top of page

Auto-Bio-Graphy: Orhan Veli’nin ve Ahmet Erhan’ın Otobiyografik Şiirlerinde Önbelleği Tanatografik Olarak Sile-Yazmak

  • 13 dakika önce
  • 10 dakikada okunur

Orhan Veli ve Ahmet Erhan hatırlayarak otobiyografik bir şiir yazmazlar, onların otobiyografileri yazılan şiir tarafından her defasında yeniden kurulur. Sonuç olarak “auto-bio-graphy”i ayıran çizgilerin uçlarında, yaşamın ötesinde ve ölümün gölgesi altında yazılan bu şiirler dışsallaştırılmış bir hafızanın, sile-yazılan bir önbelleğin temsilidir.


07/26 | Kitap


Bu yazı birbirinden ayrılmış fakat aynı zamanda iki kısa çizgiyle birbirine bağlanmış, birbirinin içine geçen, birbirini kat eden ve zaman zaman birbirinin sınırlarını ihlal eden üç bölümden oluşacaktır. “Oto-” bölümünde “kendi, öz” anlamlarına gelen “oto” kelimesiyle bu kelimenin eş seslisi olan ve “kulak” anlamına gelen “oto” kelimesi arasında bağlantı kurulacak, böylece otobiyografik olan metinler Jacques Derrida’nın deyimiyle hem özyaşamyazımı hem de kulakyaşamyazımı anlamlarında incelenecektir. “Bio-” bölümünde Derrida’nın ileri sürdüğü ölü baba ve yaşayan anne metaforlarına değinilecek ve son olarak “Grafi” bölümünde tüm bunların hafıza ile ilişkisi irdelenecektir. Bütün bu değinilerde incelenecek metinler ise Orhan Veli’nin “Ben Orhan Veli” ve Ahmet Erhan’ın “Otobiyografi” şiirleri olacaktır.


Derrida, 22-24 Ekim 1979’da Montreal Üniversitesi’nde Nietzsche üzerine düzenlenen bir konferanstaki “Otobiyografiler: Nietzsche’nin Öğretimi ve Özel İsim Politikası” başlıklı sunumunda Nietzsche’nin Ecce Homo eseri bağlamında otobiyografik yazımın, özel ismin ve imzanın yaşam ile ölüm bağlamında kazandığı anlamlara odaklanır. Derrida’ya göre yaşam ve ölüm üzerine geliştirilmiş bir söylemin “logos” ve “gramme”; “analoji” ve “program” arasında belirli bir uzamı işgal etmesi gerekir. Yaşam; “lojik” (bilimsel) ve “grafik” (yazımsal) olmak üzere iki kategori arasında bulunur ve söz konusu iki kategoriyi birbirine bağlar. Lojik’i ve grafik’i birbirine bağlayan bu özelliğin hem “biyolojik” (yaşambilimsel) ve “biyografik” (yaşamyazımsal) hem de “tanatolojik” (ölümbilimsel) ve “tanatografik” (ölümyazımsal) arasında da etkili olması gerekir çünkü otobiyografilerde yazarın kendi ismini kullanması imzanın sahnelenmesidir ki bu durum yazarın yaşam ve ölüm arasında işleyen “biyo-grafik” bir paraf attığı anlamına gelir (Derrida, 2011, s. 78-80). Üstelik parafı atan insan -Nietzsche özelinde düşünürsek- ölüdür ancak özel isim bize onun ölü olduğunu unutturur. Ölü olmak ise özel ismi taşıyana hiçbir şeyin asla geri dönmeyeceğine ama hep döneceğine, özel isme döneceğine işaret eder. Derrida’ya göre özel isim her zaman “ölü bir adamın, ölümün ismidir” (s. 81). Diğer taraftan bir otobiyografi yazarının metninde kullandığı isimle ve kimlikle yani bu ismin ve kimliğin arkasında duran kişiyle hiçbir ilgisi yoktur. Sunulan kimlik hiçbir zaman yazarın kendi kimliği değildir. Bu yüzden yazarın kullandığı özel isim daha en başta yanlış bir isim, bir takma isim ya da bir eş isimdir (s. 82). Örneğin Nietzsche Ecce Homo adlı eserini “F. N.” şeklinde imzalar. Oysa “F. N.”, Nietzsche’nin arkasına gizlenen bir kimlikten başka bir şey değildir. Derrida, Nietzsche’nin arkasına gizlenen söz konusu imza hakkında şunları söyler: “F. N. Muhtemelen şu düzenbazın, öteki Nietzsche’nin arkasına gizlenmektedir. (…) [N]e zaman o: ‘Ben, aşağıda imzası bulunan F. N.’ diye açıklamada bulunsa, bizi son derece uyanık olmaya çağırır” (s. 82). O halde “F. N.” özel bir ismin işareti olmaktan çok muğlak bir kimlik, farklı söylem dizgeleri tarafından inşa edilmiş bir imzadır. “F. N.” asla Nietzsche’ye işaret etmeyen fakat Nietzsche’ye işaret etmedikçe de asla var olmayacak olan bu yüzden her defasında Nietzsche’yi arka kapıdan çağırmaya mecbur kılınmış bir işarettir.



Orhan Veli, İnkılâpçı Gençlik’in 15 Ağustos 1942 tarihli sayısında yayımlanan, defterinde başlıksız olarak bulunan otobiyografik şiirine ismiyle, yani ölmüş bir insanın ismiyle başlar: “Ben Orhan Veli” (Orhan Veli, s. 2007, s. 216). Aynı durum Ahmet Erhan’ın 1986 tarihli “Otobiyografi” başlıklı şiirinde de karşımıza çıkar. Bu şiir de bir özel isimle, çoktan ölmüş olan şairin ismiyle başlar: “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar” (Ahmet Erhan, 2014, s. 389). İki şair de okuyucuya şöyle sesleniyor gibidir: “Bu dizeleri yazarken, bu şiire özel ismimizle bir imza atarken ölüyoruz hatta çoktan öldük çünkü ismimiz bizden daha uzun yaşayacak.” Derrida’nın da dikkat çektiği gibi bir isim her zaman sahibinden daha uzun yaşar çünkü yalnızca bir isim varis olabilir. Bu yüzden isim bir varis olarak taşıyıcısından ayırt edilebilmek için her zaman ölmüş bir adamın ismi olacaktır. Böylece tam da yaşamla, yaşayanla ilgili olması gereken bir metnin üzerine ölümün gölgesi düşer. Özel isim biyografik ve tanatografik olanı birbirine bağlayarak biyo-grafik bir paraf atar. Diğer taraftan her otobiyografik metin, yazarı tarafından eleme, silme, seçme ve öne çıkarma süreçlerinden geçerek kurulur. Öyleyse söz konusu dizelerdeki özel isimlerin Derrida’nın ifade ettiği gibi taşıyıcısının kimliğine karşılık gelip gelmediği belli değildir. Orhan Veli, şiirine “Ben Orhan Veli” diye başladığı anda kişiliğini dışsallaştırmış olur. Diğer bir ifadeyle dizede yazılı duran “Orhan Veli” ile dizeye ismini yazmak için kalemi elinde tutan Orhan Veli arasında bir yarık oluşur. Bu yarığı şair “ben” diye ekleyerek, özneyi vurgulayarak, göstergenin yolunu özenle çizerek kapatmaya çalışır. Orhan Veli sanki şöyle söylemek ister: “Ben Orhan Veli. Bunu yazan benden başkası değil, Orhan Veli de benden başkası değil ama ben bir başkasıyım çünkü şiirimi özel isimle imzaladığım anda bir karşı-imzayı da mümkün kılıyorum.” Orhan Veli şiirini özel ismiyle imzaladığında bir karşı-imzaya, metindeki “Orhan Veli” gibi yaşamama olasılığına da kapı aralar. Metni özel isimle imzalamak aynı zamanda şiir okurunun ya da muhatabın da karşı-imzasına yani “Orhan Veli”yi başka bir biçimde inşa etmesine de zemin hazırlar. Derrida muhatabın bir metni farklı bir biçimde algılayabileceğini yani karşı-imzalayabileceğini ifade ederken metnin her zaman başkası tarafından imzalanacağını, bu anlamda her metnin bir vasiyetname olduğunu ve bütün metinlerin bu şekilde kurulduğunu söyler (Derrida, 1985, s. 52). Derrida’ya göre “özsunumsal teşhir” her zaman aldatıcı bir “dissimülasyon” olma olasılığını içinde barındırır. (Derrida, 2011, s. 84). Derrida’nın yorumundan yola çıkarsak “Ben Orhan Veli” dizesinin dissimülatif bir aldatmaca olabileceğini söyleyebiliriz. Metindeki “Orhan Veli”nin şair Orhan Veli kimliğinin arkasına gizlenmiş bir öteki, ona tıpatıp benzeyen bir doppelganger olup olmadığından asla emin olamayız.



Otobiyografik metinde yer alan özel ismin, yazarın veya şairin kendisine göndermede bulunup bulunmadığı, farklı bir kişiliğin tezahürü olup olmadığı şüphesini haklı çıkaracak kullanımın bir başka örneğine Ahmet Erhan’ın otobiyografik şiirinde de rastlarız. Ahmet Erhan şiirine “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar” (Ahmet Erhan, 2014, s. 389) dizesiyle başlar. Bilindiği gibi Ahmet Erhan’ın asıl ismi Erhan Bozkurt’tur. Bu durumda “Ahmet Erhan” isminin kurgulanmış bir kimlik, diğer ifadeyle bir mahlas olduğunu söyleyebiliriz. “Kurtulma” anlamına gelen “halas” kelimesinden türetilen mahlas, kolektif faillik yoluyla bedenin bir isim tarafından işaretlenmesinden kurtulmayı simgeler. Bir bebek doğduğu ânda annesinin ve babasının seçtiği isimle işaretlenir. Anne ve baba tarafından bebeğe bir miras olarak verilen isim bu küçük insanın yaşadığını simgeler ve onu kimliğe kaydeder. Bu yüzden bir miras olarak verilen isim varoluşu da içine çeken bir vakuma dönüşür. Oysa mahlas kolektiftir çünkü ancak başkaları tarafından var edilebilir. Erhan Bozkurt kendisine “Ahmet Erhan” dediğinde bunun hiçbir anlamı yoktur. Diğer yandan Erhan Bozkurt “Otobiyografi şiirini yazan Ahmet Erhan’dır” dediğinde kime göndermede bulunur? 1958 yılında Ankara’da doğan birine mi? Oysa Ankara’da doğan, annesi ve babası tarafından kendisine miras bırakılan bir isimle damgalanan ve kimliğe kaydedilen kişi Erhan Bozkurt’tur. O halde “Ahmet Erhan” mahlası bedenden yoksun bir isimdir. Yalnızca kâğıt üzerinde nefes alıp veren veya öteki insanların “Ahmet Erhan” diye seslenmesiyle var olabilen bir isim… Bir mahlas ya da kurgulanmış özel isim sürekli başkasına, ötekine ihtiyaç duyan kolektif bir yaratımın ürünüdür. Ahmet Erhan da bunun bilincindedir ki şiirine Orhan Veli’den farklı olarak “Ben Ahmet Erhan” şeklinde değil de “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar” dizesiyle başlar. O halde öz yaşamın teşhiri olan bir metin otobiyografik olduğu kadar otografik yani kulakyazımsaldır. Böylece yazının “Oto-” kısmının ikinci uğrağına ulaşmış oluyoruz: Özyaşamsalyazım ile kulakyaşamsalyazım arasındaki ilişkiye.


Otobiyografik bir imzanın var olabilmek için her zaman başkasının kulağına ihtiyaç duyduğunu ileri süren Derrida’ya göre imza ancak muhatabın kulağı vasıtasıyla ortaya çıkar. Örneğin Nietzsche’nin imzasını var eden bu imzayı işitip anlayan ötekinin kulağıyla kurduğu ilişkidir. Böylece ötekinin kulağı otobiyografinin oto-larını inşa eder (Derrida, 2011, 25). Diğer bir deyişle bir imza yazıldığı anda ortaya çıkmaz, ancak ölümünden sonra bir ötekinin işitmesiyle var olabilir. Bu durumda imza yalnızca ötekinin kulağı vasıtasıyla, imzayı içeren otobiyografik metin ise yalnızca otografik olanı da içinde barındırarak meydana gelebilir.




Orhan Veli ilginç bir şekilde tam da otobiyografi şiirinde kulaklarından bahseder: “Burnum var, kulağım var, / Pek biçimli olmamakla beraber” (Orhan Veli, 2007, s. 216). Kulaklarından bahsetmeden önce ise şöyle seslenir okurunun kulaklarına: “Duydum ki merak ediyormuşsunuz / Hususî hayatımı, / Anlatayım” (s. 216). Orhan Veli sanki şöyle seslenir: “İşte pek biçimli olmayan ama yine de işe yarayan kulaklarımla duyuyorum sizi. Hayatımı merak ettiğinizi, diğer bir deyişle hayatımı kurmak istediğinizi, imzamı atmak istediğinizi duyuyorum. Hayatım yalnızca siz imzamı işittiğinizde, ‘Ben Orhan Veli’ dediğimde bunu duyduğunuz zaman kurulacaktır.” Orhan Veli öncelikle ötekinin merakını işitir. Bu onun ötekine açılan kulaklarının yani hayatının ve imzasının bir metaforudur. Ötekinin merakını işittiğinde, ötekinin kulaklarının da kendisine doğru merakla çevrildiğini anladığında “anlatayım” der. Bu noktada “yazmak” değil “anlatmak” fiilini kullanması oldukça mühimdir. Orhan Veli, ötekinin kulağına kendi yaşamını anlatacak, “Ben Orhan Veli” diyerek bir kulağa imza atacak, o karanlık oyuğa doğru seslenecek ve o karanlık oyuktan yankılanan sesiyle kendi yaşamını dinleyecektir çünkü Derrida’nın da söylediği gibi “ötekinin kulağı, bana beni anlatır ve otobiyografimin autolarını [otolarını] kurar” (Derrida, 2011, s. 25). Bu durumda kulak bir nevi gramofonlaşmıştır. “Fone” (ses) ve “grammein” (yazmak, kaydetmek) kelimelerinin birleşiminden oluşan gramofon, baştan uzanan bir çıkıntı, devasa bir kulak gibi tasarlanmıştır. Hem sesi kaydetmeye hem de dinlemeye, yani hem özyaşamsal ya da kulakyaşamsal olanı anlatmaya hem de dinlemeye yarar. Ötekinin gramofonlaşan kulağı Orhan Veli’nin imzasını işiterek onun otobiyografisini kurar.


Ahmet Erhan’ın şiirinde ise işiten “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar” dizesiyle şairin kendisidir fakat öteki olandan ödünç alınmış bir kulakla... Derrida ötekinin kulağının aynı zamanda bizim kulağımız olduğunu ve bizim kulağımızın da her zaman öteki olandan ödünç alındığını söyler. Öyleyse işitilen her zaman başka bir kulakla işitilmektedir (Derrida, 2011, s. 109). “Otobiyografi” şiirinde de öteki olandan ödünç aldığı kulakla işiten Ahmet Erhan’dır. Bu durum onun mahlas ya da kurgulanmış isim kullanmasıyla alakalıdır. Şair ikinci bir kişinin mahlasını sürekli okumasını istediği için şiirinin içinde mahlasını kullanır çünkü var olabilmesinin tek yolu budur. Şair önce ismini başkasına işittirecek ve ardından kendisine “Ahmet Erhan” dediklerini işiterek diğer bir ifadeyle ötekinin gramofonlaşmış kulağına kendi ismini kaydederek ve dinleyerek otobiyografisini kuracaktır. O halde şair “Ahmet Erhan” isminin her zaman başkasının işitmesine ve başkasından işitilmesine muhtaçtır.



Derrida aynı zamanda kulağın çift olanın tekinsizliğini yansıttığına dikkat çeker. Çift olanın tekinsizliği eril ile dişil, baba ile anne ve ölüm ile yaşam arasındaki gerilimde bulunabilir. Derrida özel isim politikası hakkındaki fikirlerini eril ölü ve dişil yaşayan, ölü baba ve yaşayan anne metaforundan hareketle açıklamaya çalışır. Derrida’ya göre bir insan her zaman yaşayan dişil (anne) ile ölmüş eril (baba) arasındadır. Annenin ismi yaşamaya devam edişi simgelerken babanın ismi her zaman ölümün, ölü yaşamın ismidir (s. 90). Derrida’nın babanın ismiyle annenin ismi arasında ölüm ve yaşam üzerinden bir ayrıma gittiğini söyleyebiliriz. Bu durumda yaşayan dişil olan annenin ismi yaşama, ölü eril olan babanın ismi ise ölü bir yaşama karşılık gelir. Böylece yazının “Bio-” bölümüne geçmiş bulunuyoruz.


Hem Orhan Veli hem de Ahmet Erhan babalarının ismiyle damgalanmış iki şairdir. Orhan Veli’nin babasının ismi Mehmet Veli’dir. “İstanbul Türküsü” adlı şiirinde Orhan Veli şöyle yazacaktır: “İstanbul’da Boğaziçi’nde, / Bir fakir Orhan Veli’yim; / Veli’nin oğluyum, / Târifsiz kederler içinde” (Orhan Veli, 2007, s. 74). Orhan Veli ölümün ismine, babasının ismine o kadar bağlıdır ki yazılarını imzaladığı takma isimlerden birisinde de babasının ilk ismi olan Mehmet’i kullanarak “Mehmet Sel” mahlasını kendisine seçecektir. Ahmet Erhan’ın “Ahmet” ismi ise babası Ahmet İzzet’ten gelir. Bu durumda iki şair de babasının ismiyle anılmak zorunda kalan Hamlet ile aynı trajik kaderi paylaşırlar. İsimleri çoktan ölmüş bir babanın ismidir ki bu isim onların yaşamlarını ölü bir yaşama çevirir. Otobiyografik şiirlerini kendi isimleriyle imzaladıklarını düşündükleri anda dahi imzaladıkları babalarının ismi, yani ölümün ismidir. Bunun en net örneği Ahmet Erhan’ın şiirinde görülebilir. Şöyle yazacaktır şair: “Sonunda götürse götürse çiçek götürür kendi mezarına” (Ahmet Erhan, 2014, s. 391). Burada kendi mezarına çiçek götürme eylemi oldukça anlamlıdır. Baba ve babanın isminin varisi olan oğul ölümde birleşirler. Diğer taraftan babanın isminin iki şairin de otobiyografik şiirlerinde yer alması onların yaşayan dişile, yaşam olan anneye bağlı oldukları gösterir. Derrida’nın da dikkat çektiği gibi insan ölü baba ve yaşayan annenin arasında bir yerdedir. O halde iki şairin de babanın ismiyle imzalanmış otobiyografik şiirlerinde biyografik ile tanatografik arasında kaldıklarını ve imzalarını biyografik anne ile tanatografik baba arasına attıklarını söyleyebiliriz.  Onların otobiyografik (yaşamyazımsal) metinlerinin tanatografik (ölümyazımsal) yapısı metinlerine yansıyan hatıraların dayandığı belleğin de yapısını belirleyecektir. Böylece yazının son kısmına, “Grafi”ye, hafızanın dışsallaştırılması meselesine geçmiş bulunuyoruz.



Derrida’ya göre otobiyografik metin, yazarı tarafından kaleme alınan diğer tüm metinleri bir önsöz haline getirir ve bu önsözler otobiyografik metin içinde kendilerini tekrar etmiş bulurlar. Orhan Veli’nin de bütün şiirleri otobiyografik şiirinin önsözüdür. Diğer bir tabirle Orhan Veli’nin diğer şiirleri otobiyografik şiirinin hem hazırlayıcısı hem de açımlayıcısıdır. Bu yüzden otobiyografik şiirinin içinde aniden önceki şiirlerinden biriyle karşılaşılabilir. Orhan Veli, otobiyografik şiirinin içine “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirinden bir dizeyi tırnak içine alarak kaydeder: “Ben Orhan Veli, / “Yazık oldu Süleyman Efendiye” / Mısra-ı meşhurunun mübdii…” (Orhan Veli, 2007, s. 216). Böylece “Kitabe-i Seng-i Mezar” önsöze, “Ben Orhan Veli” şiiri ise önsözlerin önsözüne dönüşür. Ahmet Erhan’ın şiirinde ise yaşamın, yaşamdan gelen bilgilerin bir önsöze dönüştüğünü, şiirin malzemesini hazırladığını görürüz: “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar / Akdeniz 1958. 1.72. 60 kg. evli. karısı hamile. iki paket sigara. / sabah dokuz akşam yedi. -sahi ne vardı başka?” (Ahmet Erhan, 2014, s. 391). O halde söz konusu şairlerin yaşamlarının ve/veya önceki metinlerinin gerekli olduğu zaman kullanılmak üzere bir önbellek işlevi gördüğünü ve bu önbelleğin tanatografik otobiyografi tarafından sile-yazıldığını -silmeye yaklaşıldığını ve silerken yeniden yazıldığını- söyleyebiliriz. Bu yüzden Ahmet Erhan sormaktadır: “-sahi ne vardı başka”. Orhan Veli ise şöyle yazar: “Ne bileyim/Belki daha bin bir huyum vardır” (Orhan Veli, 2007, s. 217). İki şair de hatırlamaya çalışmakta fakat hatırlarken aynı zamanda silmektedir çünkü grafiye yani yazıya başvurmakta, hafızayı dışsallaştırmaktadır.



Derrida Platon’un Eczanesi eserinde Eski Yunancada hatırlama, geri çağırma, anımsama anlamına gelen “mnesis” ile dışsallaştırılmış hafıza yaratma tekniği “hypomnesis” arasındaki ayrımı inceler (Yamuç, 2023, s. 43). Yazı en önemli “hypomnesis” aracıdır (Tuncer, 2016, s. 4). Diğer taraftan “hypomnesis” tıbbi anlamda bozulmuş, zayıflamış hafızayı ifade eder. Derrida’ya göre “mnesis” gibi refleksif, kendine yeterli bir hatırlama deneyimi mümkün değildir çünkü “mnesis” hafızayı yalnızca içsel olarak açıklamaya çalışır. Hafızanın içsel olarak açıklanması ise yazı gibi “hypomnesis” araçlarının Platon ve başka birçok düşünür tarafından kötücül bir hafıza şeklinde görülmesine sebep olur (Yamuç, 2023, s. 43). Oysa “hypomnesis” iç ve dış ayrımını ortadan kaldıran protez bir arşiv gibi işler (Derrida, 1995, s. 17). Söz konusu hafıza ölüm içgüdüsüne diğer bir deyişle tanatografik olana sıkı sıkıya bağlıdır. Ölüm içgüdüsü arşivlemeye izin verdiği ve onu koşullandırdığı ölçüde hafızanın yok edilmesini ve arşivin silinmesini de emreder (Santos, 2002, s. 174). İki şairin de yaşamları ve şiirleri bir önsöz, bir önbellek gibidir. Önbelleği silmek teknolojik açıdan sitelerdeki bazı ayarların silinmesine sebep olur. Örneğin bir sitede oturum açtıysanız önbelleği sildikten sonra yeniden oturum açmanız gerekir. O halde önbelleğin otobiyografi tarafından yazılırken tanatografi tarafından silinmesi yeniden hatırlamak, yeniden yazmak, yeniden yaşamak ve her şeyi yeniden tekrar etmek demektir. Bu da yeni yaşam ve yeni şiirler anlamına gelir. Aksi olsaydı otobiyografik bir şiirin bir şairin son şiiri hatta mezar taşına yazılacak olan şiiri olması gerekirdi çünkü değişmemek için bir daha yazmaması ve yaşamaması gerekirdi. Derrida bu durumu şu şekilde açıklar: “Hiçbir zaman kesinlikle emsalsiz, bütünüyle orijinal ya da yeni bir şey yoktur; ya da daha çok, yeni bir şey üretildiği kadarınca, yani hafıza ve tekrarın olduğu yerde yeni, radikal biçimde yeni olabilir. Hafıza ya da tekrar olmaksızın yeni, icat edilemez” (Derrida, 2011, s. 218). Yeniden yaşamak ve yeniden yazmak ise hafızayı yeniden yazacak ve yeniden silecektir. O halde Orhan Veli ve Ahmet Erhan hatırlayarak otobiyografik bir şiir yazmazlar, onların otobiyografileri yazılan şiir tarafından her defasında yeniden kurulur. Sonuç olarak “auto-bio-graphy”i ayıran çizgilerin uçlarında, yaşamın ötesinde ve ölümün gölgesi altında yazılan bu şiirler dışsallaştırılmış bir hafızanın, sile-yazılan bir önbelleğin temsilidir.


Kaynakça

Ahmet Erhan. (2014). Otobiyografi. İlknur Özdemir (Yay. Haz.), Burada Gömülüdür 1. Cilt içinde. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

Derrida, Jacques. (1985). Rountable on Autobiography. Christie McDonald (Ed.), The Ear of The Other içinde. New York: Schocken Books.

Derrida, Jacques. (1995). Archive Fever: A Freudian Impression. Diacritics, 25/2, 9-63.

Derrida, Jacques. (2011). Otobiyografiler: Nietzsche’nin Öğretimi ve Özel İsim Politikası. Ali Utku ve Mukadder Erkan (Der.), Nietzschelerin Şöleni içinde (Çev. Ali Utku ve Mukadder Erkan). İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Orhan Veli. (2007). Ben Orhan Veli. Onca Tapınç (Ed.), Bütün Şiirleri içinde. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Santos, Myrian Sepúlveda. (2002). Memory and Narrative in Social Theory: The contributions of Jacques Derrida and Walter Benjamin. Time&Society, 10 (2/3), 163-189.

Tuncer, Sabahat. (2016). Anıların Biçimsel ve Düşünsel Dönüşümü. (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Ankara.

Yamuç, Cemre Uğural. (2023). Batı Felsefesine Metaforik Yaklaşım: Tarih, Yazı ve Mit İlişkisi. Belgü: Ardahan Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dergisi, Özel Sayı, 37-47.

Üst
bottom of page