Proust'un Dersi II

Marguerite Duras


Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’yi okurken Proust benim. Bu açıdan, Proust'u okuduğumuz zaman onu yazıyoruz, yazma duygusu yaşıyoruz, kısacası hem Proust’un dünyasına hem de onun esere dökülmesine, gerçekleşmesine katılıyoruz diyebiliriz.


08/22 | Kitap/Çeviri

 


Robert Valette: Proust okuru, doğrudan doğruya zihnin krallığına adım atıyormuş hissine kapılır. Le temps perdu’nün (Kayıp Zamanın İzinde’nin) ilk sayfalarından itibaren ona bir tür esrime, esrik bir kaygı hem verilir hem de vaat edilir. Sabrın ve dikkatin engin tatlılığının fazılasız serpildiği bu uzun arayışa yönlendirilmeye güvenle izin veririz. Proust'un yazarlık eyleminin gerçekleşmesi onun yapıtını belki de mükemmel bir eylem haline getirir. Peki bir yazar, kendi eylemi için, kendi tarzında hareket etme ihtiyacı bakımından nasıl bir ders alır? Kısacası, yazar için Proust’un dersi nedir?


Marguerite Duras: Temel ders, Proust’un varoluşunun ta kendisidir, modern dünyada böyle bir kabiliyetin var olmuş olmasıdır, hem zamanda hem mekânda, eksiksiz olarak. Hepsi bu, en azından benim için, meselenin aslı bu. Diyelim ki bir insan sadece tek bir eseri, Proust’un eserini okumuş olsun, bu eserden hareketle onun kendi kendine yazmaya koyulabileceği tahayyül edilebilir. Eser adeta ona bulaşır, bir aydınlanma yaşar ama bunların sebebi bizzat kendisidir, kendi varoluşudur, kendi zihninin gücü, berraklığıdır, birdenbire oluverir. Benim etrafımda, benim içimde olan, fark etmediğim şeyleri yazacaktır sadece! İşte bu bakımdan Proust'a aşinayızdır, ve hepsinden önemlisi o bütün yazarlara hitap eder. Proust, hayatlarını aydınlatmaya çalışmadıkları için onu görmeyen/anlamayan sanatçılardan bahseder ve böylece, der, bu sanatçıların geçmişleri bir işe yaramayan sayısız klişeyle doludur, zekâ geliştirip olgunlaştırmadığı için bu klişeler faydasız kalmıştır. Aslına bakılırsa Proust’un evreninde hiçbir şey olağanüstü değildir; ne Swann, ne Albertine, ne de baş döndürücü Baron de Charlus. Hayret başka yerdedir, bu karakterlere can veren hareket sayesinde her şeyin oluşturduğu senfonik bileşkededir. Kısacası Proust’un dersi, aralarında sürekli gidip gelinebilecek formların şeffaflığını ve bunların çözülmesi imkânsız karmaşıklığını öğretmesidir diyebiliriz. Ve esas mesaj ya da diğer bir deyişle esas ders, özsel değil ama hareket halinde bir karamsarlıktır.



R. Valette: Zihnin işleyişine dair Proust size ne öğretti? Bu alanda ne tarz bir ilerleme kaydetmenizi sağladı?


M. Duras: Şahsen bana okumayı öğretti. Onu geç okudum, yazarlık hayatıma başladıktan sonra. Ama bana okumayı öğretirken, zorunlu olarak yazmayı da öğretti, yani onun yazmadığı gibi yazmaktan kaçınmayı. Onun sayesinde örneğin Gide ve Péguy'i ilk seferkinden oldukça farklı bir bakışla, hiç de iyi niyetli olmayan bir gözle yeniden okudum. Bana tumturaklı hatiplerin korkunçluğunu, edebiyatta yalanın var olduğunu ve yalanın hep didaktik olduğunu öğretti. Bana şunu öğretti: zihin, —yazarın bilinci olan— tek bir eksen etrafında çekime kapılır, bu tek koşulla yaratılan dünya döner, o olmadan dönmez. Eğer bir yazar, öğrenilmiş veya dikte edilmiş yanlış bilinci kendi bilinciyle yan yana koyarsa, bu girişimin sadece ahengi ıskalamakla kalmayıp, aynı zamanda neredeyse hiçbir şey ifade etmeyeceğini öğretti bana; temelde kişisel yanılgıyı, işte her şeyden önce bunu öğretti, görkemli, ustaca bir yanılgı ama tek bir kişinin yanılgısı. “Son”u öğretti, her şeyi söyleyebiliriz, her şeyi, bana belirli bir nesnelliğin, aynı anda hem öznelliğin hem de nesnelliğin sonunu öğretti, ne pahasına olursa olsun nesnellik eşekliktir, bunu da öğretti, bir yazarın sefaleti ölçüsünde ütopyadır böyle bir şey. Başka ne öğretti? Bir duygunun ifadesinin yargıya yol açmasının sebebinin, duyguya dair sunulan ifadenin bu yargıya çanak tutması olduğunu. Bir tutkunun ifadesinde, ancak bu duygu görünmek ya da şoke etmek isterse veya cüretkarlığını gösterirse küstahlık ve utanmazlık olduğunu. Bir duygunun, fevkalade olduğunda, ona tanıklık eden kişiyi bu duygu hakkında yaraşır, uygun ya da uygunsuz diye yargıda bulunmaya sevk etmeyeceğini öğretti. Baron de Charlus'nün küçük Morel’e duyduğu sevgi “fevkalade” bir duygudur. Gülünçtür ama alçak değil. Mösyö de Charlus'nün ustaca utanmazlığının hiçbir ayrıntısı olmadığını ve tutkularından herhangi birine dayanmadığını, bu utanmazlığının onu bütünüyle tanımladığını ve bu hayranlık verici canlı skandalın hakikat olduğunu öğretti bana; sınıfsız edebiyatın gelişini, Yahudi olmanın felaketini, marki olmanın sefaletini öğretti.


À la recherche du temps perdu, Yönetmen: Nina Companéez, 2011


R. Valette: Proust’un tarzı nasıl tanınır? Hem taklit edilemez hem de taklit edilebilir tarafı nedir?


M. Duras: Özür dilerim, ama bu soru bana temelsizmiş gibi geliyor. Bütün yaklaşımlar arasında Proust’un tarzını teşhis etmek mümkündür, önemli olan da budur. Bana taklit edilebilirmiş gibi gelmiyor, her halükârda Joyce’unkine kıyasla taklit edilmesi çok çok zordu. Neden? Tam olarak bilmiyorum çünkü muhtemelen Proust’un yaklaşımı esasen belirli bir evrende, yazarın evreninde, başka birinin evreni yerine onun evreninde meydana gelir ki önemli olan da budur, zaten Proust bunu Sodom ve Gomorra’da söyler:


“İki üç defa, bu odanın ve kitaplıkların bulunduğu, Albertine’in pek küçük bir yer kapladığı dünyanın, belki de zihinsel bir dünya olduğu ve tek gerçeklik olduğu, anlık bir düşünce halinde aklımdan geçti; kederimse, bir romanı okurken duyduğumuz keder gibi bir şey olabilirdi, böyle bir kederi, ancak bir deli, sürekli ve kalıcı hale getirir, bütün hayatına yayabilirdi; belki de irademi birazcık kullansam, bu gerçek dünyaya ulaşabilir, kâğıttan bir çemberi yırtarcasına ıstırabımın ötesine geçerek bu dünyaya girebilir, bir romanı bitirdikten sonra, hayali kadın kahramanın ne yaptığını düşünmeyişimiz gibi, Albertine’in yaptıklarını da hiç umursamayabilirdim.” [1]



Proust’un çabası, şahsen bildiklerini göstermektir, ancak bir kayma (glissement) yoluyla —az önce okuduk— onun başına gelenlerin gerçekleşmemesi ya da bunların başkasının başına gelmesi için küçücük bir kayma yeterlidir. Joyce’un çabası ise, kendisinden önceki değerleri mutlak surette çürütme çabasıdır. Yazarın dünya karşısındaki duyarlılığının yeni bir semantiğini yaratır. Proust’ta buna benzer bir şey yoktur. Proust, modern romanı yaratmak ya da dönüştürmek istemedi, yapıtındaki değişmez bir fütürizme ilişkin bu his, bu derin izlenim kuşkusuz bundan kaynaklanır, ama bu Proust okuru olarak bizi ilgilendiren bir fütürizmdir. İnsan her zaman Proust’un anlatısına kendi anlatısıyla devam edebileceği, onu kendi anlatısıyla tamamlayabileceği izlenimine sahiptir. Demek istediğim, onun romanları açıktır, romanlarında kapılar açıktır, içeri girebilirsiniz, fütürizmden, gelecekten kastım bu; Proust’un şu anki okuyucusu, onu keşfetme sürecinde olan kişidir. Borges, Shakespeare’in var olmadığını, Shakespeare’in, Hamlet’i okurken, okuduğu esnada ve ancak Hamlet’in okuru biçiminde mevcut olduğunu söylüyordu. Hamlet’i okuduğum zaman Shakespeare benim. İşte, bu harika latifenin Proust’a hayranlık verici biçimde uyduğunu düşünüyorum. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’yi okurken Proust benim. Bu açıdan, Proust'u okuduğumuz zaman onu yazıyoruz, yazma duygusu yaşıyoruz, kısacası hem Proust’un dünyasına hem de onun esere dökülmesine, gerçekleşmesine katılıyoruz diyebiliriz. Bu evrene onun açık bıraktığı kapılardan giriyoruz.



R. Valette: Proust’un niteliği sizce nelerden oluşuyor, Marguerite Duras?


M. Duras: Proust'un ilk ve son niteliği, bence yazarın edebiyata külli, radikal yatkınlığından oluşuyor. Hiç şüphe yok ki, zamanında, Bergotte’un tek bir kelime ararken gösterdiği sabır beni biraz kızdırıyordu, biraz da itici geliyordu bana. Bergotte’un hayatının havadan yoksun olduğunu düşünüyordum, şimdiyse Proust’u okurken o duyguyu hiç hissetmiyorum. Proust’tan beri insanlık serüveninin bir insanın gözünde ancak edebi bir gerçekliğe sahip olabileceğini biliyoruz. Proust için yalnız başına yazılanlar gerçekti, bunu söylemiştir. Onun yapıtı Joyce’da olduğu gibi bir girişimden değil, zihninin, dünyayı görmek ve onu başkalarının görüşüne sunmak için, dünyanın kendi başına akmasını sağlamaya yönelik bir tür fenomenal yatkınlıktan kaynaklanır. Çok kısa yaşamının sonunda bitkin düşmüş haldeyken, Gaston Gallimard’a da yazdığı gibi, görünen o ki, o artık sadece bunu yapıyordu, tıpkı başkalarının mektuplaşmaları yeniden okuduğu gibi o da kendi eserini yeniden okuyordu. Şüphe yok ki bu eser, edebiyat tarihinde benzeri olmayan bir çakışmayla, bizzat onun hayatıydı. Ama hakikaten de diyebiliriz ki, bir kez olsun bir yazar zamanı, kayıp zamanı yeniden buldu.



Çeviri: Murat Erşen



* Bu metin, Robert Valette ve Georges Gravier tarafından sunulan ve ilk kez 12 Aralık 1963 tarihinde Radiodiffusion Télévision Française'de (RTF) yayınlanan programın transkripsiyonudur. [Kaynak metin] [Video]

 

[1] Marcel Proust, Sodom ve Gomorra, çev. Roza Hakmen, YKY, 1998 (3. bas)., s. 541.