top of page

Yorum Üzerine: “Ayırma Gerekliliği"

  • 14 saat önce
  • 5 dakikada okunur

Maurice Blanchot


Bir kitap neden yorumlanır? Onu daha okunur kılmak için. Eleştirmen, okurun gayet mütevazı, kitabınsa oldukça yüce bir şey olduğu ve bu iki zıt ucu birbirine yaklaştırmak için, bir arabulucuya ihtiyaç bulunduğu fikrine samimiyetle biat eder.


07/26 | Teori


Önemli bir esere ilişkin her yorum, bu esere nazaran illaki yetersiz kalır, ancak yorumlama kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan şu duygudur ki, okuru, er ya da geç, en çok hayranlık duyduğu şey karşısında, kendini hayran olduğu şeyin yerine koymaya ve, eser ondan tamamlandığı ve ona hayran olmasının sebeplerine -ki bu sebepler de hem zamanın hem de onun eseridir- bağlı olduğu için gizliden gizliye ondan biraz daha bilgili, yazardan biraz daha gerçek olduğuna inanmaya sevk eder.


Hayli şüpheli bir kişilik olan yorumcu, hayat ağacına benzeyen bir ağacın huzurunda, onun en güzel meyvesini koparmakta acele eder ki, bu eşsiz şeyin özü ve tadı eridiğinde ağzında onun yerinde, sanki ondan doğan ve dilediği zaman ağacın kendisini yeniden yaratma gücünü ona bahşedecek daha üstün bir meyve biçimiymişçesine çok daha fazla haz alabileceği  bir bilgi bulabilsin.


O halde, ilk günah hâlinde bulunan yorumcu kendisinde bir kusur taşır, peki ama hangi kusuru? O kadar da açık değildir bu. Acaba “yaşam”ın sırlarına vakıf olmayı istemek; yaratımdan, onu baştan başlatma kudretini talep etmek midir kusuru? Günümüzde bu ayartı çok zayıflamıştır: bu ayartı  unutuluyor, fakat yegane kibir dönemleri klasik dönemlerdir, öyle ki bu dönemlerde şiir (poetik) sanatıyla iştigal eden yazarlar, kompozisyon, kurallar ve problemler konusunda son derece net bir kavrayışa sahip olsalar da, neredeyse kendilerini yapıtların sırrına ermiş zannederler, bu kibrin bedeli de, yaratma ediminin sistemli bir şekilde değersizleşmesidir. Ama bugün bu iddiadan çok uzaktayız ve yorumcu, büyük kitapların nasıl kolayca yaratıldığını açıklamaktan ziyade, halihazırda yaratılmış eserler etrafında, onların yaratılmasının imkânsız olduğunu gösteren bilimum sorunu tahrik etmekle/gündeme getirmekle görevli hisseder kendini. Ne de olsa, bir yorumcu alçakgönüllü olabilir. Açığa vurduklarının arkasında kaybolmak isteyebilir.



Okumasında namevcut bir okur olmayı, bilhassa göze pek çarpmayan, olabilecek en mütevazı ve en sınırlı mevcudiyeti tercih edebilir, o derece ki, böylece gördüklerini yargılayan, değerlendiren, tanımlayan ve ortadan kaldıran yabancı bir göz değil, bir bakışla zenginleştirilmiş şeyin ta kendisi haline gelsin.


Ne yazık ki bu noktada hatalıdır. Elbette okumayı eser için elzem saymalı. Fakat işte okuyarak, yazan ve sözcüklerden mürekkep bir gerçekliğe anlam, yaşam ve özgürlük kazandırdığı içsel hareketi askıya alarak, bu gerçekliğin yerine, eserin ölüme fazlasıyla benzeyen bir istirahatte, daha ayan beyan, daha berrak, daha basit bir şekilde belirmek üzere durduğu bir perspektifte eserin sürekli hareket halindeki gücünü sabitlemeye yönelik yeni yazılı ilişkiler, sabit bir ifade sistemi koyan bir okur ortaya çıkar. Haliyle, bu ölümün eserlerin yaşamı olduğu, okumanın gerçek olabilmek için dünyanın seyrine karışması gerektiği ve yazılı ya da sözlü yorumun, onsuz okumanın bir gölgeyle bir şeffaflığın beyhude karşılaşmasından ibaret kalacağı bir hayatta kalma biçimi olduğu söylenebilir. Bu doğrudur. İşte bu yüzden, er ya da geç, eserlere hem onların şanı hem de  bu şanın inkârı olarak yorumların gelmesi kaçınılmazdır.


Bir kitap neden yorumlanır? Onu daha okunur kılmak için. Eleştirmen, okurun gayet mütevazı, kitabınsa oldukça yüce bir şey olduğu ve bu iki zıt ucu birbirine yaklaştırmak için, bir arabulucuya ihtiyaç bulunduğu fikrine samimiyetle biat eder. Yorumcu, bir “karma” (mixte)  rolü oynar. Onda, okurun tutkusu ve yazarların fethedici vuzuhu birleşir, okuyanın egemen edilginliği  ile yazanın boyun eğen özgürlüğüne sahiptir, kendisini (iyi bir okumaya yaraşır şekilde) metne teslim ederek onun efendisi olur ve doğurduğu bir başkanın egemenliği altına girerek, ondan özgürleşir. Muğlak, tamamlanmamış ve fazla tam yaratık; uzlaştırıcı makamında, çoğu zaman kendini (organlarının çokluğundan kısırlığa mahkûm olmuş gibi) yalnızlığa mahkûm hisseden bedbaht hermafrodit.



Okurun temsilcisi/delegesi olarak eleştirmen, bu iki gücün en alçak noktada karşılaşmasını öngörme ve buna hazırlık yapma ayartısına kapılır; temsil ettiği kişinin tembelliğine göz yumar; onun, beklenmedik olandan duyduğu korkuyu, rahatlığa olan düşkünlüğünü ve eğlenme hakkını över. Yer çekiminin boyun eğmek rolünün bir parçasıdır, ve bundan kaçıp kurtulmak istese dahi, ona teslim olur. Nitekim kendi içinde duyduğu tereddütlerden biri şudur: okumanın gerçek olması ve olması gereken şey, yani mutlak bir edilgenlik olarak kalması için eser ile okuma arasındaki mesafenin olabildiğince açık kalması gerekmez mi? İletişim ancak sonsuz bir uzaklıktan gerçekleştiği durumda; iki varlık için, yakınlaştıran bir uzaklaşmanın [uzaklaşmanın yakınlaştırdığı] perspektifi haline geldiği,  ölçüye gelmez olanın ortak ölçü kabul edildiği bir yere dönüştüğü zaman hakiki olmaz mı? Bu yüzden bazı analistler, safça, durumu daha da karmaşıklaştırılar. Peki bunun sonucu ne oluyor? Yorumun opaklaştırdığı saydam eser, iyi niyetli eleştirmenin, eser daha iyi anlaşılsın ve daha çok takdir edilsin diye onu yüzeysel duygulardan uzak tutmak istediği ulu gökyüzünde teyit edilmek şöyle dursun, bu kadar derin ve tepeden bakan bu yorumla, yine de yeryüzüne, teorik akıl yürütmelerin bu ortak alanına düşmüştür ve iletişim kuşkusuz daha zahmetli hale gelir, ama bunun sebebi, eserin sökme/koparma/çekip alma gücünün yerine kusursuzlaştırılmış bir engeller ve perdeler sistemi ikame edilmiş olmasıdır; bu sistem okurla aynı seviyede olduğu ve okurun düşmek ve kendinden kopmak için güç, ivme bulamamasından ya da baş dönmesi yaşamamasından ötürü onu daha da rahatsız eder.


O halde bunu kabullenmek gerekir; eleştirmen, adının aşağı yukarı ifade ettiği üzere -—eleştirmek, ayırmak, koparmaktır— bir yıkıcıdır.  Eseri kaçınılmaz olarak ayırır. Onu olduğundan daha küçük görerek değil, kendi kendisi için daha görünür kılmak suretiyle, onu biraz geriye, arka plana iterek tahrip eder ki böylece onda, dönemle, zevklerle ve fikirlerle ilişki içinde anlık olarak sabitlemiş anlamını oluşturan hafif bir boşluk yaratıp eserin kendini fark etmesini sağlasın. Eser karşısında her zaman yetersiz/kusurlu olsa da, en azından onu en nitelikli yönünden görmeye çalışmalı, en büyük, en hakiki, en zengin olduğu noktayı aramalıdır. Bu görev, onun varoluşunun tek gerekçesidir. Bir kitabın mutlak değeri nedir? Bunu bilmiyoruz, gelecek nesillerde, sahte başyapıtların maskesini düşürebilecek ve güzel olanı ebedileştirebilecek ideal bir kudret, yanılmaz bir Rhadamanthus görmekten epey uzağız. Gelecek nesiller, ilk okurla ve ilk eleştirmenle başlar. Bu okur ve bu eleştirmen, okudukları eseri en üst seviyesinde tuttukları/değerlendirdikleri ölçüde, bu en üst düzey anlık olarak doğrudur; bu düzey, tarihin akışının doğal olarak değişime uğratacağı  ama onu geri iterek bile olsa dikkate alacağı bir denge noktası teşkil eder, Bir eleştirmen ya da bir okur, bir eseri abartarak değerlendirdiklerinde hiçbir zaman tam olarak yanılgıya düşmezler, tabii  bunu boş övgülerle değil, eserdeki önemli bir hakikat emeğini teslim etmek için çaba -hatta aşırı bir çaba- göstermeleri  kaydıyla. Kuşkusuz, eleştirmenin pek çok kitabı sevmeme hakkı vardır. Ama onları karalamak? Neden? Kötü eserler, haklarında sarfedilen tüm o kötü sözlere ya da bunları söylemek için girilen zahmete değmezler. Onlardan söz etmek bile fazladır.



Eleştirmenin de en çok sevdiği kitaplardan bahsetmek istemeyeceği doğrudur. Çünkü onları kendinden uzaklaştırma, onları gerçekleştirirken yok ettiği, yüceltirken küçülttüğü, derinleştirirken basitleştirdiği bu tuhaf işe onları dahil etme arzusu her zaman içinde yoktur; onlara o kadar çok anlam verir ki, bu bilinmeyen zenginlik karşısında şaşırmış ve utanmış/rahatsız olan yazar, onu ezip hiçe indirgeyen bu cömertliğe sızlanarak itiraz eder. Eleştirmen, bu nedenle, doğası gereği sessizliğin tarafındadır, zira keşfettiklerini neden kaybettiğini ve en kıymet verdiklerini okumanın,   yerine kendi cümlelerinin hüzünlü hareketini yeniden bulması gerekir gerekmez, onun için ne kadar zor hale geleceğini başkalarından daha iyi bilir.


Çeviren: Saliha Türker


*Maurice Blanchot, “Exigence de séparation”, Lautréamont et Sade içinde, Paris: Les Edition de Minuit, 1963, s. 55-58.


**Yunan mitolojisinde yaşamı boyunca adil yönetimiyle tanınmış, öldükten sonra ise yeraltı dünyasında ölülerin ruhlarını yargılayan üç yargıçtan biri (Minos ve Aiakos ile birlikte) olmuştur.

Üst
bottom of page