top of page

Paul Virilio'da Hız Estetiği

  • 20 May
  • 7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 20 May

Göksenin Salman


Virilio’nun çağdaş sanatın kazasına ya da felaketine dair formülü, sanatın teknik ve iletişimsel hız rejimine eklemlenmesi sonucu ortaya çıkan yönünü imler. Kaza onun terminolojisinde hızın içkin sonucudur, istisnai değildir. Aktarım ne kadar hızlanırsa, kazanın olasılığı da o denli norm hâline gelir.


05/26 | Kitap



“Dünya görüşümüzün objektif olmaktan çok teleobjektif hâle geldiği bir dönemde, varlıkta nasıl sebat edilebilir? Her şeyin görüldüğü, görüldüğü ânda da hemen unutulduğu bir dünyanın, âni gerçeklik kaybına nasıl etkili şekilde direnilebilir?”(s.118) Virilio’nun temel sorusuydu bu. 90’ların sonunda, Virilio’nun metninin yazıldığı dönemde hız, henüz dijital çağın vaatkâr ilerleme unsurlarından biri gibi kabul ediliyordu. Televizyon çok kanallıydı ama yine de sınırlıydı. İnternet hızlanıyordu ama parçalıydı, görüntülerin akışı, bant genişliği ve donanım sınırlarıyla hâlâ kesintili haldeydi. Görmek ile maruz kalmak arasındaki sınır, reklâm blokları, haber bülten saatleri, galeri ve müze ritimleri gibi dış çerçevelerle korunuyordu. Sanat, hızın ve ekranın baskısını hissediyor ama onu temkinli biçimde çerçevelemeyi hâlâ başarabiliyordu. Yavaş izleme pratikleri, mekâna bağlı deneyimler, küratöryel seçicilik bu farkı savunuyordu. Bugünse sınır yer değiştirdi: ekran artık bir mekân değil, bir tür iklim. Görüntülerin ivmesi her an ve her yerde bir dolaşıma dönüştü. akış sonsuz, seçicilik ise algoritmaların görünmez tercihleriyle içselleşmiş durumda. Göz, Virilio’nun sezdiği gibi seçme ve ayıklama işlevleri terk ederek çarpmaya, atlamaya programlandı; maruz kalma, platform mimarisinde bulunmanın zorunlu sonucuna evrildi. Estetik, hızın mekaniğine teslim olmakla kalmıyor; hız da gitgide bir estetiğe dönüşüyor: kısa formdaki videolar, anlık trend estetikleri, filtrelenmiş gerçeklikler, üretimi ve tüketimi aynı jestte birleştiren yapay zekâ araçları… Işık hızının gerçeği tüketmesi bugün, gerçek ile kurgu arasındaki sürelerin büzüşmesi, olayların gerçekleştiği anda estetikleştirilip paketlenmesi biçiminde tezahür ediyor. Tanıklık bile post-prodüksiyondan daha yavaş kaldığı için hakikat biçim kaybediyor.


Elbette Virilio’nun eleştirisini yönelttiği 90’lar dünyasıyla günümüz arasındaki farkı imkânlar bağlamında da tartışmalıyız. O dönemde hızın tahakkümüne karşı savunma, yavaşlık ve mekânsallıkla düşünülürken, bugün karşı hamleler hem teknik hem topluluk temelli. Dikkat ekonomisine dirençli görüntü diyetleri, bağlamsallaştırmayı önceleyen açık arşivler, altyapı eleştirisi yapan sanat pratikleri ve bizzat algoritmaları ifşa eden işler söz konusu. Hızın estetiğini reddetmek yerine onu bükecek, kıracak, ritmini bozacak, duraklatma, döngü kırma, geciktirme, çözünürlük düşürme, veri kesintisi gibi mikro-koreografiler ortaya çıkıyor.


Paul Virilio
Paul Virilio

Virilio’nun saptamalarının ardından bugün maruz kalmanın içinden yeni görme rejimleri icat edilebiliyor. Yavaşlatılmış okuma, bağlam katmanlama, üretim süreçlerini görünür kılma, izleyiciyi kullanıcı olmaktan çıkarıp tanık ve ortak yapımcıya dönüştürme gibi stratejiler bugün sıklıkla kullanılıyor. Estetik süratin altyapısını çözümleyen paralel estetik konumlar türetir hale geldi. Virilio estetiğin bu çoğalma yanılsamasıyla belirginleşen yitimini nöroestetik kavrayışı bağlamında tartışmaya açıyordu:


“Mayıs 2005’te, Londra Üniversitesi Goldsmith College’ın kültürel çalışmalar programı yöneticisi Scott Lash, bu tema üzerine iki günlük bir konferans düzenledi. Konferansın başlığı NÖROESTETİK’di. Katılımcılar arasında Olafur Eliasson, Joseph Kosuth, Brian Massumi ve Marcos Novak öne çıkan isimlerdi.” Virilio şöyle yazıyordu: “Nöroestetik, estetiğin ortadan kayboluşunun bir başka adı yalnızca... Yoksa bu kez karşımızdaki, sinirsel çöküntü estetiği mi?”


Virilio nöroestetik’e dair çıkışıyla sinir sisteminin kapasiteleri açısından yeniden tanımlandığını ileri sürdü. Bu sanat ve teori hattı, algıyı bir temsil problemi olmaktan çıkarıp, doğrudan dikkat, uyaran yoğunluğu, bedensel yönelim ve duygulanım akışları üzerinden düşünür. Virilio burada bir uyarı dile getirir. “Nöroestetik”, kulağa çağdaş ve bilimsel gelen bir genişleme gibi görünse de, aslında estetiğin ortadan kayboluşunun yeni adı olabilir çünkü estetik karar yani seçme, ayırt etme, yargı verme gibi iradi eylemler yerini, sinir ağının maruziyetine, uyarılabilirliğine, yani hız-ekran rejiminin dayattığı bir nörofizyolojik uyuma bırakır. Böylece sinirsel çökündü iması belirir: modernitenin sinirsel tükenişi bugün platform mimarileri ve ışık hızı dolaşımın baskısı altında, estetik deneyimi aşırı-uyarılma sendromuna çeviriyor, eserle süreye yayılan bir karşılaşma söz konusu değil artık, daha ziyade tetikleyiciyle anlık çarpışmalardan ibaret temaslardan bahsedebiliyoruz.



Algısal kurulumlar, duygulanım teorileri, siber-mimari vizyonları izleyiciyi görme-işitme-eşduyum ekseninde içeriden yakalarken, Virilio sorar: bu bünyeye zerk edilmiş durumundaki iç iletişim hali yargının yerini duyumsal protokole mi devrediyor? Nöroestetik, sanatı sinir sistemine uyarlarken, estetiği, diğer bir deyişle aisthesis’in etik ve politik boyutlarını daraltıyor mu? Algıyı inceltmek yerine, tolerans eşiğini sürekli yükselten bir uyaran diyetine mi sürüklüyor? Eğer öyleyse, nöroestetik, maruziyeti anlamaya yarayan bir kavram olmaktan çıkıp maruziyetin ta kendisinin estetiği, diğer adıyla, sinirsel çöküş estetiği haline gelir. Virilio’nun yorumu, bilincin hız karşısındaki geri çekilişini kayda geçirir. Bakışın süre, mesafe ve muhakeme talebi, dikkat ekonomisinin ivmesi karşısında çözülür. Geriye gözün belirleniminden çıkarak sinirlerin  tayin ediciliğine dayanan deneyimler silsilesi kalır. Tam da bu nedenle, nöroestetiği görme rejimlerinin siyasetine dair bir uyarı işareti olarak okumayı önerir Virilio.


Bugün benzer temalara sahip eserlerin ünlü yazarlarından biri de Byung Chul Han. Virilio ise, Han’ın eleştirel söz dağarcığını önceleyen ve onun açtığı izlekleri daha sert bir ivme eleştirisine bağlayan bir teorik konumda duruyor. Chul Han, çağımızı performans baskısı, şeffaflık ideolojisi, pozitiflik zorunluluğu ve yorgunluk semptomları üzerinden okurken, bu semptomların altyapısını çoğu kez kültürel-psikolojik terimlerle betimler. Virilio ise semptomları bir üst katmana, hızın ve ışıksal iletimin kurduğu teknik-politik düzenle ilişkilendirir. Virilio’nun metninde estetik maruziyete indirgenir; hakikat, ışık hızında iletimin kazası olarak tüketilir. Chul Han’ın saydamlık nosyonuyla vurguladığı unsur, Virilio’da mutlak görünürlük rejiminin stratejik sonucudur ya da “yorgunluk toplumu”nun nörolojik aşınması, Virilio’da “sinirsel çöküş estetiği”nin, diğer bir deyişle aşırı uyaran ve sürekli uyarılabilirliğin norm hâline gelişidir.


Chul Han’ın teşhisleri, öznenin içsel ekonomisini, dikkat, öz-disiplin, öz-sömürü gibi terimleri çözümler; fakat Virilio bu iç ekonomiyi mümkün kılan dış hız mimarisini, hızın mekaniğini ve kazanın zorunlu eşliğini daha somut deneyimlerle işaret eder. Chul Han sürekli teşhiri (şeffaflığı) bir toplumsal buyruk olarak okur. Virilio ise bu teşhirin, görüntünün askerî/lojistik kökenli ivmelenmesinden doğan bir optik zorunluluk olduğunu vurgular: göz artık seçmez, çarpar, karar yerine earuziyet gelir vs. Yine, Chul Han’ın olay karşısındaki duygulanımsal erozyon tasviri, Virilio’da olayın bizzat medyanın ve tekniğin hız alanında ön-kaza halinde biçimlenmesiyle açıklık kazanır ki böylece gerçeklik, aktarımın temposunda biçim kaybeder. Estetik politik bağlamda da Chul Han, sanatsal ve gündelik deneyimin incelmesini etik ve psikopolitik kavramlarla tartarken, Virilio sanatın bizzat altyapıya yani aktarım hızına, görüntüleme tekniğine ya da mekânın askeri dizilimine bağımlı hâle gelişini tartışır. Sonra Chul Han’ın dikkat ekonomisiyle hesaplaşması, Virilio’da bir “algı savaşı” topografyasına yerleşir. Radar, uydu, ekran, ağ gibi dinamikler bunlar metaforlardan ibaret olmaktan çıkarlar ve görme rejiminin gerçek mühendisliğinin sonuçları olarak değerlendirilirler. Bu açıdan Chul Han’ın felsefe tarihindeki eleştiri geleneklerini kısmen silikleştirerek açığa çıkardığı semptomlar Virilio’nun eserlerinde hız-tekniğiyle kurulan nedensel ağlarla belirginleştirilir, Bu nedenle Virilio’da hızın ontopolitik eleştirisi, olay kaza diyalektiği ve estetiğin maruziyete dönüştürülmesi etrafında düğümlenen daha katmanlı ve derinleşmiş bir tahlile rastlarız. Chul Han’ın çağdaş patolojiler panoramasını bilhassa hız eleştirisi zemininde önceler Virilio. Öte yandan, bu geçiş dönemi sancılarını şahsi psikozlarla açıklamaktansa kamusal profanlaşma riskinin üzerinde durur.



“İnsan mı, yoksa “yeryüzü varlığı” mı? Soru budur; sonla, insanın kendi humusundan doğduğu yıldızın sonluluğuyla çağdaş olan bir sanatın ortaya attığı soru. Sanata olduğu kadar ulusların siyasetine de yöneltilmiş bir sorudur bu.” (s. 97)


Virilio’nun “insan mı, yeryüzü varlığı mı?” sorusu, özneyi türsel bir özerklik mitine indirgenmekten koruyarak onu gezegensel sonluluk içinde konumlamaya zorlar. Son burada apokaliptik bir kapanış fantezisinin ötesinde insanın kendi maddesinin, yani humus’unun göksel döngülere bağlı ömrüyle çağdaş bir sınırlılık bilgisidir. Sanat burada temsil ettiği dünyanın sonluluğunu, kırılganlığını, ekolojik ve kozmik bağımlılıklarını görünür kılacak bir sorunsallaştırma üretir. Bu soru sanata olduğu kadar siyasete de döner çünkü insanı “yeryüzü varlığı” olarak düşünmek, ulusal egemenlik ve kalkınma mitlerini aşındıran gezegensel bir müşterekler politikası talep eder.


Virilio’nun çağdaş sanatın kazasına ya da felaketine dair formülü, sanatın teknik ve iletişimsel hız rejimine eklemlenmesi sonucu ortaya çıkan yönünü imler. Kaza onun terminolojisinde hızın içkin sonucudur, istisnai değildir. Aktarım ne kadar hızlanırsa, kazanın olasılığı da o denli norm hâline gelir. “Büyük kamusal profanlaşma” uyarısı, bu bağlamda kutsallık alanlarının bozulmasına işaret eder; değerlere hiza veren kriterler kamusal alanda hızın akışıyla çözür, harcanır, tüketilir. Profanlaşma, medeniyet denilen ortak referans mimarisini gevşettikçe kamusallaşma olanakları da alanları da yoksullaşır.


Hız rejiminde gelecek bir veri uzantısına indirgenmiştir; henüz görünür kılınmadan, modeller ve öngörü algoritmaları dünyayı ve tüm eylem alanlarını bir tür tahmine çevirir. Olasılık, imgeyi önceler. İmge örüntüleri istatistik haline gelir. Bu tarz bir profanlaşma, zamanı da kutsallıktan arındırır. olan, olmadan önce hesaplandığında bekleyiş, muğlâklık, tekillik gibi unsurlar da silikleşir. Fakat görünür olandan sonra, başka türlü ifade edersek, imgenin gerçekliği kat ederek dolaşıma girmesinin ardından geriye yalnızca öngörülemeyen kalır. Beklenmedik olan ve bilginin kazasıdır bu çünkü hız, temsilin bağlamını imha eder; görselleştirme, olayın süre ve muhakeme talebini tükettiğinde, hesap-dışı kalan artığın ya da kazanın yönetilemezliği büyür. Bilgi burada aydınlanmadan ziyade patlama, genişleme, hatta aşırılaşma riski taşır. Verinin bolluğu epistemik bir kaza üretir ve anlam, aşırı görünürlüğün enkazı altında kalır. Bu diyalektikte sanatın trajik bir görevi belirir. Eğer sanat yalnızca hızın estetiğini tekrar ederse, profanlaşmanın iletkeni olur,. Böylece temsil çözülür, medeniyetin ortak tahayyül alanı ufalanır. Ama sanat, görünürden öngörülebilire  giden kısa devreyi ifşa edip kırdığında, ritim bozarak, bağlamı geri çağırarak, tekilliği koruyacak ortamlar kurarak hem “yeryüzü varlığı”nın sonluluğunu düşünmeye alan açar hem de profanlaşmanın kamusal yıkımını yavaşlatır. Virilio’nun uyarısı tam da bu sebeple bir altyapı eleştirisidir. Hızın mekaniği dönüştürülmeden, temsil yeniden kuvvet kazanamaz ve temsil güçlenmeden de kolektif bir yaşamın ölçüleri ayakta kalamaz.



Virilio bu medeniyetin taşıyıcısı olan unsurların dağılmasını entelijansiyaya yönelik bir eleştiri biçiminde de kurguluyordu. Nicholas Zurbrugg ile söyleşisinde çağdaş sanatçı ve entelektüellerin tarihin zorunlu gidişatına etkisi sorulduğunda şöyle yanıtlar Virilio: "Sanatçıların ve entelektüellerin artık hiçbir etkisi olmadığını düşünüyorum. Bence şimdilik her şey bitti. Bir Gide’in, Merleau-Ponty’nin, Husserl’in ya da Heidegger’in etkisi düşünüldüğünde ve bir de bugüne bakıldığında, bugün hiçbir şey olmadığı görülür. Sorbonne bitti. Fransız üniversiteleri bitti. Sorbonne’da düşünürler yok artık. Hepsi gitti. Bu sadece benim görüşüm de değil; Fransız üniversiteleri değerlendirildiğinde, Sorbonne’un en kötülerden birisi olduğu ortaya çıktı. Artık orada büyük düşünürler yok. Ben gençken muhteşemdi, dersler bir opera gibi olağanüstü geçerdi. Yuhalanan, alay edilen öğretmenler bile olağanüstüydü. Ama artık berbat. Çok kötü.”**


Virilio’nun entelektüelin etkisinin yokluğuna dair saptaması kendi külliyatındaki iki ana hattın mantıksal uzantısıdır: hızın içkin kazası ve temsilin erozyonu. Etki, onun sözlüğünde zamana yayılmış bir yankı, gecikmeli bir nüfuz demektir. Oysa hız rejimi yankıyı öldürür. Entelektüel müdahalenin zayıflaması, tek tek düşünürlerin niteliğinden çok, iletim altyapısının zaman örgüsüyle ilgilidir. Hız, kamusal karar devresini kısaltır; kısa devre ise düşünceyi ana dönük politik müdahaleye “yetişemeyen" bir artığa çevirir. Bu karamsar ton, kaza ya da felaket” kavramsallaştırmasıyla da tutarlıdır. Virilio’da göre kaza istisna olmaktan çıkıp tekniğin zorunlu sonucuna dönüşür. Üniversitenin ve entelektüel kamunun çöküşünü da kurumsal gerilemeyle tanımlamaktansa bir altyapı kazası olarak okur. Düşüncenin kurulduğu ritimler, dersin süresi, okumanın temposu, tartışmanın mekânı vs. bu hızlandırılmış dolaşımda kaza geçirir. Ritüel çözülmüş, haliyle temsil de çökmüştür.



Bir diğer bağ, profanlaşma uyarısıyla kurulur. Entelektüelin etkisi, ortak ölçüler, kolektif alanlar sayesinde hissedilirdi ama profanlaşma, bir anlamda büyüyü çözer, tılsımı sonlandırır, karizmanın dağılışını simgeler. Artık tartışma kurucu ve muhafaza edici figürlerinden yoksun kalmış, etki de anlık görünürlüğe indirgenmiştir. Dolayısıyla sözle aynı anda unutuşa terk edilen figürler kadar bu entelektüel muhatapları karşılayan kalabalığın ve kamunun da yitimi söz konusudur. Bu anlamda figürlerin güçsüzlüğünden ziyade etkilenme koşullarının ortadan kalkmasına işaret eder. Bu hükmün keskinliğini Virilio’nun yazınsal jesti yumuşatır; etkisizliğin ilanını bile bir ifşa pratiği olarak kullanır. “Sessizlik prosedürü” diye adlandırdığı şey, sesin yükselerek değil, ortamın gürültüsünde boğularak sönmesidir. Yine de entelektüelin tesirinin zayıflaması bir eylemsizlik çağrısı şeklinde okunmamalıdır. Buradaki teşhir ve saptama daha ziyade moral üstünlüğünü performanstan çekip altyapı eleştirisine yatırma hamlesidir.


“İnsan mı, yeryüzü varlığı mı?” sorusuna dönersek bu karamsarlığın kozmopolitik nedeni de açığa çıkar. Sorbonne gibi ulusal, kurumsal prestij alanları modernitenin görkemli sahneleriydi; fakat gezegensel sonluluk ve teknik hız çağında bu sahneler temsil gücünü yitirir. Yerel miras ve geçmiş ihtişama tutunmak artık etkisizdir. Hızın sonuçları tarihin ve kurumların tüm katmanlarında belirgin kılınmalıdır. Virilio’nun ilgileri bu bakımdan bir tür politik konumu açığa çıkarır. Düşüncenin eski mekânlarında etki bitti; düşüncenin yeni etkisi, hız mekaniğini ifşa edip kıracak estetik ve siyasal düzenekler kurulduğunda başlayabilir.

*Paul Virilio, Sessizlik Prosedürü & Göz Alabildiğine Sanat, çeviren: Murat Erşen, Ketebe Yay. 2026.


Üst
bottom of page