Wittgenstein Hakkında bir Söyleşi
- 14 saat önce
- 4 dakikada okunur
John Searle- Bryan Magee
Wittgenstein, eğer dil gerçekliği temsil edecekse, eğer tümceler şeylerin mevcut halini temsil edecekse, o zaman tümce ile şeylerin hali arasında ortak bir şey olması gerektiğini hissetti ve bunu betimlemenin yolunu, resimlerin şeylerin mevcut halini temsil etme yolu ile analoji kurmakta gördü.
05/26 | Kitap

Bryan Magee: Tractatus hakkında gerçekten bilmemiz gereken nedir?
John Searle: Bence Tractatus’u anlamanın anahtarı “anlamın resim teorisi”dir. Wittgenstein, eğer dil gerçekliği temsil edecekse, eğer tümceler şeylerin mevcut halini (state of affairs) temsil edecekse, o zaman tümce ile şeylerin hali arasında ortak bir şey olması gerektiğini hissetti ve bunu betimlemenin yolunu, resimlerin şeylerin mevcut halini temsil etme yolu ile analoji kurmakta gördü. Yapısal bazı benzerlikler olması gerektiğini düşündü, tıpkı tümcenin şeyleri (isimleri) temsil eden bir dizi sözcükten oluşması gibi, sözcüklerin tümcede düzenlenişi de nesnelerin olguda düzenlenişini resmediyor ya da yansıtıyordu. Şimdi, bu ona metafizik türde dikkate değer bir nevi kaldıraç sağladı Böylece gerçekliğin yapısını dilin yapısından hareketle okuyabileceğini düşündü çünkü gerçekliğin yapısının dilin yapısını belirlemek zorunda olduğunu düşünüyordu. Dil bir şekilde gerçekliği yansıtmaksızın, tümcelerin bir anlam ifade etmesi imkânsız olurdu.
Bryan Magee: Öyleyse burada asıl nokta bizim gerçeklik hakkında konuşabiliyor olmamızdır, sadece şeyleri temsil eden sözcükler kullandığımız için değil, ama bu sözcüklerin tümce içinde birbirleriyle ilişkisi, şeylerin dünyada birbirleriyle ilişkisine tekabül ettiği için. Öyleyse, bu onun mantıksal yapı dediği şeydir. Dünya ile tümceler bu yapıya ortaklaşa sahiptir.

John Searle: Doğru, Ama şunun altını çizmek gerek: sizin ve benim tartıştığımız türde sıradan dilden bahsetmiyoruz, ki o, bunun mantıksal yapının üstünü örttüğünü düşünüyordu. Şöyle düşündü: sıradan tümceleri alıp bunların nasıl olup da anlam ifade ettiğinin bir analizini yapsaydık, onun temel tümceler diye adlandırdığı zemin tümcelere kadar yol alırdık ve orada tümcenin yapısı ile olgunun yapısı arasındaki bu katı resimsel ilişki olurdu. Şimdi, Frege’den şu fikri miras alır: anlamın temel birimi sözcük değildir ama sözcük ancak cümle bağlamında işlev görür, isim ancak cümle bağlamında anlam ifade eder. Ve sizin de söylediğiniz gibi, tümcenin dünyadaki olguların yapısını resmetmesini sağlayan, sözcüklerin, bizzat kendisi bir olgu olan tümcede birbirine bağlanmasıdır.
Bryan Magee: Şimdi insanlar, tümce hakiki bir olguyu resmettiğinde, durumun nasıl da anlatıldığı gibi olduğunu kolayca görecektir. Sözgelimi “paspasın üstünde bir kedi var” dersem ve paspasın üstünde bir kedi varsa, sanırım bu ilişki kolayca anlaşılabilir. Ama varsayalım ki “paspasın üstünde bir kedi yok” dedim. Bu tür bir cümlenin bir şeyi resmettiği nasıl söylenebilir?
John Searle: Wittgenstein, “değil”, “ve”, “ya da”, “eğer” gibi -mantıksal sabitler denilen- sözcüklerin fiilen resmetmediğini düşünür. Bunlar resimsel ilişkinin bir parçası değillerdi. Onun da söylediği gibi, benim temel fikrim şudur: bu mantıksal sabitlerin kendileri temsil etmezler, bunlar resimleri bir araya getirmenin [dizmenin/düzenlemenin] yollarıdır. Ve bu konuda düşünürseniz, o kadar da gerçekdışı değildir. Örneğin, evimden Berkeley üniversite’sine giderken küçük bir parktan geçiyorum ve yol üzerinde [kırmızı] çizgi bulunan bir köpek resmi var. Şimdi, üzerlerine bant boyanmış köpeklerin toplanacağını farz etmiyorum herhalde. Çizgi olumsuzlama işareti ve bu da Wittgeinstencı tarzda bir resim. Yani, “değil” olumsuzlama sembolü resmin üzerinde işlem yapmanın bir yolu ama kendisi resmin bir parçası değil.
Bryan Magee: Öyleyse düşüncesi şu: dünya hakkında söylediklerimiz yalın/temel tümce yapılarına inerek analiz edilebilir. Bu yalın/temel tümceler dünyayı resmeder ve birbirine bağlıdır ya da özel işlemcilerle -mantıksal sabitlerle- bu işleve sahip mantıksal sabitlerle birbirlerini olumsuzlar. Şimdi bu tartışmayı başlatırken, Wittgenstein’ın kariyeri boyunca anlamlı konuşmayı anlamı olmayan konuşmadan ayırmakla [bir sınır çizmekle] ilgilendiğini söyledim. Bu ilk felsefesinde bu ayrımı nasıl yapıyor, nasıl sınır çiziyor?

John Searle: Şöyle, Tractatus’taki ilk dönem felsefesinde Wittgenstein, aslına bakıldığında anlam ifade eden [make sense: mantıklı] tek dilin, olguları ifade eden dil olduğunu düşünüyordu. Ama pozitivistlerin aksine, o durumdan hoşlanmıyordu; bunu harika bulmuyordu. O, gerçekten önemli olan şeylerin dile getirilemez (unsayable), ifade edilemez (unstatable) olduğunu; ahlak, din ve estetiğin ifade edilemez olanın alanına girdiğini düşünüyordu. Bir keresinde Tractatus hakkında, Tractatus’un asıl önemli bölümünün orada olmayan bölümü olduğunu söyler [“Kitabımın anlamı etiktir… Eserim iki bölümden oluşmaktadır: burada [Tractatus içinde] bulunan bölüm ve dahası, “yazmadığım” her şey. Ve en önemli olanı tam da bu ikinci bölümdür. Kitabım gerçekte, âdeta içeriden, etik alana sınır çekiyor..”]* Anlamlı dili, olguları ifade eden dil ile dilin olguları ifade etmek için kullanılmayan diğer kısımlarını, kesin konuşmak gerekirse anlamsız olarak gördüğü kısmını kesin bir biçimde ayırdı.
Bryan Magee: Etik, din, sanat ve benzeri konular hayatımızda temel bir öneme sahip olsa da, bunları dil yoluyla asla tam anlamıyla ifade edemeyiz, onlara dilde hakkını veremeyiz.
*“Eğer Wittgenstein Tractatus’un, dünyada içerilen belirli nesneler arasındaki ilişkilere uymadıkları için anlamdan yoksun olan, mantık ve de etik konusunda dile getirdiği önermeleri anlayabileceğimizden (6.54) şüphe etmiyorsa, bunun sebebi, daha o zaman, Felsefi Soruşturmalar’da serimleyeceği şeyi, yani dilin biricik işlevinin nesneleri göstermek ya da düşünceleri tercüme etmek olmadığını ve bir cümleyi anlama ediminin genelde bir müzikal temayı anlamak olarak adlandırılan şeye sanıldığından çok daha yakın olduğunu sezinlemesidir. Tractatus’taki etik önermeler, bizzat Wittgenstein’ın söylediği gibi, bir dile sığmayanı; yani dünyamızın ve dilimizin sınırlarını gösterir; bu sınırlar örneğin Ben (5.632, 5.633 ve 5.641), dünyanın bütünlüğü, dünya olgusu, ölümdür (6.431-6.432). Tüm bunlar, dünyada varolan belirli nesnelerle karşıtlık içinde, Kant’ın ve Schopenhauer’ın anladığı anlamda, deneyüstü (transcendantal) ya da aşkın (transcendant) Wittgenstein bazen iki terimi karıştırır) mahiyettedir. Bu sezgi, daha önce söylediğimiz gibi, sıkı sıkıya duyguya bağlıdır.” (Pierre Hadot, Wittgenstein ve Dilin Sınırları, çev. Murat Erşen (Ankara: Doğu Batı, 2009), s. 19, 20.
Çeviren: Murat Erşen


