top of page

Nesneler Âleminde Bir Hâletiruhiye

Esra Beşiroğlu


Arter'deki ilk özel koleksiyon sergisi Farz Et Ki Sen Yoksun'dan yola çıkılarak hazırlanan kitapta küratör Selen Ansen ile yazarlar Claudia Swan ve Cana Bostan'ın metinlerine 400'e yakın sanatçının eserlerinden görseller eşlik ediyor. Sergi Aralık 2024 tarihine dek gezilebilir.


05/24 | Kitap

 



“Koleksiyoner onları işlemez kılmadıkça ölümlerini canlılıklarından ayırt edemeyen nesneler, bir mütekabiliyet evinde salınmaya başladıklarında ise muhafaza edilerek aşılmış olurlar.” [1]


Toplama ediminin başlangıç anı beğeniyle, ekonomik bir motivasyonla ya da hatıra nesnelerinin nesilden nesile aktarımı yoluyla basitçe belirlenmiş olabilir. Başlangıç anını koleksiyona doğru genişleten itkilerse kolektif bilinçdışının tarihselliğiyle benliğinkinin iç içe geçtiği daha karmaşık yapılanmanın uzamını kat etmek zorundadır. Bilinçdışının müdahalelerinin toplayıcının bakışıyla hizalanışı toplama eylemine ereksellik kazandırarak koleksiyonun/koleksiyoncunun tarihini başlatır. Keyfilik, zaruretle; dürtü, iradeyle; kaos, düzenle hemhal olmuştur. Koleksiyonun sürekliliği, bu çatışkıların birbirini itişiyle ve zaptıyla mümkün olur. Koleksiyoncunun özne, koleksiyonun nesne olduğu gidişatın, rollerin sürekli yer değiştirdiği bir akış haline dönmesiyle işleyişi sağlayan çifte sarmal dolanıklığı bir kez daha tekrarlanır. Bu an itibariyle belirleyen ve belirlenen bir mütekabiliyet ilkesine göre işleyecektir. Koleksiyonu oluşturan her bir parça gibi koleksiyoncu da bütüne hem tabi hem dışsal olan çift katmanlı bir anlam kategorisine yerleşir. Tekil olanın kendinde anlamı da bu bütünlük içinde yeniden tanımlanmıştır. Koleksiyon, koleksiyoncu ile nesnelerin toplamından müteşekkildir.



“Firari bir hakikati yanıbaşında tutan koleksiyonerin faniliği gibi, bir koleksiyonun nesneleri de kaçma ya da kopma fikrinin başlangıcında durur. Koleksiyoner figürünün topografyası, yerleşme ya da kökleşme türünden bulunuş kiplerini zihne düşürse de onu her durumda çok uzak bir mesafenin bir ucunda hayal etmek elzemdir: duvardan kapıya değil, bir resimden, heykelden, kitaptan, kilimden, merdivenden kâinata uzanan bir yolun başında.” [2]


Koleksiyoncusunun varlığında hiçbir zaman tamamlanmayacak olan koleksiyon, dirimselliğini bu hudutsuzluktan alır. Yine de nesneler topluluğunun ve koleksiyoncunun oluşturduğu yekvücut organizma, tam da canlı oluşuyla zamanın ve zorunluluğun dışarıda bırakılamadığı sınırlı bir ebediyete yazgılıdır. Mekanizmayı etkin kılan koleksiyoncunun ömrü, ideal nesnenin var olan gövdeye elverişli eklemlenme zorunluluğuyla birlikte bu sonsuza açıklığa bir hat çizer. Böylelikle her nesne yatırımı henüz gerçekleşmeden önce de gövdeye dahil edildikten sonra da objenin tümleyiciliğini potansiyel olarak tutar; açığa çıkan, açıkta tutulan her zaman eksiklik olacaktır. İster nadire kabinesi gibi çeşitlilik sunan türden olsun ister belirli bir temayla, dönemle ya da tek tip nesneyle sınırlandırılmış bir koleksiyon olsun nesnelerin ikame etme/edilme imkânı, kullanım koşullarının üzerinde bıraktığı özgün zamanın izleri nedeniyle de ortadan kalkmıştır. Renkteki solmadan kaynaklanan ışığın negatifini yüzeye nakşetmiş bir lekeyle, sahibinin kullanımını belgeleyen belli belirsiz bir çizikle, ustasının el sürçmesinin sebep olduğu bir kusurla, ona biçilen mübadele değerinden uzaklaştığı ölçüde eşsizlik değeri kazanan nesne, yerleştiği uzamın malikidir. 



“Çağdaş düşünceye bir hayalet musallat olmuş durumda: Özne hayaleti.” [3]


Yolculuğu bir başlangıç noktasında köklendiren de dağınık nesneler uzamında tutarlı bir gezi güzergahını olanaklı kılan da koleksiyoncunun alemidir. Ne var ki koleksiyonu meydana getiren özne ile nesnelerin pozisyonundaki geçişkenlik ve bilinçli öznedeki itibar kaybı ontolojik merkezi ortadan kaldırmıştır. Koleksiyonun eksik nesnesi, koleksiyoncunun bilinçdışındaki kayıpla özdeş olarak içkinliğin izleriyle bezendiğinde kendi biriciklik haline erişir. Özdeşleşmenin zamansal ve varoluşsal negatifliği okunma sırasını bozmuştur: Olanaklılık koşulları ileride değil bir haletiruhiyenin başlangıcında konumlanır, ancak çoktan yitirilmiştir. Yitik olan, sahiplendiği uzamı boşlukla imler. Ontolojik merkez bu boşluk, geçmişteki kaybı gelecekteki telafisinin olanaksızlığıyla karşı karşıya getiren ve mütemadiyen birbirine gönderen bu geçittir. Merkeze yerleşmiş olan hayali hükümran, bedensizliğin verdiği ilişilemezlikle ölümü ve yaşamı, uykudan uyanıklığa evrilen fazdaki halüsinatif geçirgenliğin diyalektik evreninde tutar. Bir vanitasla açığa çıkan “memento mori” buyruğu gibi “Farz Et ki Sen Yoksun” varsayımı da ilk olarak, işaret ettiği şeyin karşıtının doğrulamasıdır. Nüfuz edilemeyen ölümün bilgisi ancak bilinenin dolayımıyla, sezgisel düzeyde yakalanır: İçkin olanın dışsallaşmasının, var olanın olumsuzlanmasının sebep olduğu metaforik çatlak -tabiatına uygun morfolojik handikapları içererek- hayal gücünü açığa çıkarmış, anlamı, belli bir şekle büründükten hemen sonra başka bir biçimle örtüştüren o girintili çıkıntılı desende çoğaltmıştır. Katı ve sabit fenomenler alanında hakikatin bir yüzünü gedikte tutan yokluk, varlığı imlediği ölçüde oradan süzülerek zaman zaman sezinin alanına girebilecektir.   



Kendi eksikliğini düşünme buyruğu (Farz et ki sen yoksun), koleksiyoncuyu da ölüm ve arzu gibi varlık ve yokluğun birleştiği bir fenomene, kurduğu alemin ve kendisinin hayaletine dönüştürür. Olmadığı bir evren düşünü devreye sokarak yokluğuna yer açmış, şimdiki zamandaki bedeninin karşısına tabiiyetsiz cisimsizliğini çıkararak görünmez olanı görünürün alanına çağırmıştır.   

 

Çünkü her şeyin düştüğü ve düşmeye devam ettiği güvencesi olmasaydı, yaşanan her yaşamın kendi sonuna doğru koştuğu kesin olmasaydı, ne sonsuzluk düşleri olurdu ne de ölümsüzlük hayalleri. Ne ulaşılmaz yerler ne de onlara ulaşma arzusu.” [4]


Mevcudiyetini ve namevcudiyetini yan yana koyduğu bir dünya tasavvuruyla koleksiyoncu, ona olan bakışını yeniden tertipler. Bilginin tümüyle dışarıda bırakıldığı, henüz doğmuş bir bebeğin algısı değildir söz konusu olan, dünyayı kavramak için gerekli olan donanıma sahip olmanın sunduğu deneyimle kendinin bilinçli bir gerilemeye tâbi tutulmasıdır. Ortasına inerek tanımak, öğrenmek, sıkışıp genleşerek bir yerine konumlanmak zorunda kaldığı düzende edindiği gayriiradi içkinlikle algılanabilir olduğundan, şeylerin bütünü perspektifinden taşar. Koleksiyoncu, yokluğundaki dünyayı kendi hayaleti olarak dolaşırken o ana dek organları vasıtasıyla duyumsadığı, tanıdıklık halesi içine kapanmış şeyler, hafızanın unutuşu çağırmasıyla keşfedilmeye, görmüş geçirmiş bakışın iradesiyle ilk bakışın dikkatine yeniden açılır. Bu açılımla koleksiyoncu, yalnızca dünyaya dair deneyiminin değil, arzularının ve nesnelerin fetiş değerinin de paranteze alındığı bir epokhe durumundadır. Bedensel hazların yükselişinden ettiği feragat onu hakikatin düzlemine çekmiştir.



Ne var ki bu bir düşüş değil, yükselişi başlatan pozisyona bir dönüştür. Kendini varisi tayin ettiği nesnelerin kıl payı elden kaçırılmasından duyulan düş kırıklığı onu hakkı olan mirastan yoksun kalan Hamlet’in ikircikliğinde bırakmaz. Koleksiyoncuyu hakikatin zeminine inişten her defasında arzuların göğüne yükselme edimine isteklendiren bu kovalamacadır. İçindeki çatışmaların varlığını müphemleştirdiği hayalet, gerçekleri de bulanıklaştırdığından Hamlet’in eylemlerini erteler ve dolaylar. Koleksiyoncunun hayal alemi ise gerçekliği, kendinde şeylerin hakikatine adadığı dolaysız bakışla mühürlemiştir. Olmayanın varlığıyla değil, olanın yokluğuyla edinilmiş ontolojik ara yer, bedensel zayiatın karşılığını negatif varsayımın (Farz Et ki Sen Yoksun) temelinde muhafaza ettiğinden koleksiyoncunun hayaleti gerçeklikle sınanmaz. Nesneler de Hamlet’te olduğu gibi zihnin sanrısal etkinliğinin iddiasındaki geçmişi canlandıran bir oyun tertibi içinde bir araya gelmezler. Koleksiyoncunun ve tuttuğu nesnelerin evreninde bakış geriye ve ileri doğru değil, kendinde olmak ve kendinden olmak hattındaki seyriyle içeri ve dışarı doğrudur. Koleksiyoncunun kendinden olduğu safhada nesnelerin görüşe açılan kendiliği, rollerin aksi dağılımında -organizmaya titreşimini veren yürek atımının ardından gelen duraksama anında olduğu gibi- askıya alınır. Koleksiyon; koleksiyoncu ile nesnelerin, yaşam ile ölümün, elde etmek ile elden kaçırmanın, hazza ulaşmak ile hazdan uzaklaşmanın ileri ve geri adımlarının birbirini tamamladığı bir vals dinamiğiyle sürer.





“Şeyleş(tir)me diğer insanlarla ilgili olarak onların daha evvelden tanınmış olduklarını gözden kaçırmak anlamına gelirken, nesnel dünyayla ilgili olarak daha önce tanınmış olan diğerleri açısından bu dünyanın anlam çoğulluğunu gözden kaçırmak anlamına gelir.” [5]


Bütün kabullerin askıya alındığı bu alemde, sandalyelerin boşluğuna tüneyen tekinsizlik; arkası dönük portrelerde, kendinden geçme halindeki tam boyutlu, ya da reçineye gömülü, yerçekiminden yalıtık minyatür insan bedenlerinde ve hedefini yitirmiş merdivenlerde gücünü katlayarak yeğinleşmiştir. Kullanım eşyasının var olma nedenini boşa çıkaran iş eksikliği, onu bakışın karşısına yeni bir formla yerleştirir. Bir masanın yanına iliştirilmiş olsa da duvara yaslanmış olsa da bir sandalye, oturulmaya hasredilmediğinden, işlevin dolayımıyla üzerine çekilen nazara maruz kalan değildir artık. Eyleyenin eylemiyle/görüşüyle sınırlanan ontik türden fenomenolojik olana geçiş yapmıştır. Bu pozisyonda eşyaların varlık koşulu özneden bağımsızlaşarak kendi özgüllüğüne döner.  Boş sandalye imgesi, içine alacağı insan bedeninin negatif yönlü tasarımı olarak gözlemlenemez, aksine, canlı gövdenin onun fonksiyonuna uyum sağlamak için dışa doğru büküldüğü ve ona göre hiza aldığı bir zihnî canlandırmayla eşleşerek ona bakanı da kendisi gibi seyir nesnesi haline getiren çift yönlü bir bakış başlatır. Onu tanımlamak üzere kullanılan “boş sandalye” nitelemesi, sandalyenin müstakbel bir kullanıcı yerine kendi oturma pozisyonunu tutmasıyla boşa düşer. Eşyaların, kullanım hizmetinden, koleksiyoncununsa onların kullanım esaslarından muaf olduğu bu karşılıklılık, iki tarafı eşitleyen, gören ile görülen arasındaki bakış rejimine görünmeyeni de dahil eden katılımcı perspektifi üretmiştir. Yakinen tanınan birinin başkalarıyla iletişimine şahitliğin; onunla iletişim esnasında ancak bir üçüncünün sahip olacağı bakış açısına geçmeye fırsat vererek onda daha önce farkına varılmamış özellikleri görünür kılması gibi, koleksiyoncunun hayaleti de yalnızca nesneleri değil kendisini de izleyebildiği bu ayrıcalıklı konuma yerleşir. Bu durumda “dünya bütünüyle içeridedir ve koleksiyoncu bütünüyle kendinin dışındadır” [6]: Dışarının yalın bilgisinin zihnine dolması için kendiliğin dünyaya yer açtığı bir halde.



Koleksiyon nesnelerinin düzenlenişinde mekânsal ve kurgusal değişikliğe imkân veren her sergileme koleksiyoncuya kendini yok farz etmesini, bildiği eşyaların arasında dolaşmasını ve perspektifini çoğaltmasını salık verir. Bu bir kendinden uzaklaşma değil; özne-nesne hiyerarşisini teması artırmak üzere bozan, mesafeyi azaltarak kategoriler arasında yakınlaşma sağlayan bir praksistir.  Nihayetinde, koleksiyon, koleksiyoncu ile nesnelerin toplamından müteşekkildir. Onu meydana getiren iki unsurdan birinin varlığı bizatihi diğerini de içerdiğinden, varlık ve yokluk durumları kayıp nesne ve ona ulaşma arzusunu tersten imleyen türden bir ebedi referans ağına takılı kalır. Kayıp nesne hep bir boş gösterenken, koleksiyoncu ile koleksiyon, birinin yokluğunu diğerinin doldurabildiği tümleştirici bir strüktürle zamana ve uzama yayılır. 



 

Farz Et Ki Sen Yoksun, Haz.: Selen Ansen, Süreyyya Evren, ARTER, 2024. [Bağlantı]


 

[1] Cana Bostan, ''Bir Mütekabiliyet Evinin Ekolojisi'', Farz Et Ki Sen Yoksun içinde, Haz.: Selen Ansen, Süreyyya Evren, ARTER, 2024, s. 281.

[2] A.g.e., s. 281.

[3] Luc Ferry, Homo Esteticus - Demokrasi Çağında Beğeninin İcadı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2024, s. XI.

[4] Selen Ansen, ''Bir Kapı Ya Açık Ya Kapalı'', Farz Et Ki Sen Yoksun içinde, Haz.: Selen Ansen, Süreyyya Evren, ARTER, 2024, s.15.

[5] Axel Honneth, Şeyleşme - Bir Tanıyış Teorisi, Çev. Cem Sili, Fol Kitap, Ankara, 2023, s.68.

[6] Merleau-Ponty’nin cümlesinin orijinali: “Dünya bütünüyle içeridedir ve ben de bütünüyle kendimin dışındayım.” Dan Zahavi, Fenomenoloji - İlk Temeller, Çev. Seçim Bayazit, AyrıntıYay., İstanbul, 2020 içinden s.35.

Comments


Üst
bottom of page