiğini fakat buna rağmen doğuşunun yerelliğini, tarihsel olarak belirlenmişliğini, siyasal ve toplumsal biçimlerle ilişkisini vurgular. Modern felsefe tarihi çoğu zaman antik Yunan düşünürlerini bilim insanı, filozof, siyaset teorisyeni, hukukçu, din eleştirmeni, materyalist, idealist, rasyonalist gibi bugünün kategorileriyle okur. Vernant’ın tarzı ise Yunan’ı çağdaş dünya topluluklarına benzeten okumaları zayıflatır. Felsefe tarihi içinde en aşina bulunan kolektife, yabancılığını ve dolayısıyla biricikliğini iade eder.
“Yunan aklı, doğayı dönüştürmeyi değil, insanlar üzerinde pratik kasıtlı ve sistematik bir şekilde hareket etmeyi mümkün kılan o akıldır. Sınırlarında olduğu kadar yeniliklerinde de şehrin çocuğudur. ”(s.127)
*Jean- Pierre Vernant, Yunan Düşüncesinin Kökenleri, çev. İpek Yağmur Kuroğlu, Ketebe Yay. 2026.


