Hayal Gücünü Eğitmek: Pragmatist Bir Okuma

Lal Hitay


Frye, bilimin, içinde yaşadığımız dünyayla, onun verilerini kabul edip, onun yasalarını açıklamayla başladığını söyler ancak sanatın gördüğümüz değil inşa ettiğimiz bir şey olduğunu, hayal gücüyle başlayıp gündelik deneyime ilerlediğini belirtir.


10/22 | Kitap

 


1990 yılında Umberto Eco, Tanner Konferansları’nı sunmak üzere davet edilir. Eco, konferansta ele almak için Yorum ve Aşırı Yorum temasını seçer. Konferansta Eco haricinde, Richard Rorty, Jonathan Culler ve Christine Brooke-Rose gibi isimler de edebiyat metinlerine nasıl yaklaşılması, bu metinlerin ne şekilde ele alınması ve nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin sunumlarda bulunarak tartışırlar. Daha sonra düşünürlerce sunulan metinler bir araya getirilip, kitaplaştırılır. Stefan Collini bu kitaba bir önsöz yazar. Collini’nin yazdığı önsöz, bu yazıda hareket noktası olarak alınan Kanadalı edebiyat teorisyeni ve eleştirmeni Northrop Frye’ın 1964 tarihinde yayımlanan Hayal Gücünü Eğitmek başlıklı eserinin, nasıl bir edebiyat eleştirisi görüşüne yakın durduğunu belirlemek için imkân sağlamaktadır. Ayrıca yine aynı kitapta yer alan, Richard Rorty’nin edebiyat eserinin yorumuna ilişkin ileri sürdüğü ve savunduğu yaklaşım, Frye’ın eserine bu yazıdaki değinme şekli için yol gösterici olmuştur.


Collini, İngiliz ve Amerikan edebiyat incelemelerinde, 19. Yüzyıl’ın başat bilimsel yöntem kavrayışına uyum sağlama girişimi mirasının takip edildiğini ifade eder. Her ne kadar bu kavrayış tarihsel araştırmacılık, kanondaki büyük edebiyat yapıtlarının sözel ayrıntıları üzerinde durma, edebiyat eserini eleştirmenin yeterli anlamı açımlayacağı bir estetik nesne olarak ele alma gibi yaklaşımlarla kimi kırılmalara uğrasa ve 50’ler ile 60’lar boyunca tekelci olmasa da, baskın konumdadır. Söz konusu kavrayışın Kıta Avrupası’ndaki gelenekler kapsamında gelişen ve kaynağını yorum bilgisi, fenomenoloji ve yapısal dilbiliminden alan heterodoks fikirleri dışladığı ortaya çıkmıştır. [1] Bizzat edebiyat eleştirisinin sanat olduğu kadar bir bilim de olması gerekliliğini savunan ve edebiyat eleştirisi bilimini geliştirmeye çalışan Northrop Frye’ın eseri 50’ler ve 60’larda İngiliz ve Amerikan edebiyat incelemelerine hâkim olan eleştiri anlayışı ile birlikte düşünülebilir.


Yorum ve Aşırı Yorum kitabındaki metninde Richard Rorty, bir metnin bir doğası olduğu görüşüne [2] karşı çıkar ve metni çeşitli amaçlarımız açışından yararlı bulduğumuz betimlemelerle düşünmemiz gerektiğini ifade eder. Rorty’ye göre yapılacak şey metinleri kendi amaçlarımız için kullanmakla yetinmektir; zaten ona göre yapabileceğimiz tek şey de budur. [3] Her ne kadar Frye’ın eseri bir edebiyat metni değil bir edebiyat eleştirisi metni olsa da, bu yazıda Frye’ın eseri ele alınırken benimsenecek yöntemin Rorty’nin tanımladığı şekilde bir amaçsallık olarak algılanabileceğini söylemek mümkündür. Bu yazıda Frye ve onun ele aldığı kimi kavramlar, özgür irade, radikal yaratıcılık, romantizm ve estetizm temaları çerçevesinde, -her ne kadar Frye’ın metninin ele alınmasında Rorty’den ilham alınmış olsa da, onun söylediklerinden farklı olarak- yazarın burada ele alınan metninin bir doğası olabileceği yadsınmadan irdelenecektir.


Northrop Frye’ın Toronto Üniversitesi bahçesindeki heykeli



Hayal Gücünü Eğitmek, Özgür İrade ve Radikal Yaratıcılık


Frye, bir edebiyat eleştirisi bilimi geliştirilmesi isteği ile uyumlu olarak, insan zihninin dille ilişkisine, insanın doğayla ilişkisine ve insanın hayal gücü ile beşeri yaratılarına analitik ve teknik olarak tanımlanabilecek bir şekilde yaklaşmaktadır.


Hayal Gücünü Eğitmek metninin girişinde, zihnin üç kademesinden ve her kademeye denk düşen bir dil kullanımından bahsedilir. İlk kademe ‘bilinç ve farkındalık kademesi’dir ve buna denk düşen dil, günlük konuşma dilidir. İkinci kademe ‘topluma katılma’dır; öğretmenler, vaizler, siyasetçiler, avukatlar, gazetecilerin çalışma dili olarak belirlenir ve pratik akıl dili olarak adlandırılır. Üçüncü kademe ‘hayal gücü kademesi’dir ve bu kademenin dili, edebi dildir. Bu ayrımdan yola çıkarak bilim-sanat ayrımı da yapılabileceğini ifade eden Frye, bilimin, içinde yaşadığımız dünyayla, onun verilerini kabul edip, onun yasalarını açıklamayla başladığını söyler ancak sanatın gördüğümüz değil inşa ettiğimiz bir şey olduğunu, hayal gücüyle başlayıp gündelik deneyime ilerlediğini belirtir. [4] Frye daha sonra özdeşleştirme olarak ifade ettiği insani yatkınlık üzerinde durur. Edebiyat çağrışım, benzetme ve metafordan faydalanarak insan zihni ve dış dünya arasında bir özdeşlik kurar ki bu özdeşlik Frye’a göre hayal gücünün esas ilgi alanıdır. [5] Frye Tanrı anlayışını da bu özdeşleştirme ile alakalı olarak ele alır ve Tanrı’nın edebiyat için en önemli olgu olduğunu ifade eder. Tanrı mefhumunun ilkel topluluklardaki halini örnek verir ve bunun doğal dünya ile beşeri dünyanın özdeşleştirme itkisinin ürünü olduğunu belirtir. [6] Düşünür özdeşim itkisinin devamı olarak uzlaşım mefhumunu da ele alır. Buna göre bir yazarın yazma arzusu önceki edebiyat deneyimlerinden gelir ve yazar o güne kadar okuduklarını taklit ederek yazmaya başlayacaktır. Bu durum yazmaya başlayan kişinin genellikle etrafındaki insanlar ne yazıyorsa onu yazdığı anlamına gelir. Böylece yazmanın tipik ve toplumsal açıdan kabul görmüş bir tarzı olarak uzlaşım sağlanmış olur. Yazan kişi ancak bunu sağladıktan sonra kendi özgün biçimini gerçekleştirebilir. Hiçbir yazar yoktan var edemez. Bu sebeple her yazar bir yere kadar uzlaşımsaldır; özgün yazar ile uzlaşımsallığı tezat olarak ele almak Frye’a göre faydasızdır. [7]


Düşünürün zihin kademeleri ve bu kademelere atfedilen dil kullanım şekilleri, devamında bilim ve sanatı ayrıştırma yöntemi, özdeşleştirmeyi tanımlayışı ve ele alışı başlı başına eleştirel olarak detaylandırılabilecek oylumlu konulardır. Bu yazı Frye’ın kendi teorisini basamaklandırarak ilerlerken düşünce silsilesine eklediği ‘yazarın uzlaşımı’ mefhumunu özgür irade ve radikal yaratıcılık ekseninde ele alacak.


Dışsal etkilerin ayırdına varmamanın kendi kendine hareket ettiğini düşünen bir taş gibi olmakla benzeştiği söylenebilir. İnsanlar kendi iştahlarının farkında olup belirlenimlerinden habersiz olduklarından özgür irade yanılsamasına kapılırlar.

Radikal yaratıcılık kavramını ele almak için Alman Romantizmi’ne değinmek gerekir. Alman Romantikleri için özgürlük kişinin kendini dışarıdan yalıtarak, kendi içinde kendi kendini düzenleyen bir organizma gibi davranmasına benzetilebilir. Onlara göre özgürlük insanın kendini dışarıdan soyutlayarak bir amaçlılık üretip buna göre bir araçsallık üretmesi ile ilişkilidir.Özgürlük bütünden kopma ile birlikte düşünülür. [8] Bu görüş Fichte’nin aktif ve kendi kendini belirleyebilir öznesinin felsefenin merkezinde olması gerekliliğine yaptığı vurgusu ve “Ben”in koşulsuz olması sebebi ile sonsuz ve özgür olduğu ve hiçlikten yarattığı düşüncesi ile yakınlık gösterir. Fichte’nin yaklaşımı ile Romantikler’in deha’sı, yaratıcı öznesi birbirine benzemektedir. Bu görüşün insanın etkilenmelerini ve belirlenimlerini konuya dahil ederek bir özgürlük düşüncesi geliştirdiğini söylemek zordur. Burada öznenin özgürlüğü belirlenimlerinden hariç ve bağımsız olarak tanımlanıyor gibidir. Sorulması gereken şudur: İnsanın etkilenmeleri ve belirlenimlerinin olmaması, belirlenimlerinden bağımsız olması mümkün müdür? Cevabın olumsuz olduğu durumda insanın özgürlüğünden bahsetme olasılığımız olacak mıdır? İnsanı onun özgürlüğünün belirlenimleri olmaksızın, onlardan bağımsız olarak ele almak ona ve onun özgürlüğüne ilişkin kurgusal bir yaklaşım olacaktır. Dışsal etkilerin ayırdına varmamanın kendi kendine hareket ettiğini düşünen bir taş gibi olmakla benzeştiği söylenebilir. İnsanlar iştahlarının farkında olup belirlenimlerinden habersiz olduklarından, özgür irade yanılsamasına kapılırlar. [9] Özgürlük öğrenme ile ilişkilidir; belirlenimlerini öğrendikçe onlardan özgürleşmek söz konusu olacaktır. İnsan kendi varoluşunun nedeni değildir ve bu bakımdan onun mutlak anlamda özgür olduğunu söylemek de mümkün olmayacaktır; ancak insan, kendisinin neden olduğu etkiler yaratabilir ki onun özgürlüğü bu bakımdan bahis konusu edilebilir olur. [10]



Frye’ın özdeşim itkisini uzlaşım kavramı ile devam ettirmesi ve düşünürün yaratıcılığı bu unsurlar çerçevesinde ele alması pekâlâ onun hiçlikten yaratma, radikal yaratıcılık, deha ve özgür irade kavramlarına mesafeli yaklaştığı şeklinde yorumlanabilir. Frye’ın bahsettiği şekliyle yazarın yaratıcılığını daha çok kendi etkilenmeleri, belirlenimleri üzerinden düşünen kişinin kısmi özgürlüğü, kendisinin neden olduğu etkiler yaratabilmek bağlamında ele alınabilir. Bir yazarın yazma arzusunun önceki edebiyat deneyimlerini taklitle başladığını söylemek, etrafındakiler neyi yazıyorsa yazarın onu yazdığını ifade etmek, ancak bu uzlaşım sağlandıktan sonra yazarın kendi biçimini oluşturabileceğini belirtmek ise radikal yaratıcılık, yoktan var etmek ve deha anlayışı ile birlikte düşünülmeye pek de elverişli değildir. Zaten Frye’ın kendisi hiçbir yazarın yoktan var edemeyeceğini de belirtmektedir. Yazarın uzlaşımsallığı, yazarın insan olması, bedenli olması, dünyaya bedeni ile açılması sebebiyle etkilenme ve belirlenmeden ayrı düşünülemeyecek olması ile ilişkilendirilebilir. Özgünlüğün uzlaşımsallıkla tezat olmadığını ifade etmek de bu tezi desteklemektedir. İnsan doğaya içkindir: dolayısıyla kendini dışarıdan yalıtarak, kendi içinde bir özgürlük ve buna bağlı olarak bir yaratıcılık da deneyimleyemez. Bu sebeple yaratıcılık; radikal, hiçlikten var eden bir itki olmaktan çok uzlaşımsal [11] bir itki olmaya ya da en azından uzlaşımsal bir başlangıca sahip bir itki olmaya daha yakındır. Frye kitabın devamında özgürlüğün ancak öğrenme ile gelebileceğini ifade eder. Yürümeyi öğrenmedikçe hareket etme özgürlüğümüzden bahsetmenin mümkün olmadığını, dili kullanmayı bilmeden konuşmaktan yararlanılamayacağını belirtir. Bunun sebebi olarak da bilginin Tanrı vergisi olmamasını ve çalışarak geliştirilip öğrenilmesi gerekliliğini [12] ortaya koyar. Öğrenme ve özgürlüğü bir arada düşünmesi sebebiyle de Frye’ın insanı ve özgürlüğü doğaya ve kültüre içkin, etkilenme ve belirlenimleri çerçevesinde düşündüğünü ve bu tavrını bütün metin boyunca istikrarlı şekilde devam ettirdiğini söylemek mümkün gözükmektedir.


Etki ve belirlenimlerin farkına varıp, bunlar üzerine düşünüp öğrenerek özgürleşme ile yaratıcılığı birbirine yaklaştırdığımızda, yaratıcılığın yalnızca rasyonellikle birlikte düşünülebileceği gibi bir yanlış anlaşılma olasılığı söz konusu olabilir. Daha önce de belirtildiği gibi dünyaya bedenimizle açılırız ve etkilenmemiz bu şekilde söz konusu olur. Ulus Baker’in ifade ettiği gibi, dünya ile insanın kurduğu ilişki yalnızca anlama ilişkisi değildir; anlama, dünya ile kurduğumuz ilişkinin bir boyutudur. Karşılaşmaların yarattığı etkilenmeler çok çeşitlidir. [13] Ayrıca bir insanın bütün etkilenmelerinin ve belirlenimlerinin her an için farkında olabilmesi gibi bir durum da söz konusu değildir. Buna ek olarak, Frye, yazarların kaleminden çıkan en iyi şeylerin istemsizmiş gibi olduğunu ya da öyle göründüğünü ifade eder. Bunun sebebi edebiyatın biçimlerinin dizginleri ele almasıdır. Frye, söz konusu biçimlerin ise edebiyatın uzlaşımlarının cisimleşmiş hali olduğunu belirtir. [14]


Hayal Gücünü Eğitmek ve Estetizm


Bir önceki bölümde bahsedilen Romantizm ve radikal yaratıcılık kavramlarını bu bölümde Allan Megill’in estetizm kavramı ile geliştirerek Frye’ın metnine bir de bu açıdan yaklaşılıp yaklaşılamayacağını ve metnin bu çerçevede bir şeyler sormaya, söylemeye imkân tanıyıp tanımayacağını tartabiliriz.



Megill, Romantizm ile birlikte düşünülebilecek radikal yaratıcılığın izini Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida düşüncesinde sürer ve bu düşünürlerin düşüncesinde, özellikle bu düşünürlerin takipçilerinde gözlemlediği ve estetizm diye adlandırdığı olguya eleştirel bir yaklaşım geliştirir. Düşünür, estetizm derken estetik alan içine kapanmaktan ve estetik olanı estetik olmayan nesnelerin oluşturduğu dünyadan ayırmaktan değil, estetik alanın gerçekliğin tamamını kapsayacak şekilde genişletilmesinden bahsetmektedir. Bunu Nietzsche’nin sanata Heidegger’in dile yaklaşımını, Foucault’nun söylem ve Derrida’nın metin üzerinden geliştirdiği görüşlerini tartışarak yapar. [15] Estetizm diye adlandırdığı yaklaşımda dünyanın kendini doğuran bir sanat yapıtı olduğu inancı ya da dünyanın sanattan başka bir şey olmadığı inancı söz konusudur. Burada insanın faaliyetlerinin bütünü sanatsal bir yaratıcılık, radikal bir yaratıcılık modeline göre yorumlanır ki Megill’e göre buna inanmak için ya aptal ya deli olmak gerekir. Bahsettiği düşünürleri ne aptallıkla ne delilikle suçlayan Megill, eleştirel yaklaştığı hususun, söz konusu düşünürlerin retorik amaçla yaptığı hamlelerin bu düşünürler ele alınırken amacından saptırılarak işlenmesi olduğunu belirtir. Megill’e göre estetizmin tehlikesi retorik hamle olarak ortaya atılan iddiaların etkisinin, onlara inanmaya bağlı olmasıdır. [16] Düşünüre göre estetizm, Aydınlanma sonrası dönemde sanat alanıyla sınırlanmış ıslah etme biçimi olan ekstatis’in, içinde bulunduğumuz durumları aşmamızı ve zaman-mekân içinde benliklerimizden dışarı çıkmamızı sağlayan yaratıcı düşüncenin, hayatlarımıza geri getirilme çabasıdır. [17]


Frye, edebiyatla inancı karşılaştırarak, inanmak için bir kesinliğin söz konusu olması gerektiğini vurgular ve edebiyatın daha çok varsayım şeklinde olduğunu ifade eder. Bu sebeple edebiyata dayanan bir dinin, bir inancın söz konusu olamayacağını belirtir. Düşünüre göre bir inancın yerini ancak başka bir inanç alabilir ve edebiyat bunu karşılamaz.

Frye, edebiyatla inancı karşılaştırarak, inanmak için bir kesinliğin söz konusu olması gerektiğini vurgular ve edebiyatın daha çok varsayım şeklinde olduğunu ifade eder. Bu sebeple edebiyata dayanan bir dinin, bir inancın söz konusu olamayacağını belirtir. Düşünüre göre bir inancın yerini ancak başka bir inanç alabilir ve edebiyat bunu karşılamaz. Frye, edebiyatta okuduklarına inanan kişinin kelimenin gerçek anlamı ile her şeye inanabileceğinin altını çizer. [18] Frye’ın edebiyata yaklaşımı Megill’in bahsettiği estetizme dahil edilemez. Frye hayat ile sanatı ayırmaktadır. Edebiyat insanı zihnen güçlendirmekte ne kadar yararlı olursa olsun düşünüre göre onu doğrudan bir hayat kılavuzu olarak almak saflıktır. Frye için hayat da edebiyat da uzlaşımsaldır ancak farklı şekillerde uzlaşımsaldırlar. Bu yargı, Megill’in yukarıda anılan düşünürlerin retorik amaçla yaptıkları, ‘insanın bütün faaliyetlerini sanatsal yaratıcılık çerçevesinde düşünülmesi’ hamlelerine inanmayı delilik ya da aptallıkla denk tutmasına benzetilebilir. Frye’ın söyledikleri kurgu metinlere ilişkindir, Megill’in söyledikleri ise felsefi metinlere; ancak Megill de Romantikler’in sanatla ilişkilendirdiği radikal yaratıcılığın düşünürlerce belirli krizleri aşmak için retorik olarak kullanılmasının yanlış yorumlanması ve bunun yarattığı, deyim yerindeyse ‘kafa karışıklığına’ dikkat çekmek istemektedir. Hayatın ve edebiyatın uzlaşımsallıkları çakıştığında ise, örneğin Byron’ın, hayatını edebiyatı taklit ederek yaşamaya başlaması Byron’luk yapmayı amaçlayarak ölmesine sebebiyet vermiştir. [19] Frye’a göre gündelik hayat bir topluluk oluşturur, edebiyat ise aynı zamanda bir iletişim sanatıdır ve dolayısıyla o da bir topluluk oluşturmaktadır. Ayrıca edebiyatta zihnin ardı ardına medeniyetler kurup dağıtan mit yaratma gücünden de bahsedilmektedir. [20]


Yeniden, Frye’ın inancın bir kesinlik gerektirmesi ile ilgili söylediklerini, Megill’in estetizm için söyledikleri ile bir arada düşünmeye çalışalım: Megill’e göre estetizmin tehlikesi, bu düşünürlerin retorik hamlelerinin etkili olması için, onlara inanmanın gerekmesindedir. Bu noktada bu bölümü bazı sorular sorarak tamamlamak yerinde olabilir: İnsanın kendi olduğu durumdan, mekândan, zamandan ve benliğinden kurtulmak için radikal bir yaratıcılığa sahip olduğuna ilişkin bir inanç geliştirdiğinde özgürleşmesi mümkün müdür yoksa söz konusu özgürlük bir yanılsamadan mı ibarettir? Frye’ın dediği gibi inanç için bir kesinlik gerekliyse, estetizme konu edilen radikal yaratıcılığın özgürleşmeden çok bir mutlaklığa yol açma tehlikesi yok mudur?


Sonuç Yerine


Bu satırların yazarı açısından, Frye’ın metninde özellikle ilgi çekici olan uzlaşım kavramıdır ve bu kavram, daha önceleri özgürlük ve yanlış özgürlük, özgürlük yanılsaması -ve insanın yaratıcılığını nasıl ele almamız gerektiği- üzerine düşünmeye çalışırken uğradığım durakları yeniden ziyaret etmeme, haklarında yine ama bu kez yeni bir şekilde düşünmeme olanak tanıması açısından mutluluk vericidir. Frye’ın metninin zihne, dile, zihin ile dil ilişkisine, bilgi ve sanat ayrımına, özdeşliğe yaklaşımının ve genel olarak metnin yaklaşımının bütününün -doğruluk payı teslim edilmek şartıyla yazarın yalnızca kesinlik ile bir arada düşünülebileceği fikrine şerh düşmek istediğim inanç kavramı da dahil olmak üzere- indirgemeci bir söylem üzerinde durması; yine metnin ayrımlarda bulunma tarzlarının fazlasıyla keskin olması ve bu ayrıştırmaların bir uzlaşımının da -uzlaşım kavramına önem vermesi ile tezat olarak- mümkün görünmemesi gibi hususların hakkıyla irdelenmesi ise bu yazının sınırlarını aşmakta, hatta her bir konu ayrı ayrı ele alınmayı gerektirmektedir.



* Yanlış özgürlük / özgürlük yanılsaması; özgürlüğün, özgürleşmenin en sinsi ve en farkına varmadığımız engellerinden. Bu sebeple üzerine tekrar tekrar düşünülmeyi hak ediyor. Northrop Frye’ın metnine ilişkin bu yazı, yazar tarafından, daha önce kaleme almış olduğu “Doğa, Romantizm, Mistisizm, Nihilizm” ve “Kimlik, Açıklık-Kapalılık, Estetizm ve Barbarlık” metinlerinde ele alınan konular çerçevesinde geliştirilmiştir.

 

[1] Stefan Collini, “Giriş: Sonlu ve Sonsuz Yorum”; Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum içinde, çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2016, İstanbul, s. 14-15.

[2] Bir metnin bir doğası olduğu görüşü söz konusu konferans sunumlarında Umberto Eco tarafından ileri sürülüp, savunulmuştur.

[3] A.g.e., s. 20-21. Stefono Collini, Rorty’nin kendilerine ait “doğası” olmayan, yalnızca bizim amaçlarımıza uyacak şekillerde betimlenen şeylerin yeri geldiğinde bizim amaç ve betimlemelerimize, yeniden düzenlemelerimize gösterdiği dirence ilişkin soruyu yanıtsız bıraktığını ifade eder.

[4] Northrop Frye, Hayal Gücünü Eğitmek, çev. Ferit Burak Aydar, Ketebe Yayınları, 2020, İstanbul, s. 17.

[5] A.g.e., s. 25.

[6] A.g.e., s. 26.

[7] A.g.e., s. 30-31.

[8] Mehmet Barış Albayrak, “Alman Romantikleri ve Diyalektik”, Politik Teori Topluluğu, [İlgili bağlantı].

[9] Eylem Canaslan, Spinoza: Yöntem, Tanrı, Demokrasi, Dost Yayınları, Ankara, 2019, s. 205-206.

[10] A.g.e., s. 206.

[11] Burada uzlaşımı, toplumun genel geçer değerlerini kabul etmek, sürüleşmek, tekilliğin yitimi olarak düşünmemek gerekir. Burada bahsedilen uzlaşımsallık, etkiye açık ve doğaya içkin olmak ile ilişkili olarak ele alınmalıdır.

[12] Frye, 2020, s. 91.

[13] Ulus Baker, [İlgili bağlantı].

[14] Frye, 2020, s. 58.

[15] Allan Megill, Aşırılığın Peygamberleri, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 26.

[16] A.g.e., s. 419-420.

[17] A.g.e., s. 418-419.

[18] Frye, 2020, s. 49.

[19] Frye, 2020, s. 55-56.

[20] Frye, 2020, s. 64.