Eleştiri Ne Âlemde

Maurice Blanchot


… eleştiri –edebiyat– zamanımızın en zor, en önemli görevlerinden biriyle, zorunlu olarak kararsız bir hareketin içinde meydana gelen bir görevle ilişkilidir: düşünceyi sürdürmek ve onu değer mefhumundan kurtarıp özgürleştirmek…


07/22 | Çeviri

 


Bu sorunun taşıdığı pek çok anlamı dışarıda bırakacağım. Onlardan biri, bizzat eleştirinin pek de bir anlamı olmadığıyla ilgili. Edebiyat eleştirisini ciddi bir sorgulamaya tabi tuttuğumuzda, sorgulamamızın ciddi bir dayanağı olmadığı izlenimine kapılırız. Onun tüm gerçekliği akademi ve gazetecilik tarafından inşa edilmiş durumdadır. Eleştiri bu iki kurumsallık biçimi arasındaki bir uzlaşıdır. İvedi, kararsız, gelip geçici gündelik bilgi ile değişmez, kesin, ilmi bilgi karşılaşıp iyi kötü birbirleriyle kaynaşırlar. Edebiyat, eleştirinin odağı olmaya devam eder, fakat eleştiride edebiyat açığa çıkmaz. Eleştiri, edebiyatın değil akademi ve gazeteciliğin dışavurum tarzlarından biridir ve önemi, biri sabit, öteki dinamik olan, ikisi de sıkı yönetilen ve örgütlenen bu dikkate değer güçlerin sahip olduğu itibardan gelir. O halde şüphesiz eleştirinin önemsiz olduğunu söyleyemeyiz, çünkü edebiyatı onunla eşit derecede önemli gerçekliklerle ilişkiye sokar. Demek ki eleştiri aracılık rolünü üstlenir; eleştirmense namuslu bir simsardır. Başka örneklere baktığımızda, gazeteciliğin kıymeti diğer siyasal ve ideolojik örgütlenme biçimlerine kıyasla daha azdır. O halde eleştiri temsil etmesi gerekenden daha yüksek değerlere yakın bürolarda hazırlanır, aracı rolü asgariye indirgenir. Eleştirmen bazen ustalıkla ve belirli bir serbestlik içerisinde genel talimatları uygulayan bir sözcüdür. Ama hayatın diğer tüm alanlarında da durum böyle değil midir zaten? Biz burada Batı kültürünün eleştirmeni tarafından icra edilen bir aracılıktan bahsediyoruz: Eleştiri nasıl yapılır, ne anlama gelir, ne gerektirir? Belli bir yeterlilik, belli bir yazma becerisi, uyum ve iyi niyet sergileyebilme. Hiç değilse, bu da bir şeydir.


Eleştirel söylem şu bakımdan eşsizdir: Kendisini ne kadar ortaya koyar, ne kadar geliştirir ve pekiştirirse, o kadar aşındırması gerekir ve en nihayetinde dağılır.

Buradan eleştirinin kendi başına bir cevheri olmadığı fikrine varıyoruz. Ancak bu aslında daha kapsamlı bir fikrin gölgesinden ibarettir. Burada hemen belirtmemiz yerinde olacaktır ki böyle değersizleştirici bir bakış, eleştirinin bocalamasına sebep olmaz, tersine sanki bu eksiklik onun en derin hakikatini duyururmuşçasına, ona kucak açar. Heidegger Hölderlin’in şiirlerini yorumlarken şunları demiştir (mealen aktarıyorum): Yorum [commentaire] şiirle ilgili olduğunda, her zaman aşırı yorumdur ve yorumlamanın [interprétation] son ve en zor adımı, onu şiirin toptan olumlanması karşısında yitmeye götüren adımdır. Heidegger şu figürden de yararlanır: Poetik olmayan bir dilin gürültüsünde, şiir havada asılı bir çan gibidir; üzerine düşen hafif kar taneleri onu çalmaya yeter, fark edilmeyen bir çarpma bile uyumu bozulana kadar ahenkle sarsar onu. Belki de çanı titreten o birazcık kardan başka bir şey değildir.


Eleştirel söylem şu bakımdan eşsizdir: Kendisini ne kadar ortaya koyar, ne kadar geliştirir ve pekiştirirse, o kadar aşındırması gerekir ve en nihayetinde dağılır. Mevzubahis her neyse onun yerini almamaya dikkat ederek kendisini dayatmadığı gibi, amacını ancak yitip giderken gerçekleştirir. Ve bu geri çekilme [disparaître] hareketi, görevini tamamlayıp evi düzene soktuktan sonra ortadan kaybolan hizmetçinin ihtiyatıyla açıklanamaz yalnızca: Bu tam da ediminin amacıdır; gözden yiterek kendini gerçekleştirmekten men eder kendisini.


Eleştirel söylem eserin dile gelmemiş, belirsiz gerçekliğinin bir an için kelimelere döküldüğü ve sınırlandığı rezonans alanıdır. Aslında tevazu ve inatla hiçbir şey olma iddiası taşıdığı için eleştiri yaratıcı söylemden ayrılmayı bırakır.

Genel olarak düşünüldüğünde, eleştirel söylem ile “yaratıcı” söylem arasındaki diyalog gariptir. Bu ikisi nerede birleşir? Tarihsel bir birleşme midir bu? Eleştirmen yapıta bir şey katmak için mi oradadır, yani onun (yokluk olarak mevcut) gizli anlamını meydana çıkarmak ve en sonunda eserin belki de artık gelişemediği noktadaki hakikate onu adım adım taşıyarak kaydettiği tarihsel gelişimi göstermek midir, eleştirmenin amacı? Ama bu görev için neden eleştirmen gerekli olsun ki? Eser meramını anlatmaya niye yetmesin? Okurla eser arasına, tarihle eser arasına neden okuma ve yazmanın şu vasat karışımı girsin? Öyle ya, bu insan tuhaf bir biçimde okuma alanında uzmanlaştığı halde ancak yazarak okuyabilir, ancak okuduğu üzerine yazabilir ama aynı zamanda yazarken ve okurken hiçbir şey yapmadığı izlenimini, sadece eserin derinliklerinin –eserin içinde hep daha açık, hep daha gizli duran şeyin– konuşmasına müsaade ettiği izlenimini vermek zorundadır.



İster tarihsel ister edebi gerçeklik açısından bakılsın, eleştirmeni ve eleştiriyi ancak kendini geri çekme eğilimi olarak, yok oluşun sınırında bir varoluş olarak kavrayabiliriz. Tarih söz konusu olduğunda eleştiri kendisinden çabuk vazgeçer, çünkü tarih daha iddialı ve daha şaşmaz disiplinler içerisinde şekil aldığı ve orada bitmiş bir iş gibi değil de açık ve akışkan bir bütünlük gibi mevcut olduğu sürece eleştiri de tarih adına konuşmaya hakkı olmadığını, tarihsel etkileşimin, varsa bilimi ile sözümona tarihsel bilimlerin, edebi çalışmanın tarihteki yerini ve oluşumunu açıklayabildiğini ve açıklayabileceğini, ancak aynı zamanda genel hareketin olası en geniş yelpazesinde (fizik bilimlerinin bize açtığı alan da dahil) boylu boyunca sürdürdüğü belirsiz ilerleyişi takip de edebileceğini fark eder. Böylece eleştirinin aracılık rolü dolayımsız şimdiyle sınırlanır, eleştiri geçmekte olan güne aittir ve gündelik yaşamın anonim, kişilerüstü uğultusuyla dünyanın sokaklarında dolaşan ve hiç kimse henüz hiçbir şey bilmezken herkesin her şeyi önceden bildiğini kabul eden anlayışa katılır.


Buradan bakıldığında eleştirinin halkın anlayacağı dilde ifade edilmesi gibi zorlu bir görevi varmış gibi görünebilir. Belki de doğrudur bu. Ama şimdi edebiyat (roman ya da şiir) açısından bakalım ve bir anlığına yarattığımız şu narin imgeyi düşünelim: Çanı titreten kar. Yol açtığı sıcak dalgada kaybolan ele gelmez ve bir parça soğuk, şu beyaz devinim. Burada ne gerçekliği ne de etkisi süren eleştirel söylem, yaratıcı olumlamanın içerisinde yok olup gitmek ister. Eleştiri konuştuğunda konuşan hiçbir zaman kendisi değildir, eleştiri hiçtir. Bir yandan tevazusuyla hayran bırakır, ancak öte yandan çok da mütevazı değildir belki de. Eleştiri hiçtir, fakat sessiz ve görünmez edebi eser kendisini olduğu şey olmak için tam da bu hiçliğe bırakır: parlaklık ve söylem, olumlama ve mevcudiyet, eleştirel müdahalenin üretmekle yükümlü olduğu bu üstün nitelikli boşluğun içinde hiç tereddütsüz kendi hakkında konuşur gibi görünmek. Eleştirel söylem eserin dile gelmemiş, belirsiz gerçekliğinin bir an için kelimelere döküldüğü ve sınırlandığı rezonans alanıdır. Aslında tevazu ve inatla hiçbir şey olma iddiası taşıdığı için eleştiri yaratıcı söylemden ayrılmayı bırakır.


Eleştirinin mevcudiyetinin işaretlerinden bir tanesi olan bu kendini geri çekme hareketinin, deyim yerindeyse nihai sonucu (ve eşsiz bir açığa vuruluşu) burada yatar: Edebi eserin huzurunda yiterek eserin en önemli momentlerinden biri olarak eserde kendisini geri kazanır eleştiri.

Bununla birlikte kar imgesinin sadece bir imge olduğunu ve bunu bir adım ileriye taşımamız gerektiğini elbette biliyoruz. Eğer eleştiri şiirin içinde devindiği açık alansa, eğer şiirin karşısında kayboluşu arıyorsa –ki böylece şiir tam manasıyla ortaya çıksın– bunun nedeni bu alanın ve kendini geri çekme hareketinin (bu alanın kendini ifade etme yollarından biridir bu hareket) çoktan edebi eserin gerçekliğine ait olması, onun sınırları içerisinde çalışır durumda olmasıdır; ancak eser şekillenirken eleştiri kendi amacını gerçekleştirdiği için ve gerçekleştirmek için eserin dışına hareket eder.




Benzer şekilde, iletişim kurma zorunluluğunun kitaba eklenecek bir nitelik olmaması, ancak iletişimin kitap yaratım sürecinin her bir aşamasında yaratım sürecini kolaylaştırması gibi, tamamlanmış eserin kendi üzerine düşündüğü ve eleştirmenin hakkında hüküm vermeye çağrıldığı bu türden bir apansız mesafelenme de, bu açılışın yani kendi yaratılışındaki edebi eserin ancak son başkalaşımıdır (‘kendisiyle zorunlu çakışmaması’ olarak adlandırabilirsiniz) ki burada her şey onu aralıksız olarak imkânlı-imkânsız kılar. Demek ki eleştirinin yaptığı, içeriden parçalanmış bir olumlama olarak, bitimsiz bir endişe olarak, çatışma olarak (ya da diğer tüm biçimler gibi) boşluğun, mekânın, hatanın yaşayan bir yedeği gibi ya da daha iyi bir ifadeyle, edebiyatın bir yandan sürekli kusurlu kalırken diğer yandan kendini geliştirme gücü gibi var olmayı sürdüren şeyi temsil etmek ve dışarıdan onun izini sürmektir.


Eleştirinin mevcudiyetinin işaretlerinden bir tanesi olan bu kendini geri çekme hareketinin, deyim yerindeyse nihai sonucu (ve eşsiz bir açığa vuruluşu) burada yatar: Edebi eserin huzurunda yiterek, eserin en önemli momentlerinden biri olarak eserde kendisini geri kazanır eleştiri. Çağımızda türlü şekillerde geliştiği görülen bir süreci keşfediyoruz burada. Eleştiri edebi çalışmaya değer biçen ve bu değer üzerinden kendisini sunan dışsal bir muhakeme değildir artık. Metnin içsel işleyişinden ayrılamaz hale gelmiştir, eserin olduğu hale geldiği momentin parçasıdır. Eleştiri bu imkânı aramak ve deneyimlemektir. Bununla birlikte (yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için) eleştirinin, Valéry’nin ona, onu idrakın bir parçası olarak görerek biçtiği tarzda daraltıcı bir anlamı yoktur: Yaratıcı çalışmanın koşulu, ancak düşünen zihnin açıklığında değer taşımasıdır. Benim burada kastettiğim manada “eleştiri” bugün bile kelimenin Kantçı anlamına daha yakın olacaktır (ama benzerlik yine de aldatıcı olmayı sürdürür): Nasıl ki eleştiri edebi deneyim imkânının arayışıyla ilişkiliyse, Kant’ın eleştirel aklı da bilimsel deneyimin mümkün olduğu koşulları araştırır ancak eleştirinin arayışı sadece teorik bir arayış değildir. Bu arayış edebi deneyimi inşa eden sürecin kendisidir ve imkânı denemeyle, mücadeleyle, yaratımla inşa edilir. “Arayış” entelektüel bakımdan anlaşılmaması gereken bir sözcüktür; yaratıcı alanın içerisinde ve oranın ışığında atılan adımla anlaşılmalıdır. Hölderlin yine örnek olarak Dionysos’u kullanır ve onun kutsal gecede gezinen rahiplerinden bahseder. Yaratıcı eleştiri arayışı işte tam da buradaki göçebe harekete benzer, karanlığı açan aynı zahmetli süreç ve dolayımın ilerlemeye elverişli hamlesidir ancak her türlü diyalektiği bozarak ve başarısızlık getirerek bitimsiz bir yeniden başlama riski taşır.



Burada çözümlemeyi daha ileri taşıyamıyorum. Yalnızca bana asli görünen son bir noktaya değinmek istiyorum: Artık nasıl muhakeme yapacağını bilmeyen eleştiriden dert yanıyoruz. Peki neden? Değerlendirme yapmayı ataletle reddeden eleştiri değildir, her türlü değerlendirmeden kaçan roman ya da şiirdir çünkü roman ya da şiir değer sistemlerinin dışında onay arar. Ve eleştiri bir eserin yaşamına daha yakından dahil olduğu ölçüde eserin deneyimi içerisinde değerlendirilmeden kalan bir şeye dönüşür; eleştiri eseri hem bir derinlik hem de onu her tür değer sisteminin dışında bırakan değer yokluğu olarak kavrar ve onu onaylamak için ona sahip olmak isteyen her olumlamaya peşinen karşı çıkar. Bu anlamda, benim açımdan eleştiri –edebiyat– zamanımızın en zor, en önemli görevlerinden biriyle, zorunlu olarak kararsız bir hareketin içinde meydana gelen bir görevle ilişkilidir: düşünceyi sürdürmek ve onu değer mefhumundan kurtarıp özgürleştirmek, bunun sonucunda tarihi bugüne kadar dolaşıma girmiş tüm değer biçimlerine ve toptan farklı –yine öngörülemez– bir olumlama tarzı olarak beliren şeye açmak.


Çeviri: Eda Çaça

 

* Kaynak: Maurice Blanchot, Lautréamont et Sade (Paris: Les Editions de Minuit, 1963), 9-14.