top of page

Daha Önce Yaşanmış Gibi: Virno’da Déjà Vu

  • 2 gün önce
  • 9 dakikada okunur

Melis Tezer


Virno’ya göre çağdaş dünyada toplumsal biçimler ve davranış kalıpları sürekli yeniden üretildiği için yeni olan çoğu zaman gerçekten yeni gibi görünmez; daha ortaya çıktığı anda bile tanıdık bir tekrar hissi uyandırır.


03/26 | Kitap


"Günlerimiz kısadır,

işte bunun için şaşkın bakıyoruz

bize eski diye yutturduğun şeye(...)"

Shakespeare'den aktaran Remo Bodei, Zaman Piramitleri


Virno “déjà vu” fenomenini yalnızca psikolojik bir tuhaflık işaretlemenin ötesine geçerek geç modern toplumların tarihsel deneyimini açıklayan bir model olarak ele alır. Modern özne sık sık daha önce yaşamış olduğu bir anın geri dönüşüyle karşılaşır; buna “déjà vu” deriz. Bu yalnızca belleğin yanılsaması, kusuru ya da eksikliği gibi kabul edilemez. Déjà vu, şimdiki zamanın, henüz gerçekleşirken bile geçmiş gibi deneyimlenmesidir. Böylece zaman doğrusal akışını kaybeder ve şimdi, çoktan olmuş olanın yankısı gibi belirir. Bu duygu, çağdaş tarihsel deneyimin tipik biçimidir: olaylar gerçekleşmeden önce bile tanıdık görünür çünkü toplumsal yaşamın kalıpları sürekli kendini yeniden üretir. Bu nedenle “tarihin sonu”, olayların durması ya da durağanlaşması yerine yeninin artık gerçekten yeni olarak deneyimlenememesiyle açıklanır. Virno’ya göre déjà vu, şimdiki zamanın henüz yaşanırken bile geçmiş gibi hissedilmesidir; sanki yaşadığımız an aynı anda hem ilk kez gerçekleşmekte hem de çoktan olmuş gibi görünmektedir. Virno bu tuhaf deneyimi açıklamak için üç farklı düşünce hattını bir araya getirir: Karl Marx’ın tarihsel tekrar fikrini, Friedrich Nietzsche’nin ebedi dönüş düşüncesini ve Walter Benjamin’in geçmiş ile şimdi arasındaki ani temas fikrini.


Marx’ın analizinde tarihsel olaylar çoğu zaman geçmiş biçimlerin maskesi altında tekrar ortaya çıkar; devrimler ve siyasal krizler eski sahnelerin yankısı gibi görünür. Marx’ın ünlü formülünde tarih “önce trajedi, sonra fars” olarak geri döner. Virno için bu yalnızca retorik bir gözlem değildir, burada tarihsel zamanın belirli bir deneyim biçimi tarif edilmektedir. Yeni olan, kendisini tamamen yeni olarak sunamaz; geçmişin kalıplarını ödünç alır ve bu yüzden gerçekleştiği anda bile tanıdık görünür. Déjà vu hissi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar: şimdiki zaman, daha önce yaşanmış olanın bir tekrarına benzer. Böylece bireysel bilinçte beliren tuhaf tanıdıklık duygusu, aslında tarihsel olayların kendi yapısına ait bir özelliği açığa çıkarır.



Nietzsche’nin ebedi dönüş düşüncesi ise Virno’nun analizine başka bir boyut ekler. Nietzsche’nin hipotezinde aynı olayların sonsuz kez geri dönmesi gerektiği ileri sürülür; ancak Virno için bu fikir kozmolojik bir tez olmaktan çok zaman deneyiminin radikal bir tasviridir. Eğer bir anı yaşarken onun sonsuz kez tekrar edeceğini düşünürsek, o anın anlamı değişir: şimdi, gelecekte geri dönecek olanın şimdiden hatırlanması gibi görünür. Déjà vu da benzer bir yapı üretir; yaşanan an bir tür ikinci kez yaşanıyormuş hissi verir. Virno bu nedenle déjà vu’yu Nietzsche’nin ebedi dönüşünün gündelik bilinçteki küçük ölçekli karşılığı olarak yorumlar. Zaman doğrusal ilerleyen bir çizgi olmaktan çıkar ve kendi üzerine kıvrılan bir yapı kazanır:


"Tarihsel insanlar, geçmişi yaşama hizmet edecek şekilde kullanabilir; onu geleceğe dönük bir eylemin hizmetine sokabilirken, modern çağın pasif ve geriye bakan bireyleri, hatıralar tarafından âdeta hipnotize edilir, bu hatıraları kendi başına bir değer olarak besler ve artık yeni bir çaba için onlar arasında seçim yapamaz hale gelir. En azından Nietzsche böyle söylüyor. Ama şimdi kendimize şu soruyu sormalıyız: Bellek yaşamın görevlerinden ne zaman ve hangi koşullarda rahatsız edici bir biçimde bağımsızlaşır ve kontrolsüzce büyümeye başlar? Bu özellikle bir durumda ortaya çıkar: Bellek, şimdiyi nesnesi haline getirip onu çoktan olmuş gibi algıladığında- yani déjà vu yaşadığımızda." (Virno, sf.39.)


Benjamin’in tarih felsefesi ise bu tabloya üçüncü bir unsur ekler. Benjamin’e göre tarih kesintisiz ilerleyen bir süreklilik değildir; geçmiş belirli anlarda şimdinin içine ani bir parıltı gibi girer. “Jetztzeit” dediği bu yoğun anlarda geçmiş ile şimdi arasında bir temas oluşur ve tarihsel deneyim kesintiye uğrar. Virno, bu yapının déjà vu fenomenine çok yakın olduğunu düşünür çünkü déjà vu’da da şimdiki an kendi akışını kaybeder; geçmiş sanki aynı anda geri dönmüş gibi hissedilir. Ancak Benjamin’de bu temas yalnızca algıya dair bir tuhaflık değildir, aynı zamanda politik bir imkândır. Geçmişte bastırılmış olan şimdiki anda pekala yeniden açığa çıkabilir.



Virno’nun özgün katkısı, bu üç düşünce hattını tek bir fenomen etrafında birleştirmesidir. Marx’ın tarihsel tekrar anlayışı, Nietzsche’nin zamanın döngüsel deneyimine dair sezgisi ve Benjamin’in geçmiş ile şimdi arasındaki ani karşılaşma fikri, déjà vu deneyiminde kesişir. Böylece déjà vu bireysel bilincin yanılsaması olmaktan çıkar; modern toplumun tarihsel zamanla kurduğu ilişkinin küçük ama yoğun bir modeli hâline gelir. Virno’ya göre çağdaş dünyada toplumsal biçimler ve davranış kalıpları sürekli yeniden üretildiği için yeni olan çoğu zaman gerçekten yeni gibi görünmez; daha ortaya çıktığı anda bile tanıdık bir tekrar hissi uyandırır. Bu yüzden “tarihin sonu” olarak adlandırılan durum, olayların sona ermesi değil, şimdiki zamanın giderek daha fazla déjà vu biçiminde deneyimlenmesidir. Tarih devam eder, fakat yaşanan an sanki çoktan yaşanmış gibi görünür.


Virno, “hatıranın züppeliği” derken, belleğin kendisini şimdiki zaman üzerinde üstünlük kuran bir tavır olarak ortaya koymasına işaret eder. Böylece bu ifade aynı zamanda, hatıranın geçmişe sadık bir kayıt aracına indirgenişini iptal eder. Virno burada belleğin gündelik işleyişinde gizli bir kibir bulunduğunu ileri sürer. Kişi yaşadığı anı daha tamamlanmadan tanıdık bir şeye dönüştürür. Böylece olayın özgünlüğü ortadan kalkar. Deneyim, sanki çoktan arşivlenmiş bir sahnenin tekrarına indirgenir. Bu tavır “züppelik” olarak adlandırılır çünkü bellek, henüz oluşmakta olan ânı bile kendisine tabi kılar. İnsan, karşılaştığı durumu gerçekten ilk kez yaşadığını kabul etmek yerine onu hemen geçmişteki bir şeye benzetir. Bir bakıma hatıra, yaşanan ana karşı mesafeli ve hafif küçümseyici bir tavır alır. “Bunu zaten biliyorum” ya da “Bu daha önce olmuştu” hissi ortaya çıkar. Böylece şimdi, kendi canlılığı içinde deneyimlenmez de daha doğar doğmaz eski bir şey gibi muamele görür. Virno’ya göre déjà vu tam da bu tutumun en belirgin görünümüdür. O anda gerçekleşen şey, hafızanın önceden kurulmuş kategorileri tarafından anında tanınır ve böylece şimdiki zamanın tekilliği bastırılır. Bellek, deneyimi kaydetmekten önce onu sahiplenir; yaşanan an üzerinde bir tür entelektüel üstünlük kurar. “Hatıranın züppeliği” denen şey, tam olarak bu jesttir. Yaşananı gerçekten yeni olarak kabul etmek yerine, onu hemen geçmişin tanıdık gölgesi haline getiren bir bilinç hareketi.



"Tarihin sonunda bambaşka bir varoluş biçimi daha ortaya çıkar. (...) Bu durum züppeliktir- yani her türlü faydacı otomatiklikten kaçınan, "hayvani" ya da "doğal" olana karşı duran yapmacık bir tavır." (sf.35)


Virno’nun tarif ettiği bu karakter, alışılmış pratik reflekslere ve doğrudan fayda üretmeye yönelik davranış kalıplarına mesafe koyan bir varoluş biçimidir. Tarihsel süreç, özellikle modern kapitalist toplumlarda, insan davranışını büyük ölçüde otomatikleştiren mekanizmalar üretir. Üretim, iletişim ve gündelik yaşam belirli işlevsel kalıplara göre düzenlenir. Virno’nun “züppelik” dediği tutum, tam da bu otomatikliklerin askıya alınmasıyla ortaya çıkar. Züppe, davranışını doğrudan bir ihtiyaç ya da yarar mantığıyla belirlemez; tersine, bu mantığın dışına çıkarak bilinçli bir yapaylık sergiler. Virno için bu yapaylık tarihsel bir semptomdur. Modern toplumda insanlar artık yalnızca “doğal” reflekslerle hareket etmemektedir. Dilsel ve bilişsel yetiler o kadar geniş bir alanı kaplar ki, davranış giderek daha fazla biçimsel ve refleksif hale gelir. Züppe, işte bu durumu uç noktaya taşıyan figürdür. O, hayvani içgüdülerle ya da doğal alışkanlıklarla hareket etmek yerine, davranışını sürekli olarak biçimlendiren, düzenleyen ve yeniden kuran biridir. Bu yüzden onun tavrı biraz teatral görünür. Eylem ile ihtiyaç arasındaki doğrudan bağ zayıflar ve yerine bilinçli bir mesafe girer.


Virno bu züppe figürünü “tarihin sonu” bağlamında düşünür. Tarihsel deneyim, artık tamamen yeni olanı üretmekten çok tekrarların ve tanıdık biçimlerin dolaşımıyla karakterize olduğunda, bireylerin davranışı da değişir. İnsan, otomatik olarak işleyen pratik düzeneklerin içinde yaşadığını fark eder ve onlara karşı belirli bir ironik mesafe geliştirir. Züppe tam da bu mesafenin kişileşmiş halidir. Doğal görünen davranış kalıplarını bilinçli olarak askıya alır ve onları yapay bir jestle yeniden sahneye koyar. Böylece züppelik, sıradan hayatın işlevsel düzenine karşı küçük bir sapma, hatta bir tür stilize edilmiş direnç gibi görünür. Züppe davranış kodlarının değişimindeki sapma ve sahtelikleri bastırıp saklamak yerine onları görünür kılar: doğallığın yerine bilinçli bir yapmacıklık koyar. Bu yüzden Virno’nun züppesi, yalnızca estetik bir poz değil, modern öznenin tarihsel durumunun ironik bir ifadesidir. İnsan artık yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan bir canlı değildir; kendi davranış biçimini sahneye koyabilen, onu biçimlendirebilen ve gerektiğinde onunla oynayabilen bir varlıktır. Züppelik bu sahnelemenin en uç, en belirgin biçimlerinden biridir.


Böylece Virno’nun analizinde bu tip bireysel psikolojiye ait bir unsur olmaktan çıkar. Modern toplumsal yaşamın tekrar eden yapıları da bu tavrı güçlendirir. Aynı kurumlar, aynı davranış kalıpları ve aynı kültürel biçimler sürekli yeniden üretildiğinde, birey yeni bir olayla karşılaştığında bile onu tanıdık bir şey olarak algılamaya meyleder. Böylece hafızanın “züppeliği”, hem zihinsel bir refleks hem de çağdaş tarih deneyiminin karakteristik bir belirtisi hâline gelir.


Diğer bir örnekte ise Virno, “Kant’ın sobası” örneğini zamansal ilişkilerin nasıl kurulduğunu göstermek için kullanır. Mesele, sobanın yanması ile odanın ısınması arasında hem açık bir neden-sonuç bağı bulunması, hem de bu iki durumun deneyimde belli bir ölçüde eşzamanlıymış gibi belirmesidir. Virno’nun ilgilendiği nokta tam da budur: kronolojik ardışıklık ile zamansal düzen her zaman aynı şey değildir. Bir olay başka bir olaydan önce gelir ama bu “öncelik” yalnızca takvimsel ya da saat temelli bir “önce” değildir. Bazı durumlarda neden, sonuçtan önce gelmesine rağmen, deneyim düzeyinde ondan ayrılmış, uzakta duran bir tür ilk an gibi kalmaz. Sonuçla birlikte, onun içinde, onunla beraber iş görür. Bu örnekte de bir soba yanarken oda da ısınmaktadır. Burada yakma ile ısınma arasında ardışık bir bağ söz konusudur. İkisi birlikte aynı anın içinde gerçekleşmektedir. Virno bu örnek üzerinden, “önce” ile “sonra”nın yalnızca çizgisel bir zincir halinde düşünülmesinin yetersiz olduğunu göstermeye çalışır. Bir şey hem başka bir şeyin önkoşulu olabilir, hem de onunla aynı anda mevcut olabilir. Bu yüzden potansiyel ile edim, “henüz değil” ile “şimdi”, yalnızca birbirini izleyen iki ayrı evre değildir. Bunlar kimi durumlarda aynı sahnede birlikte bulunurlar. Kitaptaki tartışmanın düğüm noktası da budur. Virno, kronolojik ilerleyiş ile zamansal düzeni birbirinden ayırarak, potansiyelin edim karşısında yalnızca geçmişte kalmış bir “önce” olmadığını, edimin içinde sürmekte olan bir boyut taşıdığını savunur.


“Kant’ın sobası” örneği kronolojik ilerleme ile zamansal düzeni, sabit bir “ya o ya bu” ilişkisinden özerkleştirir. İkisinin birlikte düşünülmesi gerektiğini öne sürer. Potansiyel/edim çiftini hem diakroni (artzamanlılık) hem de eşlik (concomitance) sahası olarak kurar. Virno buradan hareketle ‘not-now’ ile ‘now’un kronolojik ilerleyiş açısından eşzamanlı, zamansal düzen açısından ise önce/sonra ilişkisi içinde olduğunu savunur. Bu saptama déjà vu kavrayışı daha da belirginleşir. Déjà vu, yaşanan ânın basitçe geçmişe benzetilmesi değildir artık. Daha ziyade bir olayın içinde onun koşulunun, ihtimalinin, henüz-tam-belirlenmemiş yanının da birlikte hissedilmesidir. Şimdi olan şey, yalnızca “şimdi” olarak verilmez. Sanki onu mümkün kılan “henüz değil” de onunla birlikte ortadadır. Sobanın yanışı ile odanın ısınması örneği, bu tuhaf çift katmanlı zamanın ifadesine dönüşür. Neden sonuçtan önce gelir, ama ondan çekilip gitmez; sonuç ortaya çıktığında neden de hâlâ oradadır, onunla birlikte işlemektedir. Virno’nun déjà vu’ya yüklediği anlam da buna yakındır: şimdiki ân, kendi öncesini geride bırakmış kapalı bir nokta değil, öncesini içinde taşıyan, bu yüzden de kendiyle tam çakışmayan bir ândır. Böylece déjà vu şimdinin kendi içindeki bölünmeyi, yani aynı anda hem gerçekleşmekte olan hem de kendi önkoşulunu beraberinde taşıyan yapıyı görünür kılar. Virno’nun tarih ve zaman üzerine kurduğu daha genel argüman da buradan beslenir. Tarihsel an, boş bir şimdi değildir; tamamlanmamış, doymamış, kendi dışında kalan imkân katmanını içinde taşıyan bir şimdi’dir. Sobanın ısısı nasıl odaya yayıldığında bile ateşin etkinliğini silmiyorsa, tarihsel şimdi de kendi “henüz değil”ini tümüyle geride bırakmaz. Bu nedenle déjà vu, kapanmış bir geçmişin geri gelişi değil, şimdinin içindeki bu eşzamanlı başkalığın kısa süreli ama yoğun biçimde hissedilmesidir.



Déjà Vu ile ilişkisinde “tarihsel materyalizm” vurgusu ise klasik Marksist tarih anlayışının teleolojik beklentilerini içeren bir tartışma açığa çıkarır. Virno burada özellikle tarihsel süreçte potansiyelin rolünü merkeze alır ve modern kapitalizmin bu potansiyeli nasıl tarihsel bir nesneye dönüştürdüğünü inceler. Virno’nun çıkış noktası Marx’ın emek gücü kavramıdır. Marx’a göre kapitalist üretim, işçinin gerçekleştirdiği emeği değil, emeğin potansiyelini, yani “çalışabilme kapasitesini” satın alır. Bu ayrım Virno için çok önemlidir çünkü emek gücü, gerçekleşmiş bir eylem değil, henüz belirli bir biçim kazanmamış bir olanak alanıdır. Kapitalizm tam da bu nedenle tarihsel bir biçimdir; insanın potansiyellerini nesneleştirir ve onları ekonomik sürecin içinde dolaşıma sokar. Böylece tarih, yalnızca gerçekleşmiş olayların ardışıklığı olmaktan çıkar; henüz gerçekleşmemiş olanakların sürekli mobilize edildiği bir alan hâline gelir.


Bu noktada Virno tarihsel materyalizmi alışılmış ilerleme fikrinden ayırır. Klasik devrimci anlatılarda tarih, belirli bir sona doğru ilerleyen bir süreç olarak düşünülür; bir gün bütün çelişkilerin çözüleceği, toplumun tam anlamıyla dönüşeceği nihai bir moment beklentisi vardır. Virno’ya göre bu model, dinsel mesihçilikten miras kalan bir zaman tasarımını gizlice sürdürür. Tarih, sanki gelecekteki kurtuluş anına doğru ilerleyen bir çizgiymiş gibi ele alınır. Oysa kapitalist modernlikte karşılaştığımız zamansallık böyle işlemez; burada potansiyel hiçbir zaman tamamen tükenmez, hiçbir eylem onu sonuna kadar gerçekleştirmez. Bu yüzden tarihsel zamanın ufkunda tam bir kapanış ya da nihai bir telos bulunmaz. Virno’nun “mesihsiz vahiy” ifadesi tam da bu bağlamda ortaya çıkar. Dinsel düşüncede vahiy, Tanrı’nın müdahalesiyle gerçekleşen ve kurtuluşu müjdeleyen bir olaydır yani vahyin anlamı, sonunda gelecek olan Mesih’le tamamlanır. Virno ise modern dünyada buna benzer bir yapının farklı bir biçimde ortaya çıktığını savunur. Tarihsel süreç içinde insan potansiyellerinin açığa çıkması bir tür “vahiy” gibi görünür, fakat bu açığa çıkışın arkasında kurtarıcı bir figür ya da nihai bir tamamlanma yoktur. Başka bir deyişle, tarih bize sürekli olarak insan kapasitesinin genişliğini gösterir; fakat bu açıklık hiçbir zaman son bir sentezle kapanmaz.



Bu nedenle Virno’ya göre çağdaş tarihsel materyalizm, mesihsiz bir vahyi kabul etmek zorundadır. Zira tarih, insanın genel yetilerinin, dil, düşünme, emek, iletişim gibi kapasitelerinin sürekli açığa çıktığı bir alan hâline gelmiştir. Bu yetiler, her gerçekleşme anından sonra bile tükenmez, potansiyel olarak varlıklarını sürdürürler. Dolayısıyla tarihsel süreç, bir kurtuluş anına doğru ilerleyen kapalı bir hikâye değil, sürekli yeniden açılan bir imkân alanıdır. Kapitalizm bu potansiyelleri metalaştırarak kullanır; fakat onları tamamen tüketemez. Virno’nun politika teklifi, tarihsel materyalizmin tam da bu durumla yüzleşmesi gerektiğidir. Tarihsel süreçte ortaya çıkan açıklık ve imkân bolluğu, bir mesihin gelişiyle çözülecek bir problem değil, bizzat tarihsel zamanın yapısının kendisidir. Bu yüzden Virno’nun önerdiği perspektifte tarih, kurtuluşun kesinlikle gerçekleşeceği bir final sahnesine doğru ilerlemez. Tarih, daha çok, potansiyellerin durmaksızın görünür olduğu fakat hiçbir zaman son bir biçimde tamamlanmadığı bir alan olarak anlaşılmalıdır. Mesihsiz vahiy ifadesi, tam da bu durumu anlatır: insan yetilerinin sürekli açığa çıktığı bir tarihsel sahne vardır, fakat bu sahneye anlam kazandıracak nihai kurtarıcı ya da son telos yoktur.


Kaynak: Paolo Virno, Déjà vu ve Tarihin Sonu: Şimdiki Zamanın Hatırası, çev. Çağrı Akyurt, Ketebe Yay. 2026

Üst
bottom of page