Proust'un Dersi

Roland Barthes


''Proust'un dersi yazara yazmaya nasıl karar verebileceğini öğretir. Proust'un eserindeki en büyük serüven, yazma kararının bu sahnelenmesi, uygulamasıdır...''


08/22 | Kitap/Çeviri

 


Robert Valette: Proust okuru, doğrudan doğruya zihnin krallığına adım atıyormuş hissine kapılır. Le temps perdu’nün (Kayıp Zamanın İzinde’nin) ilk sayfalarından itibaren ona bir tür esrime, esrik bir kaygı hem verilir hem de vaat edilir. Sabrın ve dikkatin engin tatlılığının fazılasız serpildiği bu uzun arayışa yönlendirilmeye güvenle izin veririz. Proust'un yazarlık eyleminin gerçekleşmesi onun yapıtını belki de mükemmel bir eylem haline getirir. Peki bir yazar, kendi eylemi için, kendi tarzında hareket etme ihtiyacı bakımından nasıl bir ders alır? Kısacası, yazar için Proust’un dersi nedir?


Roland Barthes: Proust'un dersi yazara yazmaya nasıl karar verebileceğini öğretir. Proust'un eserindeki en büyük serüven, yazma kararının bu sahnelenmesi, uygulamasıdır ve ben bu kararı birbirini izleyen üç eylem/perde, üç büyük uğrak şeklinde görüyorum.


Dilerseniz ilk eyleme kararsızlık (velleité) [1], kör kararsızlık diyebiliriz. Bu ilk uğrakta ya da bu ilk eylemde, anlatıcı —Proust’un kendisinden bahsetmiyorum— yazmak ister ama bunu başaramaz. Edebiyat onu büyüler ama bu büyülenme asla sonuca ulaşmaz ve yazmayı başaramazken dikkati dağılır, Proust'un uçarılık (frivolité) dediği şey tarafından, dünya yaşamına bağlılık (mondanité) sebebiyle kelimenin tam anlamıyla dikkati, derin bir şekilde dağılır ve bunun üzerine, bu haldeyken, bir tür arayışta, bir dizi arayışta, tabii ki aşk arayışlarında kendini tüketir. Gilberte Swann’da, Guermantes Düşesi’nde ve Albertine’de de esasında aynı arayışlar deyim yerindeyse sembolik olarak yazıya aktarılıyor değil midir? Söz konusu olan, hiçbir zaman sahip olamadığı, tıpkı aşklarını gerçekleştiremediği gibi asla gerçekleştiremediği ve sonunda tüm bu bölüm boyunca acınası ve ironik bir şekilde Le Figaro'daki basit bir makaleye indirgenen yazıdır. Öyleyse, bütün bu berraklıktan yoksun ilk kararsızlık, kör kararsızlık eylemi, tam da kayıp zamanın tamamıdır.


Ve ardından, bu büyük yazma serüveninin dilerseniz aklı başında yılgınlık (découragement lucid) diye adlandırabileceğimiz ikinci uğrağı çıkagelir, anlatıcı edebiyata ilişkin ilk keşfe nail olur. Dahası bu ilk keşif üzücü ve trajiktir zira anlatıcının sahip olduğuna inandığı tanrı vergisi edebi yeteneklerin gizemlerinden bir nevi arındırılmasından ibarettir. Bir akşam yatmadan önce, tesadüfen Goncourtların güncesinin bir cildini açar —bu cilt pastiştir, hatta bir cesaretle pastişleştirilmiştir diyebiliriz çünkü bu pasajı yazan Proust’un kendisidir ve Goncourtların güncesindeki bu uydurma pasaj, anlatıcının yer aldığı olayları aktarır ve tasvir eder. İşte bu, anlatıcıya bir tür keşif ilham eder, okuduğu bu edebiyatın bir şekilde prestijli karakterinin önünde esasında nasıl gözlem yapacağını bilmediğini fark eder. Ancak ara ara gözlemleyebildiğini ve ancak şeyleri, varlıkları veya olayları kendi aralarında karşılaştırabildiğinde gözlem yapabildiğini tespit eder ve büyük bir üzüntüyle ama aklı başındalıkla bütün edebiyattan vazgeçmeye karar verir. Artık yazmayı denemeyecek, artık bu yazının peşine düşmeyecektir ve böylece vicdan azabı duymadan kendini dünya hayatına verebilecek ve uçarılığa kaptırabilecektir. Netice itibarıyla, bu ikinci perdede, kaybedilen zamanın, kaybedilmiş, tüketilmiş, geri alınamaz olması sebebiyle bir nevi topyekûn kutsanması söz konusudur.



Ve sonra, saadet ya da diriliş eylemi diyebileceğimiz üçüncü perde gelir. Demek ki pişmanlık duymadan kendini uçarılığa kaptırmaya karar veren anlatıcı, Guermantes’ın konutunda düzenlenen bir akşam eğlencesi için aldığı daveti kabul etmeye karar verir ve Hotel Guermantes’a vardığında, üç şoka uğrar veya üç ünlü işaret alır. Bir yandan, Guermantes’ın avlusundaki düzgün şekillendirilmemiş kare taşlar üzerinde yürürken, bir tür göz kamaşması yaşar, içini olağanüstü bir saadet hissi kaplar çünkü bu, Venedik’teki San Marco vaftizhanesinin birbiriyle eşit olmayan döşemeleri üzerinde yürürken hissetmiş olduğu duyguyla birebir aynıdır. İkinci şoku, bir noktada uşaklardan biri çay kaşığını bardağa vurduğunda yaşar; bu ses, kırsaldaki bir tren istasyonunda bir demiryolu işçisinin çekiciyle trenin tekerleklerine vurduğunda oluşan işitsel hissi zihninde yeniden canlandırır. Üçüncü şok ise, kendisine ikram edilen portakal suyunu içtikten sonra ağzını sildiği peçetenin sertliğinin zihninde, Balbec’te ilk kalışı sırasında kullandığı banyo havlusunun hatırasını uyandırmasıdır. Bunun üzerine bu üç şok, bu üç hafıza şoku, geçmişle şimdinin bu şekilde çarpışmasında tam bir mutluluk olduğunu anlamasını sağlar. Ve işte tam bu noktada, geçmişin bir parçası ile şimdideki bir hissi aniden birleştiren, özünde Proustçu zaman dışılık mefhumuna ulaşırız; bir şekilde zamandan çıkılır, zaman yenilir, zaman yeniden bulunur ve bu, öyle güçlü ve önemli bir saadete yol açar ki anlatıcı bunu temelde ölüme karşı kazanılmış bir tür zafer olarak düşünmekte tereddüt etmez. Bu, ölümü kabul edilebilir kılan, yaşama ilişkin hakikaten de derin, güçlü bir anlamdır. Ve bu öyle bir saadettir ki elbette anlatıcının alacağı kararı kesinlikle apaçık kılar; bir an bile tereddüt etmez, uçarılıktan vazgeçecek, kendisini tam bir çileci yaşamın kollarına bırakacak, kapanıp yazacaktır. Yazacaktır çünkü hemen anlar ki yazmak tam da, tesadüfen keşfettiği bu saadeti —temelde, hafıza ile şimdinin çarpışmasında yatan saadeti— kendi içinde baki kılmanın tek yoludur. Sonuç olarak, artık kendini yazma faaliyetine vakfeder, doğal olarak seçeceği yazı da kendi derinliklerini yeniden bulmayı hedefleyecek bir yazı olacaktır —Proust'un realist edebiyat okuluna yönelttiği oldukça acı ve ironik saldırının kaynağında bu vardır— ve o andan itibaren zaman yeniden bulunur ve başına bu dönüşüm hadiselerinin yerleştirildiği Guermantes’taki akşamın onun dünya hayatına bağlı geçirdiği son akşam olacağını bilir, hani deyim yerindeyse imanla aydınlanmış birinin manastır hayatına girmeden önce dünyaya son kez çıktığını bildiği gibi bilir; bu da söz konusu akşamın tarifine olağanüstü bir derinlik ve güzellik kazandırır. Demek ki anlatıcı kapanacaktır, şimdi yazacağını bilmektedir, artık kayıp zamanı aşmış ve zamanı, yani zamanın dışında olanı yeniden bulmuştur.



Yazma eylemi etrafında örülen bu üç bölüm bana bunun için son derece önemli görünüyor, onlarda modern yazar için ve nihayetinde modernite için büyük dersler buluyorum. Bunları belki biraz dar bir şekilde ama tutkuyla, bir bakıma şiddetle, her halükârda dostça söylerken, aklımda, yazmak isteyen, yazma fikri etrafında dönen, yazmanın kendileri için belirleyici bir eylem olduğunu hisseden ama yazma eylemi karşısında derinlerde bu tür küçük kararsızlık nevrozlarına kapılan genç insanlar bulunuyor. Öyleyse sadece bu bakış açısına yerleşerek bile Proust olağanüstü bir ders verir: her şeyden önce, tam bir çileci hayatı kabul etmeden, hatta gündelik hayattan el etek çekmeden yazamayacağını öğrenir. Uçarılıktan vazgeçilmelidir -Proust’un uçarılık dediği, dünya hayatına bağlılıktır- kapanmak gerekir, her şeyi içeren bir eylemdir bu; uçarılık artık sadece kitabın konusu olacak, bir tür rüya gerçekliği haline gelecek, fakat yazar artık uçarı bir yaşam sürmeyecektir. Başka bir deyişle, Proust’un verdiği ilk ders, yazarlar için bir tür radikal alternatif -hani neredeyse yazı yazmak ile geri kalan her şeyi bölen ‘cerrahi’ diyeceğim bir alternatif- ortaya koymaktır. Bana göre ikinci ders, Proust için yazmanın tek sebebinin mutluluk olmasıdır. Proust'un yazma kararı, tam olarak, nihayetinde mutsuz ve yararsız olan bir yaşamın mutlu bir yaşama dönüşmesine tekabül eden bir karardır. Yazmak Proust için mutlu olmaktır, bence bu çok önemli ve son derece modern, hatta belki bir anlamda avangard olduğunu söyleyebilirim çünkü 20 yıldır biraz acıklı/hileli, sonunda biraz mutsuz, biraz da aşırı yazma sorumluluğunun eziyete çevirdiği bir duyguya alıştırıldık, hâlbuki Proust'a göre yazmak aslında mutlu olmak ve mutlu olmayı istemektir. Ve böylece üçüncü ders de şudur ki bu yazı, tüm yazılar varlığın derinliklerine bir dönüştür, hatta dedikleri gibi gerçekten de bir anamnezdir [geçmiş olayları hatırlamadır]. Bu hatırlama temelde karşılaştırma yoluyla, haşiye mahiyetine sahip olay karşılaştırması yoluyla meydana gelir; başka bir deyişle, esasında Proust'a göre yazmak, özleri ortaya çıkarmak ve [yazıyı] ancak karşılaştırma yoluyla beliren bir öze dönüştürmektir.


Çeviri: Murat Erşen



* Bu metin, Robert Valette ve Georges Gravier tarafından sunulan ve ilk kez 9 Aralık 1963 tarihinde Radiodiffusion Télévision Française'de (RTF) yayınlanan programın transkripsiyonudur. [Kaynak metin] [Video]

 

[1] Neticede gerçekleşmeyen, eyleme dökülmeyen niyet. Arzu ve irade arasında yer alan gelgeç istek, tereddüt, eğilim, meyletme, kalkışma, teşebbüs.