Güncel Sanat ile Edebiyat Arasında Seçilmiş Yakınlıklar: Selen Ansen ile Söyleşi

Cem İleri


“Locus Solus doğa fikrine odaklanırken, doğa deyip ötekileştirdiğimiz fakat sınırları belirsiz ve kaygan varlıklar bütünlüğünü kültür, yapaylık ve kurgu üzerinden düşünmeye davet ediyor.”


07/22 | Söyleşi

 

Cem İleri: Raymond Roussel çok özel bir isim. Gerçeküstücüleri, Marcel Duchamp’ı, Yeni Roman’cıları, Foucault’yu, oulipo’cuları derinden etkilemiş bir yazar. Locus Solus da onun başyapıtı. Arter’de yeni açılan serginin “Locus Solus” adını taşıdığını gördüğümde bu yüzden daha da heyecanlanmıştım. Özel olarak tasarladığı arabasıyla dünyayı dolaşırken İstanbul’u da ziyaret ettiğini bildiğimiz bu eksantrik yazar bu topraklara geri dönmüştü adeta. Senin Roussel ile ilişkin nasıl oluştu, gelişti, bu noktaya ulaştı? Hemen ardından da şu geliyor akla: Gözlerden uzak, sakin bir köşe olan Locus Solus’ta tüm zamanını ardı arkası kesilmeyen buluşlarıyla, çeşitli ve verimli çalışmalarıyla geçiren üstat Martial Canterel gibi, sen de bizi tuhaf yapıtlarla karşılaşacağımız bir gezintiye mi çıkarıyorsun? Senin de “Bazı Sergilerimi Nasıl Yaptım?” sorusuna verebileceğin bir yanıtın, formülün var mı?


Selen Ansen: Dediğin gibi, gerek sıradışı yaşam biçimiyle, gerek dil ve yazıya yaklaşımı ve onları “icra etme” şekliyle, Raymond Roussel gerçekten de özel bir isim. Roussel’in “dünyasıyla” üniversite yıllarımda modern edebiyat okurken tanıştım. Lisansta, tam olarak ne hakkında olduğunu kestiremediğimiz “Poetika” başlıklı zorunlu bir dersimiz vardı. Zannettik ki tüm bir dönem şiir inceleyeceğiz, fakat hocamız Pascal Maillard’ın niyeti çok farklıydı: bizleri, türler (“genres”) ve dönemler arasında serbest bir yolculuğa çıkmaya, yazı eylemi üzerine düşünmeye davet etti. Sınıfça Roussel’in “La Vue” başlıklı metniyle karşı karşıya geldiğimizde, bilmediğimiz bir diyara adım atmış gibi olduk. Hiçbirimiz Roussel’i daha önce okumamıştık, sanırım o zamana kadar ismini bile duymamıştık. Dil oyunları konusunda şahsen bir Perec hayranıydım –halen de öyleyim–; Roussel yazının oluşturduğu oyun ve eylem alanını daha da genişletti benim gözümde. Hemen sonrasında, iştahla, Locus Solus, Impressions d’Afrique ve Comment j’ai écris certains de mes livres isimli yapıtlarını okudum. Bir labirentin içinde yolumu bulmaya çalışır gibi okudum o kitapları; yani, Roussel’in eserlerinde ilerledikçe yönümü daha da kaybettim. Sebald’ın kitaplarına karşı benzer hisler duyarım. Locus Solus kaybolmayı arzulayarak “kaybolduğum kitaplar” arasında. Romana her tekrar adım attığımda elime düğüm dolu kocaman bir yumak almış gibi hissederim. Ve bu kayboluş hissi beni bezdirmenin aksine, müthiş keyif verir.




Locus Solus sergisini hazırlarken Roussel’in kompleks, benzeri olmayan, kült hale gelmiş romanını betimlemek, içeriği üzerinden güncel sanatta karşılığını bulmak gibi bir niyetim hiç olmadı. Sergi sanırım her şeyden önce yapıtın döngüselliğini, katmanlı zamansallığını, labirentvari uzamını, tekrar ve farka dayalı yapısını temel alıyor. Sergiyi var-yerler ile yok-yerler arasında bir gezinti, alınacak yolun varılacak yerden daha önemli olduğu bir güzergâh olarak kurguladım. Bu güzergâhı oluştururken romanın sunduğu gezinti, motiflerin tekrarı ve bir yere varmama hissi hep aklımdaydı. Locus Solus sergisi doğa fikrine odaklanırken, “doğa” deyip genelleştirdiğimiz, ötekileştirdiğimiz, fakat sınırları belirsiz ve kaygan olan varlıklar/fenomenler bütünlüğünü kültür, yapaylık ve kurgu üzerinden düşünmeye davet ediyor. Burada da Roussel’in romanının büyük bir etkisi oldu. Romanın kurguladığı “yalnız” veya “biricik” yer (“locus solus”) hem kendi mantığına sahip hem dünyayla bağlantılı, hem tarihsel, hem zamansız hem tüm zamanlara ait –bu anlamda yarı-özerk (semi-autonome)– hayali bir yer. Locus Solus sergisi, son yıllarda “antroposen” kavramının doğa/kültür tartışmalarında kazandığı hâkimiyete ve bu kavramı tüketme şeklimize karşı bir tepkiden ötürü de ortaya çıktı. Roussel’in yapıtından (ve başka yazar ve düşünürlerden) ilham aldığım bir diğer unsur, doğayı dil, kurgu, düş ve teknik üzerinden, bir başka deyişle yapay olanın içkin bir parçası veya bir “ürünü” olarak ele alabileceğimiz yönündeki düşünce. İnsanın doğayla ilişkilenmesinin sadece yok edici değil, aynı zamanda üretken ve yapıcı olabileceği düşüncesiyle yola çıktım.



Geriye dönüp geçmişte hazırladığım sergilere baktığımda, bazı meselelerin bende yer ettiğini, onları çözüp rafa kaldırmaktansa daha da açmayı arzuladığımı görebiliyorum; bu meseleler bir sergiden başka bir sergiye, bir yazıdan başka bir yazıya sıçrayıp farklı biçimlerde yüzeye çıkıyorlar sanırım. Bunlar mesafe/temas, yankılanma, hayalet, jest/iz, yol alma/kaybolma, döngüsellik gibi soyut kavramlar olarak karşımıza gelebilen fakat bireysel ve kolektif yaşamlarımızda somut etkileri olan meseleler. Her serginin, her yazının kendine ait bir çıkış noktası, bir dünyası, bir bağlamı olsa da, aralarında örtük/dolaylı bağlar kurmayı önemsiyorum; bir bedenin başka bir bedenin hafızasını taşımasına benzetiyorum bunu. Tekrara dayalı bazı oyun kuralları belirliyorum kendime: mesela bir yazıdan başka bir yazıya bir cümleyi olduğu gibi veya varyasyon yoluyla tekrar ediyorum veya bir sergiden başka bir sergiye bir motif taşıyorum. Tekrar eden şey bazen somut bir nesne de olabiliyor. Mesela gündelik hayatta işlevsel bir konuma sahip, bununla beraber çağdaş sanatta eser niteliğinde sıkça karşımıza gelen sandalye Kelimeler Pek Gereksiz, KP Brehmer: Büyük Resim ve Locus Solus sergileri arasında görsel ve kavramsal bir bağ oluşturuyor. Bunlar bilinçli kurduğum ilişkilenmeler. Asıl görmediklerim, bilinçli olarak kendi kurmadığım ilişkileri merak ediyorum. Daha geniş bir ölçekte, Aby Warburg’un tekrar ve farka dayalı 20’inci yüzyılın başlangıcında oluşturduğu “Nachleben” (survivance) teorisi benim için önemli bir ilham kaynağı. Bu teorinin sanat yapıtlarına ve “sergi yapmaya” dair yaklaşımımı çok etkilediğini düşünüyorum. Warburg bu teorisiyle (ve Mnemosyne Atlas projesi aracılığıyla) form, jest ve ifadelerin dönem ve kültürler arasında göç ettiğini, yüzeye tekrar çıktıkları her seferinde tarihe dayalı farklı anlamlar yüklendiklerini savunuyordu. Bu doğrultuda, bilinçli oluşturduğumuz ilişkilerin sınırlarını aşan yakınlıkların/akrabalıkların ve yankılanmaların izini sürmek beni her şeyden fazla heyecanlandırıyor sanırım.


C. İ.: Edebiyat-Sanat ilişkisinden ilerlemek istiyorum. Bir süre önce açılan 59. Venedik Bienali’nin “Düşlerin Sütü” adlı başlığının ilham kaynağının Leonora Carrington olduğunu açıklamıştı küratör Cecilia Alemani. Tabii bu en güncel örneklerden biri ama sayısız benzer ilişki, bağlantı, eşleştirme çıkıyor karşımıza, özellikle son dönemde. Aklıma bir yandan da çağdaş sanattan beslenen edebiyatçılar geliyor: Valeria Luiselli’nin, Ecatepec’teki yer alan Galeria Jumex’teki (ki çevreyle ilişkisi açısından Arter’le benzerlikler taşıyor) bir sergiden hareketle kaleme aldığı Dişlerimin Hikâyesi adlı romanı gibi. Küratörler Luiselli’den, sergiyi oluşturan sanat yapıtlarının kendi aralarında ve onları çevreleyen ortamla nasıl bir iletişim kurduğunu anlatabilecek bir hikâye hayal etmesini isterler. Luiselli’nin bu iki dünya arasındaki uçurumda, galeri ve fabrika, sanatçılar ve işçiler, sanat eserleri ve fabrikada üretilen meyve suları arasında köprü kurması, arabulucu rolü üstlenmesi gerekmektedir, roman da bu şekilde çıkar ortaya. Başka bir örnek, pek çok yapıtında çağdaş sanata yer veren, sanatçılarla çok yakın ilişkiler kuran Vila-Matas. Sophie Calle’le, Dominique Gonzalez-Foerster’la kurduğu işbirlikleri, 2012 yılındaki documenta 13’ün küratörü Carolyn Christov-Bakargiev ile Kassel’deki maceraları ve buradan çıkan Kassel’de Mantık Aramak adlı romanı. Sen de edebiyattan beslenen küratörlerden birisin. Arter’in kütüphanesinde senin küratörlüğünde gerçekleşen Ant Hampton ve Tim Etchells’ın The Quiet Volume performansını da hatırlıyorum. Beni çok etkileyen bir işti. Metin ile imge, okuma ile dinleme, tek başına okuma ile birlikte okuma arasındaki gerilimlere odaklanıyordu. Peki bütün bu karmaşık ve verimli ağın neresindesin? Türkiye’de çalıştığında, bir sergi yaptığında bu akrabalık ilişkilerinin, bağlantıların, göndermelerin altını çizmek konusunda kendini nasıl hissediyorsun?


S. A.: Küratörlüğe dolambaçlı yollardan geldim. Öncesinde akademide ve yüksek sanat okullarında sanat teorisi ve sanat felsefesi alanlarında öğretim görevlisiydim. “Kavramdan geliyorum” diyebilirim bu açıdan, fakat aslında ilk kişisel heyecanlarım edebiyat, müzik ve sinema ve fotoğraf. Öğrenim ve öğretim yıllarım boyunca, teori ve pratiği buluşturmanın, birine yakınlık kurarken diğerini uzaklaştırmamanın arayışındaydım. Akademide, disiplinlerarası ilişkilendirmeler prensipte mümkün olsa da ve (anlamlı) örneklerini deneyimlesek de, pratikte bu yaklaşım genellikle halen şüphe ile karşılanıyordu o yıllarda. Fransa bu konuda belki de daha muhafazakâr, daha “compartementalisé” (ayrımcı?) bir düşünce geleneğine sahip, bilemedim. Neyse ki yukarıda saydığın kıymetli kişiler gibi birçok sanatçı, yazar, düşünür, küratör ve de kurum kurulmuş sınırları esnetti, onları sorgulayarak daha geçirgen kıldı, bizlere yol açtı, rehberlik etti, ufkumuzu genişletti, iştahımızı uyandırdı. Çağdaş sanat alanında, bu tür ilişkilenmelere / temaslara artık sıkça rastlıyoruz, neredeyse “gerekli” veya “kaçınılmaz” bir konuma geldiler sanırım. Dieter Roelstraete, Tim Ingold ve Alexander Kluge gibi kişilerin disiplinlerarası ördükleri ve genişlettikleri diyaloglar bana çok ilham oluyor mesela.


Küratörlüğünü üstlendiğim sergilerde disiplinler, pratikler veya deneyimler arasında bağlar kurunca onları önden kavramsallaştırmıyorum; demek istediğim, bu sergide ses ve biçim veya edebiyat ve performans alanları arasında bağ kuracağım diyerek yola çıkmıyorum. Daha ziyade, zihnim biçimlere, jestlere, pratiklere bu şekilde yaklaşıyor diyebilirim; bu şekilde algılıyorum, anlamlandırıyorum, düşünüyorum, bu şekilde yaşıyorum –okuduklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı birbirleriyle ilişkilendirerek. Sanırım her şeyden önce kendimi bu şekilde dünyada konumlandırabiliyorum: sürekli oluşmakta olan, sonsuz bir ağın ufacık bir parçası olarak. Elbette ki neleri neyle ve ne şekilde ilişkilendirdiğimiz büyük önem taşıyor. Bazen kurulan/kurgulanan bağlar sığ kalıyor, düşünceyi beslemiyor/açmıyor, anlama gebe olmuyor. Niyetim bir disiplinde üretilmiş bir eserin bir başka disiplinde üretilmiş bir eserde karşılığını bulmak veya denklikler aramak/kurmak değil. Daha ziyade, Gilles Deleuze’ün deyişiyle “piç” ilişkiler kurgulamak/üretmek beni heyecanlandırıyor: heterojen olanların heterojenliğini kaybetmeden temas ettiği bölgeler yaratmak. Tam da bu noktada işaret ettiğin “akrabalık” terimini çok kıymetli buluyorum: yakınlığı mimetik bir benzerlik üzerine kurmanın tersine, mesafeleri koruyarak düşünmeye teşvik ediyor.



“Birlikte okumanın” da her anlamda mühim ve birçok deneyime gebe olduğunu düşünüyorum. Bu yalnız oluşumuzu ortadan kaldıran bir eylem değil kesinlikle. Güçlü olmasının nedenlerinden biri de bu sanırım. Ant Hampton ve Tim Etchells’in The Quiet Volume performanslarını deneyimlediğimde, bu eserin okuru etkin kılma biçimi beni çok etkilemişti. Yabancısı olduğum bir şehirde (Brüksel’de), bir kütüphanede, hiç tanımadığım bir insanla, beraber/yan yana, hatta bazen iç içe okuduk. Bir yakınımla (dostum/sevgilim/aile ferdimle) tatmadığım bir tür yakınlığı bir yabancıyla sınırlı bir süre boyunca deneyimlemiş oldum. Duyumsal anlamda birbirimize temas ettik gibi hissettim ve performans bittiğinde beni haz ve hüzünle karışık bir duygu karmaşasında bıraktı. Bu türden temasları çok mühim ve kıymetli buluyorum. Mesafeleri, farklılıkları yok saymadan, ortadan kaldırmadan, hatta onları çoğaltarak oluşturduğumuz düşünsel, biçimsel, duyumsal temaslar. “Sergi yapmak” yol açtığı beraberlikler açısından, özünde bir ekip işi olduğundan bu temasların oluşumuna çok yatkın bir “faaliyet”. Benim açımdan (ölü veya yaşayan) bir sanatçıyla çalışmak, onun üretimine odaklanmak, eserlerini besleyen olguları, referansları kucaklamak anlamına da geliyor. Diğer yandan küratörlük müessesinin ilişkiler/bağlamlar üretmek olduğu kadar halihazırda var olan örtük, sessiz bağları yüzeye getirmek gibi bir uğraş olduğunu düşünüyorum. Her sergi prensipte bu bağları taşıyor barındırıyor, gerek sunduğu “kavramsal çerçeve” itibarıyla, gerek fiziksel bir mekânda farklı eserleri konumlandırarak, gerek kesiştirdiği pratiklerle. Sanırım benim için ince bir dengeyi tutturabilmek söz konusu her seferinde. Bilinçli olarak kurduğum ilişkilerin/temasların sergiyi ziyaret edenler tarafından algılanmasını fakat onlar üzerinde tahakküm kurmamasını; ziyaretçinin algısını, bir esere yaklaşımını kısıtlamamasını, fazla yönlendirmemesini, her ziyaretçinin kendi oluşturacağı ilişkilendirmelere müsaade etmesini arzuluyorum.


C .İ.: Yine bu konuyla bağlantılı bir soru: Arter’de, kendi koleksiyonunuzdan kurgulanan sergilere eşlik etmek üzere “Arka Plan” adını taşıyan bir yayın dizisi başlattınız. Serginin arka planındaki düşüncelerden ve küratörün sergiyi kurgulama sürecinden hareketle seçilen ve özgün bir kurguyla bir araya getirilen metinlerden oluşuyor bu kitaplar. “Saat Kaç?”, “Kelimeler Pek Gereksiz”, “Gökcisimleri Üzerine” ve “Locus Solus” ile devam edecek bu dizi. Senin Süreyyya Evren ile birlikte hazırladığın “Kelimeler Pek Gereksiz” adlı kitapta Beckett’ten Barthes’a, Perec’ten Sebald’a, Walser’e, Warburg’dan Ponge’a uzanan geniş bir seçki yer alıyordu örneğin. Türkiye’deki sanat ortamı için yeni bir açılım bu, sergiye eşlik eden, 200-250 sayfalık bir kitap, bir tür reader ya da rehber. “Sergi gezmek” ile, çağdaş sanat ile, işlere metinlerin eşlik etmesiyle, teoriyle sıkıntılı bir ilişkisi æolan izleyicimiz için ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. “Locus Solus” kitabı henüz yayınlanmadı. Bu kitapları nasıl hazırlıyorsun(uz)? Bu kitapların sergilerle ilişkisini nasıl görüyorsun? Burada bir ortakyaşarlık mı söz konusu, yoksa bir eşlik mi, temsil mi, eleştiri mi? “Locus Solus”ta ne tür metinler bekliyor bizi? Çağdaş sanatın metinle, açıklamayla, iletiyle, teoriyle ilişkisi konusunda ne düşünüyorsun?


S. A.: Arka Plan yayın dizisi –küratörlüğünü üstlendiğim sergiler dahilinde– Arter’in Yayınlar ekibiyle beraber üzerinde çalışmaktan çok keyif aldığım, beni de heyecanlandıran bir proje. Nitekim, bu yayın dizisi biraz önce bahsettiğimiz temaslar, yoldaşlıklar, akrabalıklar ve “birlikte okumalar” bakımından geniş bir alan sunuyor. Hazırlanan her kitap alışıldık sergi kataloğu formatından epey ayrışıyor: süreli bir sergiyle ve o serginin bir araya getirdiği eserlerle doğrudan ilişkilenmekten ziyade, serginin düşünsel sürecine ışık tutuyor, onu genişletiyor ve başka bir mecraya taşıyarak devam ettiriyor. Bu yayınları sergilerin birer uzantısı/uzvu gibi görmekle beraber, kendilerine has kurguları itibarıyla başlı başına birer vücut oluşturduklarını da düşünüyorum.

Bu projenin sağladığı ortaklık veya “biraradalık” beni bilhassa heyecanlandırıyor: farklı alanları (sanat alanından halen daha uzak gördüklerimiz dahil), farklı metinsel ve görsel malzemeleri tek bir bünyede bir araya getirerek, oluşturulmuş ve yerleşmiş hiyerarşileri veya kategorileri esnetme/sorguluma olanağı veriyor. Her kitap yeni ilişkilenmelere olanak sunuyor. Daha önce yayımlanmış metinleri farklı bir bağlamda sunmalarını, yeni metinlerin kaleme alınmasına vesile olmalarını ve henüz çevrilmemiş ya da daha az bilinen kaynaklara erişim sağlamalarını da değerli buluyorum.

Süreyyya Evren ile beraber editörlüğünü üstlendiğimiz ve Sena Danışman’ın da çok katkısı olan Kelimeler Pek Gereksiz kitabına baktığımda, az önce değindiğim temasları görüyorum her şeyden önce. Hem alanlar, anlatılar, pratikler arasında örülen/yüzeye çıkan bağlar açısından, hem kitabın ortaya çıkma sürecinde farklı kişiler arasında gerçekleşen fikirsel paylaşımlar bakımdan. Nitekim bu yayınlar bize ekipçe beraber düşünme, beraber okuma imkânı sağlıyor. Her kitap bağlamını oluşturan serginin küratörüyle Arter’in Yayınlar ekibinin yakın işbirliği içinde hazırlanıyor; dolayısıyla her birinin dinamiği, ritmi, dili, yolu/yolculuğu ve kimliği kendine has.


Kelimeler Pek Gereksiz’de de olduğu gibi, Locus Solus yayınının sergiyle bağını koparmadan ondan bağımsızlaşmasını, kendi kurgusuna/dokusuna sahip bir dünya oluşturabilmesini önemsedim. Buradaki niyet, kitabın bir yandan serginin izlerini sürmesi, diğer yandan okuru başka yerlere taşıması, yeni tartışmalar açması, serginin fiziksel alanında eserlerin bir araya gelmesiyle oluşan bağları ve sorunsalları beslemesi ve sürdürmesi. Locus Solus yayını, Locus Solus sergisi gibi, duyumsal ve paradigmatik olarak tanımlayabileceğimiz, doğa fikrini barındıran ve sorgulayan (ada, orman, cennet, cehennem, oda, kulübe, kuyu/çukur, ay/gezegen gibi) mekânlar, anlatılar ve yapıların etrafında kurgulandı. Roussel’in romanındaki gezintiyi, bir varmış bir yokmuş, uzak, yitik, bilindik, düş/kâbus yerler, âlemler ve diyarlar arasında bir güzergâh oluşturarak yayına taşıdık. Kitap bir bakıma ayrışık bakış açılarını ve heterojen dünyaları buluşturan melez bir beden. Kitapta yer alan metin ve görseller bir yandan kültürün merceğinden “doğa fikri”ni irdeliyor, Donna Haraway’ın deyişiyle “doğakültürler”e görünürlük alanı sağlıyor; diğer yandan Latincede “locus solus” ifadesinin işaret ettiği yalnızlığa ve biricikliğe bakışlar sunuyor. Mekânsal bir benzetme yapacak olursam, “burası” çeşitli oralar, varlıklar, yok-yerler ve yalnızlıklarla dolu kalabalık bir dünya.

Yazı ve görsel seçimi esnasında, kendimize birkaç “oyun kuralı” belirledik: kurgu, hikâye, anlatı ve şiirsel metinleri ön planda tutup teorik metinlere daha az yer verdik. Görsel içeriklere de bu yayında daha fazla yer vermeye karar verdik. Bununla beraber, Kelimeler Pek Gereksiz de olduğu gibi, Locus Solus yayının güzergâhını ve seçkisini düzenlerken, Aby Warburg’un “iyi komşuluk” ilkesini benimsedik. Bazı metinler veya görseller, sergide yer alan eserlerle daha yakın/doğrudan bir diyalog kursa da (mesela Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanı ve Thu Van Tran’ın sergide yer alan aynı isimli yerleştirmesi), genel olarak kitabın metinsel ve görsel içerikleri sergideki eserlerle uzaktan ve dolaylı bir şekilde ilişkileniyor.




Daha kişisel bir yerden her iki kitaba baktığımda, kendi “düşünsel ailemi” de görüyorum diyebilirim. Walser, Warburg, Brautigan, Sebald, Bernhard, Ponge, Perec gibi yazarların bende önemli bir yeri var; onlara çok heyecan ve ilham borçluyum; farklı dönemlerde hayatıma girmiş eserlerini birer rehber ve birer yoldaş gibi görüyorum. Yazıların, imgelerin yoldaşlıklarına, hayatlarımıza değdiklerini, eylemlerimizde/düşüncemizde/karmaşık his dünyamızda yankılandıklarına inanıyorum. Bu yoldaşlığı iki kitap arasında ince bir bağ kurarak, Kelimeler Pek Gereksiz yayınına dahil ettiğimiz bazı yazarları (farklı metinleri üzerinden) Locus Solus yayınına da dahil ederek görünür kılmak ve sürdürmek istedim.

Locus Solus kitabının birçok kişisel yönü var benim açımdan. Murathan Mungan’ın Geyikler ve Lânetler başlıklı oyunu ilk Türkçe okuduğum ve bana açıklayamadığım türden bir aidiyet hissettiren bir eser. Locus Solus için yeni metinler kaleme alan yazarlardan biri olan Pascal Janovjak ise, üniversite yıllarımda, az önce bahsettiğim “Poetika” dersinde tanıştığım bir dostum. Öğrenciyken, Pascal ile çok kez “beraber okuduk”, birçok ortak yazara vurulduk ve okuduklarımızı tartışarak sıkça sabahladık; bu yazarlar arasında Raymond Roussel de vardı. Pascal ile yıllar sonra, bu kitabın çerçevesinde, yollarımızın kesişmesinin çemberi kapatmanın aksine, genişlettiğini hissediyorum.


C. İ.: “Locus Solus”ta gezerken edebiyata, metinlere, yazıya, kitaba yapılan göndermelerle sık sık karşılaşıyoruz. Arslan’ın “arture”leri aracılığıyla gerçekleştirdiği Walser ve Plinius okumalarında, Erinç Seymen’in ansiklopedi kolajlarında, Thu Van Tran’ın, Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanıyla kurduğu ilişkide, Thomas Geiger’in dönüştürülmüş kitap kapaklarından yaptığı ağaç heykellerinde, senin de çok sevdiğini bildiğim W. G. Sebald’la yakından ilgili bir başka sanatçının, Tacita Dean’in Shakespeare göndermeli işlerinde, vs vs. Sanki sergide kat edilebilecek güzergâhlardan biri de buymuş gibi. Senin oluşturduğun katmanlı yapının katlarından biri de, bir tür Locus Solus okuması gerçekleştiriyormuşçasına, dille ilişkili ve son derece kaygan bir zeminde, dolambaçlı yollarda ilerlememizi sağlayan bu ayrıksı patikaydı gibi geldi bana. Ne dersin?



S. A.: Sergiyi bu denli katmanlı deneyimlemiş olman, “okuman”, beni çok mutlu etti; zihnimi de açtı bu düşündüklerin, teşekkür ederim. Sanırım geniş resmi bu açıdan görmemiştim. Dediğin gibi, Locus Solus’ta bir araya gelen eserlerin birçoğu dil/yazı ve bir nevi “edebiyat nesnesi” olarak tanımlayabileceğimiz kitap ile yakından ilişkileniyor. Söz konusu eserler edebiyatı bir ilham kaynağı yapmaktan öte, dil ve edebiyatla bir içkinlik ilişkisi kuruyorlar, hatta bazıları onları bir malzemeye dönüştürüyor ya da form ile buluşturuyor. Mesela Werner Zellien, Utøya serisinde, Friedrich Rückert’in Kindertotenlieder şiirine gönderme yapmakla, onu alıntılamakla yetinmiyor; orijinal dilde (Almanca) şiirin birkaç dizesini görüntüleyip, yazıyı böylelikle görsel alana çekiyor, onu bir manzaraya dönüştürüyor. Yapıtlarını yazıyla ilişkilendiren sanatçılar arasında, yukarıda saydığın isimlere sergide iki eseri yer alan Miklos Onucsan’ı eklerim. Açıkçası serginin hazırlık sürecinde Roussel’in romanı ve daha birçok metin bana rehberlik etmiş olsa da, serginin edebiyat, dil ve yazıyla bu kadar yakından ilişkilenmesini önceden kurgulamamıştım, daha doğrusu bu bilinçli bir şekilde oluşturduğum bir izlek değil. Eserler mekânda yerlerini buldukça ve serginin güzergâhı ortaya çıktıkça edebiyatın sergide bu kadar merkezi bir şekilde konumlandığını fark ettim.


Söylediklerinin ışığında düşündüğümde, sergide eserleri yer alan birçok sanatçıyla yaptığımız sohbet ve paylaşımların edebiyatın etrafında geliştiğini, edebiyatın ortak bir ilgi alanından öte, bizleri buluşturan bir ortaklık alanı oluşturduğunu fark ediyorum. Sergide No Man’s Land isimli bir mimari-görsel yerleştirmesi olan Yehudit Sasportas ile atölyesinde ilk buluşmamız esnasında Paul Celan’ın şiirleri, dil ve şahit etrafında uzunca sohbet ettiğimizi anımsıyorum. Erinç Seymen ise tutkulu bir okur olarak gördüğüm bir sanatçı; edebiyat sevdasını paylaşmayı önemsiyor ve pratiğinde dil/yazıyla birçok kavramsal ve görsel bağlar kuruyor; bu sergi vesilesiyle, Seymen’in de bir Raymond Roussel ve Locus Solus hayranı olduğunu öğrendim. Gene Werner Zellien ile Utøya isimli eseri bağlamında kar etrafında yaptığımız sohbetler bizi Robert Walser’in karlı kısa öykülerine ve kardaki ölüm fotoğrafına kadar götürdü. Thomas Geiger ise âdeta bir kitap insanı, güncel sanatı kitapla yakından bağdaştıran bir sanatçı ve yayımcı aynı zamanda.

Sanırım bu serginin mütevazı ölçeğinde güncel sanat ve edebiyat arasında örülen tüm bu bağlar, günümüz sanatının barındırdığı biçimsel/kavramsal dinamiklerin bir göstergesi de aynı zamanda. Ve de tabii, ne kadar klişe tınlarsa tınlasın, edebiyat alanının hayatın alanıyla ne denli ilişkilendiğinin, onunla ne denli kesiştiğinin.

C. İ.: Kassel’de Mantık Aramak romanında Vila-Matas bir yandan Kassel’de, bir çağdaş sanat bienalinde olduğu fikriyle, aslında burada tam olarak ne işi olduğu sorusuyla mücadele ederken bir yandan da, etkisinde kaldığı bazı yapıtlar üzerinden doğa-insan, sanat-hayat, geçmiş-gelecek gibi konular hakkındaki kendi düşüncelerini sorgular. Kassel macerası bu gelgitli düşüncelerin yavaş yavaş bir evrim geçirmesiyle sonuçlanır. Kendi yazdıklarıyla izledikleri, gördükleri arasındaki bağlantıları, ruh ikizliklerini artık çok daha açık görebilmektedir. Etkilendiği pek çok yapıt arasından biri özellikle bu değişimde etkili olmuştur: Pierre Huyghe’ün Untilled (İşlenmemiş) adlı yerleştirmesi. Huyghe, Karlsaue Parkı’nın ücra bir köşesine humus oluşumu sağlamak üzere toprak yığmış, düzenli bir doğa parkını yapım/yıkım süreci yaşayan, canlı ve cansız öğeleriyle zamanda askıya alınmış bir mekâna dönüştürmüştür. Eserin bir parçasını etrafta dolanıp duran köpekler oluşturmaktadır. Gübre yığınının yanında, bir kaidenin üstünde uzanmış kadın heykeli, heykelin büyükçe bir kovan şeklindeki baş kısmındaysa uğuldayan canlı arılar vardır. Burada çürüme, kimyasal tepkimeler, yeniden üretim, oluşum ve canlılık iç içe geçmiştir ama herhangi bir sistemin, düzenlemenin, temsilin, sergilemenin varlığından da kesin olarak söz edilemez. “Locus Solus”u gezerken aklıma bu pasaj geldi. Özellikle de Sasportas’ın işini ve tabii ki Yaşam Şaşmazer’in hayali “ada”sını, “Sojourn”u gördüğümde. Toprak, yosun, taş, bitki gibi canlı malzemelerle çamurdan bedenleri iç içe geçiren iş pek çok açıdan Huyghe’ün işini andırıyor. Dahası, şöyle bir benzerlik de var gibi: Sojourn bir yerde geçici olarak ikamet etmek anlamına geliyor. Adanın üzerindeki çamurdan bedenler de sanki bu adaya, locus solus’a, yalnız yer’e, dolayısıyla da sergiye geçici olarak yerleşmeye çalışıyorlarmış gibi. Romandaki Vila-Matas adlı kahraman da bir mucize olarak gördüğü bu sınıflandırılamaz yerleştirmede bir gece geçirmeye karar veriyor. “Untilled denen bu çürüme sahasında geceyi geçirmeyi istediğini, çünkü evrensel tarihin çaresiz gidişatına gömülerek böylelikle tarihten kaçmaya ve cennetin zamandışı özelliğini yeniden yakalamaya çalıştığını…” söylüyor. Sabah olduğunda da Untilled’den aydınlanmış olarak çıkıyor. Çağdaş sanat hakkında hâlâ derin şüphelere, önyargılara sahip bir edebiyatçı olarak, sanatın en dış çeperinin de dışında yaşamayı, dünyadan bir süreliğine soyutlanmayı, hatta rüya görmeyi başarıyor, sanatın bugün anladığımız manada yapılmaması gerektiğini düşünmeye başlıyor: “Kassel’den bana yaratıcılık, coşku ve rasyonel dile özgü kısa devreler bulaşmıştı, yeni dünyalar yaratmak için mantıksızlıkta anlam arayan anlık ve sürekliliği olmayan durumları büyüleyici buluyordum.” Vila-Matas gibi bir yazar “Locus Solus”u gezse neler düşünürdü acaba, diye düşünüyorum, ister istemez. Sen ne dersin? Sanat bugün nasıl yapılmalı? “Mantıksızlıkta anlam arayışı” bu yollardan biri olabilir mi? Locus Solus’ta mantık aranır mı?



S. A.: Vila-Matas’ın sergide gezindiğini hayal etmek mutluluk verdi, öncelikle bunu söyleyeyim! Bartleby ve Şürekası ile Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi büyük bir keyifle okuduğum kitaplar arasında. Şu an hatırlayamadığım bir nedenden dolayı, Kassel’de Mantık Aramak kitabına başlayıp devam etmemiştim/edememiştim. Bir an önce kitabı tekrar elime alacağım!


Açıkçası “sanat bugün nasıl yapılmalı” soruna yanıt bulamıyorum kendimde, içimden “sonsuz farklı şekilde yapılmalı” demek geliyor fakat bu bir yanıttan ziyade bir kaçış yolu olur muhtemelen. Vila-Matas’ın kitaplarında kurgu/yaşam, karakter/özne/kişi arasında ördüğü ağ, içinde bulunduğumuz dönemde “auteur”lüğün halen daha tam ölmediği ve sorgulanmaya devam edildiği, “sanat yapmak” ile “yaşamak” arasında içkin bir ilişkinin oluştuğu düşüncesini güçlendiriyor sanırım. Bu perspektiften bakacak olursak, “sanat yapmak” gibi bir ifadenin geçerliliğini yitirdiği bir yere doğru da gidebiliriz. Daha doğrusu, uzun zamanlar boyunca belli kodlar ve çerçeveler içerisinde “yapılan” sanat artık yaşamdan kopuk, ayrıksı ve ayrıcalıklı bir “eylem” ya da “faaliyet” olmaktan çıktı. Bu noktada, sanata ve sanat yapmak eylemine benzer bir bakış sunan bir kitap geliyor aklıma: Jean-Yves Jouannais’nin Yapıtsız Sanatçılar: Yapmamayı Yeğlerim. Jouannais bu incelemesinde, Herman Melville’in yarattığı Katip Bartleby karakterinin tekrar ettiği “yapmamayı tercih ederim” (“I would prefer not to”) cümlesinden hareketle yola çıkıyor. Kitabının kahramanları arkalarında (bitmiş/somut) yapıt bırakmayan sanatçılar, yazmamayı tercih eden “yazarlar”, sanatı bir yaşama biçimine, eyleme, jeste dönüştüren sanatçılar. Borges ve Duchamp’nın yanı sıra, boşluk üreten Yves Klein ve hiç yayımlanmamış kitapları ağırlayan Brautigan Kütüphanesi yer alıyor.



1960’larda performans sanatının ivmesiyle ve gündelik hayatın sanatın alanına dahil edilmesiyle, “sanat yapmak” bambaşka bir hâl ve boyut kazandı. Sürecin ön plana çıktığı, seyircinin pasif/“alıcı” konumundan çıkartılıp yer yer bu sürecin parçası kılındığı, sanatın (sanatçıyı, sanat eserini, sanat eserini sergileyen/ziyaretçiyle buluşturan kurumları kapsayarak “sanat” diyorum burada) her şeyden önce deneyim üzerine kurulu olduğu bir dönemden bahsediyoruz sanırım. Somut veya soyut olsun, performatif olsun veya olmasın, sanat eserinin her şeyden önce bir deneyim sunmasını ve hayatlarımıza deneyim üzerinden eklenmesini, temas etmesini önemsiyoruz gibi geliyor bana. Burada Jacques Rancière’in Cahil Hoca isimli kitabında savunduğu, farklı deneyimlerin eşdeğer olduğu düşüncesi önemli duruyor benim gözümde. Yaşam Şaşmazer’in Locus Solus sergisi bağlamında ürettiği Sojourn isimli yerleştirmesini de süreç ve deneyim üzerinden değerlendirebiliriz gibi geliyor. Yapay ve doğal malzemeleri bir adanın sınırlı alanında buluşturan bu eser, heykelin geleneksel kodlarını kullanıp dönüştürüyor, var ettiği formları aynı zamanda yok oluşa, zamanın sebep olduğu aşınmaya emanet ediyor. Yaşam Şaşmazer bu eseriyle bir bakıma heykeli dünyevileştirerek ölümlü kılıyor ve bizleri yaşamlarımızı doğrudan etkileyen bir sürece şahitlik yapmaya davet ediyor.


“Locus Solus’ta mantık aranır mı?” soruna ise bu sergide ‘alınan yolun varılan yerden’/’aranan şeyin bulunan şeyden’ daha kıymetli olabileceği düşüncesiyle yola çıktığımı söyleyerek yanıt verebilirim. Mantık dilde yerini buluyorsa ve bir nevi düzeni beraberinde getiriyorsa, o zaman evet bu serginin mantığı var, fakat ümidim bu mantık her ne olursa olsun, oluşturduğu dilin ve düzenin tek ve biricik olmaması, aradığımız şeyi bulduğumuzu düşündüğümüz anda o şeyin çözülebileceğini, sabitlenemez olduğunu açığa çıkarması.


C. İ.: Son olarak Sarkis’le ilgili bir soru sormak istiyorum. Arter yeni mekânındaki açılışından bu yana çok ayrıcalıklı bir yere koyuyor Sarkis’i. Çok önemli eserlerinden oluşan bir koleksiyona da sahip. Son derece sevindirici gelişmeler bunlar tabii ki. “Locus Solus”ta da Sarkis’in ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu düşündüm. İşin bu sergide yer alış biçimi, mekânı, yerleştirilmesi son derece etkileyiciydi. Bütün bu gezintinin, tuhaf maceranın sonunda ulaştığımız yerde, sakin parkın dışında karşımıza birdenbire şehrin Locus Solus’tan da tuhaf, kaotik bir parçasının çıkıvermesi, Sarkis’in işinin imgelem alanını da artırıyor. Çağrı (Arılara) I, mekâna hem arıları hem de bal petekleri gibi alt alta üst üste apartmanlarda iç içe yaşayan şehrin insanını çağırıyor sanki, bu ikisi arasındaki tezat müthiş. Ağır ağır inen zilin boşlukta yavaşça tıslaması ile izlediğimiz manzaranın korkunç kalabalığı, gürültüsü, sergide yapmak istediğinin bir özeti gibi geldi bana, ne dersin? Yapay ile doğal arasında, Arter ile Dolapdere arasında, sanat ile yaşam arasında…



S. A.: Uzun zamandan beri seyahat ettiğim yerlerde yerel balların peşine düşerim, çantamda birkaç bal kavanozuyla eve dönerim. Sanırım yıllar içinde edindiğim bu alışkanlık sadece damak zevkime dayanmıyor; nitekim raflarda dizili kavanozları uzun süre hiç tüketmediğim, onlara sadece baktığım oluyor. Bal “takıntım” galiba daha ilksel bir sebebe, balın yaşamsal boyutuna dayanıyor. Bal, asırlardan beri birçok kültürde temel bir gıda oluştururken, günümüzde yüksek fiyatlara erişebilen, sermayenin parçası hâline gelmiş, hatta lüks sayılabilecek bir ürüne dönüştü. Bal diğer yandan günümüzde tehlike altında olan bir ekosistemin parçası/temsilcisi; insan ve insan olmayan (hayvan, bitki gibi) varlıkların kendine ait süreçlerinin kesişmesi ve birbiriyle etkileşmeleri yoluyla ortaya çıkıyor. Balda emek/zaman/düzen/süreç gibi kavramlar vücut buluyor. Sarkis’in Çağrı (Arılara) isimli yerleştirmesini balın çok katmanlı anlam ve sembol bütünlüğünü aklımda tutarak Locus Solus sergisine dahil ettim.


Bu eseri Sarkis’in Galeri Manâ’da yer alan kişisel sergisinde ilk deneyimlediğimde, yarattığı sükûnet ve farklı varlıklar arasında oluşturduğu ortaklık alanı beni derinden etkilemişti. 2014 senesiydi, siyasi ve toplumsal açıdan yoğun, şiddetli, her şeyin çok hızlı geliştiği/değiştiği, son derece çalkantılı bir dönemin içinden geçiyorduk. Çağrı (Arılara)’nın(yavaş) ritmi ve belli belirsiz sesi içinde bulunduğumuz dönemin kargaşasıyla keskin bir kontrast yaratarak bende kuvvetli bir şekilde yankılanmıştı. Bu eserin birçok bakımdan “yankı” oluşturduğunu düşünüyorum. Kulağımıza gelen ince sesi, iki yüzeyin temas etmesi, çarpışması sonucu oluşan titreşimlerden kaynaklanıyor. Mecaz anlamda da bir yankı oluşturduğunu düşünüyorum, görünmez olanı/geçmiş yitik olanı ses aracılığıyla var ederek. Yorulmadan/yılmadan akıntıya (şeylerin seyrine) karşı yüzmenin yolunu bulmuş bir bedene de benzetiyorum bu eseri. Joseph Beuys’un şifacı sanat ve şaman sanatçı anlayışına yakın bir yerde, şifa veren bir yerleştirme benim gözümde. Sarkis’in sıkça andığı Beuys da bala düşkün bir sanatçıydı; performans ve yerleştirmelerinde balı bir malzeme olarak kullanmanın ötesinde onu sembolik bir bağlayıcı olarak da değerlendirdi. Beuys, filozof ve ezoterist Rudolf Steiner’in teorilerinden beslenerek, balı bir enerji kaynağına, bal peteğini ise toplumsal ve biçimsel bir düzene benzetiyordu.


Çağrı (Arılara), balın yaşamsal boyutuna ve tarih boyunca ona yüklediğimiz sembollere atıfta bulunurken, minimal bir formu çok katmanlı bir mevcudiyetle buluşturuyor. Bal peteğinin bakır kabın içinde saklı durması, gözle görünür olmaması, esere gizemli bir hâl kazandırırken, onu sessizlik ve yok oluş ile de ilişkilendiriyor. İster istemez, bilim insanları tarafından halen nedeni tam çözülememiş “arıların kayboluşu” da yankılanıyor bu eserde. Yaşam ve ölüm arasında ince bağlar örerek, onları iç içe düşünmemizi sağlıyor sanki. Bu perspektiften bakıldığında, eser küresel bir felaketin habercisi ve göstergesi niteliğinde. Oysa, arıların kayboluşu insanın yok oluşuna sebep olabilecek türden bir felaket. Ve gelmekte olan bu felaket, insan ve insan-olmayan varlıklar arasındaki ilişkiyi karşılıklı bir aidiyete dönüştürerek daha da güçlendiriyor.


Çağrı (Arılara) kapalı ve bilhassa sanata adanmış bir alanda sergilendiğinde yeni anlamlara da gebe oluyor. Böyle bir bağlamda, sanatçı tarafından arılara yapılan çağrı kaçınılmaz olarak bir başarısızlık payı barındırıyor; nitekim, arılar bu çağrıyı duysalar bile, ona yanıt verip bal peteğine ulaşmaları imkânsıza yakın. Fakat buradan bakıldığında beyhude görülebilecek bu çaba, her şeye rağmen doğayı ihtimallerin arasına tekrar yerleştiriyor, onu yokluğu üzerinden var ediyor. İnsan eli tarafından üretilmiş, bu anlamda “yapay” diyebileceğimiz bu sanat nesnesi insan-olmayan varlıklara hitap ederek insan-merkezci sanat ve dünya anlayışlarımızı sarsan nitelikte. Locus Solus sergisinin seçkisini ve güzergâhını kurgularken, Çağrı (Arılara)’nın tek bir bünyede barındırdığı, temas ettirdiği tüm bu dinamikler aklımdaydı. Eseri sergi mekânında konumlandırırken, iç ve dış, sanat ve yaşam arasında bir eşik oluşturabileceği bir alana yerleştirmek istedim. Dış dünyayla bağlantısını koparmadan, kendine ait bir odada kendi zamansallığını ve mekânsallığını kurabileceği bir alanda. Ziyaretçilerin eserle zaman geçirebilecekleri, soluklanabilecekleri ve tüm bu yankılara kulak verebilecekleri bir yerde. Çağrı (Arılara)’nın etrafındaki kent manzarasında bitkisel yaşam tükenmekte olsa da ve beton yapılar hızla çoğalsa da, binaların balkonlarında ve çatılarında kent sakinlerinin oluşturduğu/koruduğu küçük ölçekli yeşil alanlar görmek mümkün. Her biri arıların varoluşu bakımından küçük de olsa bir ümit.